Çin’in İronisi
 
 

Klasik Felsefe karşılaştırmalı bir bilim değildir.
"Görelilik" bilimsellik değildir. Bilimsellik evrenselliği ve zorunluğu öngerektirir. Görelilik ise yalnızca türlülük ve olumsallık ortasında bir karşılaştırmaya izin verir.

Tarih söz konusu olduğunda, usun bakış açısı Doğuyu Batının göreli değerleri karşısında ölçmez. İkisini de Tinin saltık değerlerine göre, Özgürlük, Türe, Tüze idealleri karşısında ölçer. Modern dönem Dünya Tininin değişim dönemidir — bir dönem ki, onda tüm değerler akıştadır, giderek akışta olmanın, değişebilmenin ve gelişebilmenin kendisi değerin yerini almıştır. Ama Gelişimin kendisi göreli değil saltık ölçünlerin, bütün sürece egemen olan erekselliğin varlığını gerektirir, ya da tarihin Ereğinin kendisinin görgül kanıtıdır. Tarihsel Realite anlamsız bir olaylar yığını değil, ama ussal, ereksel, ve böylece anlamlı bir gelişim sürecidir, Özgürlüğün Oluşudur. Burada Tinin sonlu, kötü, değersiz kültürel biçimleri yalnızca ortadan kalkmaya belirlenmiş kıpılardır. İdealizmin ölçünleri varolan kültürleri ideal, ussal değerler karşısında sorgular — Türenin gerçeği ile, Hakkın gerçeği ile, Özgürlüğün gerçeği ile. Bu ölçünler henüz onlara haklarını vermeyen sonlu kültürlerin de özsel belirlenimleridir ve bu derme çatma reel yapıların ortadan kalkışının biricik olanağı ve zorunluğudur. Türenin, Hakkın gelişiminin yarı yolda duracağını, ya da insanlığın bir bölümünün bu gelişime yetenekli olmadığını düşünmenin bir zemini yoktur.

Olgular üzerine görüşler ve yorumlar Bilgiden bütünüyle başka şeylerdir. Bir Gerçeklik, Bilgi, Bilim varsayımı karşısında, görüş ve yorum denilen şeyler gerçekliksiz, göreli, öznel, giderek kişisel ve keyfidirler. Bu öznelliği, bu görüşler türlülüğünü ancak postmodern girişim kurtarabilir. Görüşler ve yorumlar doğal bilincin şöyle ya da böyle bir kültür biçimi edinmiş olmasına, tarihsel, etnik, dinsel önyargılarına, duygularına, eğilimlerine, kaprislerine, daha başka sonsuz olumsallıklara bağlıdır. Ama tam olarak bu kültürellik göreli, geçici ve böylece geçersiz olan şeydir. Eğer bu hermeneutikten daha iyisi olanaklı ise, bu ancak ve ancak olguların onları birer olgu yapan Kavramlarına ulaşmak demek olabilir. Tarih Felsefesinden yoksun doğal bilinç ne yazık ki ancak değerleri konusunda tek bir sözcük harcamaya bile değmez görüşler üretebilir ve bunlar doğal bilincin kültürü olan o sefil durumu yansıtırlar ve kendi paylarına ona yansırlar. Tarih Felsefesi ise herşeyden önce Tarihin kendisinin temel kavramlarının felsefi bilgisini gerektirir.

 
 
 

Doğu ve Batı
Özgür düşünce ön-yargısız olmayı, yürekli olmayı, erdemli olmayı gerektirir.
Doğal bilinç, tasarımlarla düşünen ve realitesini bu tasarımlar arasında kurduğu dışsal bağıntılarla belirleyen bu sonlu bilinç kavramsal düşünceye bütünüyle yabancıdır. Batı ile Kötü terimini birlikte düşünür. Onları düşüncesiyle değil ama dürtüleriyle, eğilimleriyle, duygularıyla bağlar. Sorunun daha karışık olduğunu anlayacak düşünce özgürlüğünden yoksundur. Batı kötü, suçlu, duyunçsuz olmalıdır. Doğu ise suçsuz kurban. Ama eğer Özgürlük Ahlak için, Erdem için saltık koşul ise, Duyunç ile bir ise, eğer ancak özgür bireyin kendi Duyuncu ve İstenci ile varolma olanağı olduğu doğru ise, eğer Özgürlük insanın insan olarak tüm iç değerini, insanlığının kendisini geliştirmesi için vazgeçilmez koşul ise, o zaman sorulması gereken soru şudur: Özgürlük tüm bireylerin, tüm insanların doğuştan hakları olarak nerede kavranmıştır? Çin'de mi? İnsanlığın bütün bir varoluşunda ve bütün bir tarihinde daha önemlisi, yükseği olmayan bu bilinç bütün bir Dünya Tarihinde nerede doğmuştur? Hindistan'da mı?

Doğu bu evrensel Özgürlüğü hiçbir zaman tanımamıştır. Doğunun bildiği biricik özgürlük Despotun, Birin özgürlüğüdür. Batı bu evrensel Özgürlüğün bilincinin doğduğu kültür alanıdır. Bu demek değildir ki bu bilinç doğar doğmaz Avrupa Özgürlüğü tam içeriği ile yaşama geçirmiş, Ahlak ve Erdem birden bire bütün bir varoluşun koşulu olmuştur. Tersine, Kavramın kendini Realiteye çevirmesi, tüm insanların bilincine yayılması Zamanda, Tarih dediğimiz ereksel süreçte yer alır. Yüzyılları gerektirir. Doğu ise Özgürlüğü bugün bile öğrenebilmiş, kavrayabilmiş değildir. Onu öğrenmek zorundadır çünkü onu öğrenmeye yeteneklidir. Doğulu Batılıdan ayrı bir tür değildir. O da homo sapienstir, ve insan olmanın tüm değerini, anlamını, güzelliğini, mutluluğunu yaşayabilir ve yaşamalıdır.

 
 
 

Doğu

_
Doğa Kültür yapmaz; Kültürü Tin yapar. Doğa doğar. Tin Doğadan doğar. Logos doğmaz. Sonsuzluktur. Devimsiz, değişimsiz soyutlamadır. Somutluğunu ilkin Doğada ve sonra Tinde bulur.  

Tin başlangıçta salt bir gizilliktir. Doğadan henüz çıkmakta olan homo sapiens varlığında bir olanak olarak bütün bir Tarihi ve daha fazlasını taşıdığının bilinçsizidir. Tarihi ancak kendisinde onu yapma yetisini taşıdığı için, kendisi ona verili bir düşünce ve istenç gizilgücü ile yüklü olduğu için yapabilir. Tarihten almadığı, Doğadan ise hiç almadığı, ama onunla birlikte doğduğu bu gizilliğinin, onda tüm deneyimine, yaşantısına a priori olan bu kendi özünün bilgisini kazanabilmek için, ne olduğunu bilebilmek için ilkin o gizilliğini açındırmalıdır. İlkin Kendini bütününde kültür olarak kendi karşısına koymalı, tözünü kültür olarak Uzayda ve Zamanda sergilemeye başlamalıdır. Ancak bu olduğu zaman o dışsal-tinsel dünyasından kendine yansıyabilir, o kültür dünyasının onun Kendisi olduğunu bilebilir. Bu İstencin tarihsel olan, aslında Tarih olan işidir. Tarih Tinin, homo sapiensin kendini ne yaptığını bilmeksizin edimselleştirme sürecidir. Bütün bir Tarih özsel olarak Tinin — düşüncenin ve istencin — kendini Uzay ve Zamanın günışığına dökmesidir. Ancak ve ancak onda gerçek Kendisinin tanıdığı düzeye dek onun bir Süreç olduğunu, Tarih olduğunu da anlar.

Dünya-Tini İstenç olarak gizilliğini ilkin Asya'da dolaysızca ortaya döker: Ya da, en azından, Asya'da kaynaklarından hemen hemen bütünüyle yalıtılmış bir insanlık bölümü kendini bir kültür olarak nereye dek götürebileceğini gösterir. Tinin özselliklerini dışarıya yansıtması,kendini bütün bir estetik, etik ve entellektüel kültür olarak biçimlendirmesi onda doğrudan doğruya kendini bilmesi demek değildir. Asya'da Tin arı dışsallıktır, ve o dışsallıkta kendini bilmez, öz-bilinçli Us değildir. Henüz kendi içine bakış yoktur, birey kendi içselliğini, kendi Duyunç ve İstencini bilmez. Bu Tinde birey kendini henüz tözsel bütünden ayırmış değildir ve özbilinçli birey olarak bulunmaz, Tözün salt önemsiz ve değersiz bir ilineğidir, kendini ve başkalarını özgür istençler olarak tanımaz; boyun eğer ve baş kaldırır, köle ve isyancıdır; korkar ve korkutur, siner ve saldırgandır. Devleti, yasayı evrensel-ussal tin olarak değil, bireyselin, tekil despotun buyruğu ve özenci olarak bilir. Şiddeti bir sanat düzeyine dek yükseltir ve yüceltir. Asya kültürü Tinin öznellikten yoksun tözselliği, özgür bireysellikten yoksun katı, soyut evrenselliğidir. Orada bütün, Töz, kendini görkemli kültürel yapılara açındırır, muazzam bir devlet erki olarak taşlaştırır. Devlet bir Aile ilişkisi üzerine temellendirilir, bir Baba olarak İstenci kaba gücün evrenselidir. Birey büyümemiş erginleşmemiş, kendi Duyuncu ve İstenci olmayan bir çocuktur. İnsan karakteri erdeme doğru eğitilmez, ama ezilir, kırılır, bozulur. Gerçek Kendi, gerçek Ben olamaz. Değişim yalnızca varolan bütünün içerisine sınırlanır. Bireysel gelişmenin yokluğunda, bu Tinin özsel karakteri değişmezliği, tözselliği, sağlamlığı, kalıcılığıdır. Akışkan değildir, ortadan kalkmaz ve Tarih olmaz. Estetik, etik ve entellektüel gelişim ulaşılan sonlu biçimlerde, özgürlüğe izin vermeyen şekillerde tamamlanmış ve bitmiştir. Onda tüzel Yasa bireye dışarıdan verilir, onun kendi İstencinin belirişi değildir. Onda ahlaksal Doğru bireye dışarıdan verilir, onun kendi Duyuncu değildir. Burada karakter ve erdem ideali gerçek değil, içsel değil, ama dışsaldır, bireyin tininde kökleşmemiş, ama doğal belirlenimlere bağımlı kalmıştır. Doğaya Tinden, hayvanlara insandan daha fazla değer verilir.

 
 
 

Batı

_
Bir Ulusun anlamı, önemi ve değeri Dünya Tarihindeki konumu tarafından belirlenir. Tarihsel konum kalıcı değil geçici olandır. Değişmemek Tarihi durdurmak, Tarih olmamak, tarihsel olmamaktır. Dünya Tarihi Ereği Özgürlük olan bir süreçtir ve Dünya Tini o Ereğine erişinceye dek kültürel biçimlerinin ussallıkları Tarihin önünden çekilmelerinde yatar. Dünya Tininin türesi onun bir şeklinin Doğuş saatinin onun Batış saati olmasını ister.  
'Batı' anlatımını Dünya Tarihinin gevşek bir tasarımı olmaktan çıkarıp Kavramının ne olduğunu irdelersek ilk dikkat etmemiz gereken şey ilkin 'Batı'nın Roma İmparatorluğunun yıkılışını izliyor ve böylece onu tarihsel bir kıpı olarak kapsıyor olmasıdır. Roma Tinini Dünya-Tininin sürecinde Çin İmparatorluğundan ayırdeden etmen bu ikincinin tersine, Roma İmparatorluğunun kendi içinde onu ortadan kaldıracak karşıtlığın üretilmesine izin verirken, Çin'in geleneğin katılığı içinde hiçbir akışkanlığa izin vermemiş olmasıdır. Roma Tini de bireysellik ilkesini, yani Duyunç ve İstenç olarak Özgürlüğü tanımayan, bireysel olana hakkını vermeyen soyut Evrenselin gücüydü. Ama bütün bir dünya kültürünün tersine, ilk kez onun tarihsel egemenlik alanında insanın salt insan olarak sonsuz değerinin olduğunun bilinci doğdu. Sonlu, tikel, dışlayıcı bir ulus tanrısı olan İbrani Tanrısının üzerinde ve ötesinde evrensel insanlığı kucaklayan, sonlu bireysel olanla Bir olan sonsuz, evrensel Tanrı düşüncesi Roma İmparatorluğunun sınırları içindeki tüm bireyleri kültürel türlülüklerine bakılmaksızın yurttaş olarak tanıyan evrenselliğinin vargısıydı. İsa'nın yaşamı çevresinde (tıpkı örneğin Çin'de Konfiçyus öğretisi durumunda olduğu gibi) zamanın gereksinimine uygun bir öğreti şekillendi.

Çin İmparatorluğunda, Pers İmparatorluğunda, Yunan kent-devletlerinde, Roma İmparatorluğunda, İbrani kültüründe vb., gerçekte bütün bir antik Dünya Tarihinde eksik olan şey bu ilkenin, insanların evrensel olarak özgür olduklarının bilinciydi. Bu ilkenin bilinci gerçekte uğruna bütün bir Dünya-Tarihinin çabaladığı Erekti. İnsanın ussal bir varlık olduğu, sonsuz Logos ile bir ve aynı evrensel tözü paylaştığı düşüncesi ilk kez Hıristiyanlık ile doğmadı. Bu kavrayış Klasik Yunan felsefesinin özünde ve özeğinde, Platon-Aristoteles idealizminde çok daha önceden çıkarsanmıştı: İnsan tanrısal Logos ile birdi. Yunan felsefesinde eksik olan şey ilkenin evrensel olarak geçerli olduğunun bilinciydi. Hıristiyanlık tüm insanları Tanrının onunla aynı tözü paylaşan çocukları yaptı. Bu kavram daha önce Stoacılar tarafından üretilmişti. Hıristiyanlık onu evrenselleştirdi.

İlkenin edimselleşmesi Dünya-Tarihinin onun bildirilmesini, kavranmasını izleyen sonraki Eylemidir. Tarihin gelişmesi insan doğasının gizilliğini edimselleştirmesidir ve Özgürlük bunun için özsel olarak zorunludur. Gerçekte Özgürlük insan doğasının kendini gerçekleştirme İstenci ile bir ve aynıdır. Ancak Duyunç ve İstenç olabilen insanlık kendi doğasının belirlenimini, gizilliğini yaşama geçirebilir, değişebilir, gelişebilir. Doğunun dinginliği, katılığı, değişmezliği, sözcüğün gerçek anlamında bir Tarihinin olmaması — aslında kendisinin Tarih olmaması — onda bu gizilliğin, Duyunç ve İstenç olarak, Özgürlük olarak insan doğasının bilincinin kazanılmamış olmasına bağlıdır. Doğu insanlığı daha öte gelişmesi gereken sonlu törel yapılar içinde dondurur; Çin'de bütün bir nüfus İmparatorun bütününde keyfi istenci altında tutulan bir törellik yapısında kalıplaşmış, Hindistan'da doğa belirlenimlerine bağlı bir Kast dizgesi içinde dondurulmuş ve böyle olarak saklanmıştır. Bu dizgeler ancak kendi içlerinde gelişirler, dışlarına doğru değil.

Hıristiyanlığın ilk biçimlenişi içinden doğduğu boşinanç kültürünün izleri ile lekelidir, duyusal simgecilik ile damgalı, kabalık, barbarlık yüklüdür. Tıpkı onu önceleyen mitolojik inanışta olduğu gibi, doğal olana tinsel olanın değeri verilir; toprak, kalıntılar, ve şarap ve ekmek kutsaldır, ve daha da kötüsü ölümlü rahiplerin kendileri tüm özençleri ile birey ve Tanrısı arasına girerler. İslam ve daha sonra Protestanlık bu eksikliği gidermek için, yüreği dünyasalın sonluluğundan tanrısalın sonsuzluğuna yeniden döndürmek için doğdular. İslamda bireysellik bir kez daha, ama bu kez göğün evrenseli karşısında geri çekildi. İslamda bir dinadamları sınıfı tanınmasa da, birey kendi sonsuz değerinin bilincinde değildir, ve başlangıçta bu dünyaya bütünüyle dönük İstencini bu dünyadan, Tarihten çeker, soyut bir güce teslim olur. Dünya-Tini çıkış noktasını başka bir bilinç alanında bulacak, gelişimini Germanik bilinçte sürdürecektir. Tarih Duyunç ve İstenç Özgürlüğünün sonsuz değerini kavramış, ama henüz bunun tam açınımının ve içeriğinin bilincinden yoksun Avrupalı Germanik bireyselliğin eline geçmeye başlar. İlk kez Avrupa, ilk kez Batı tüm insanların özgür doğduklarının ve henüz her yerde zincire vurulmuş olduklarının bilincini kavramıştır. Bu bütün bir Dünya Tarihini ön-modern ve modern evreler olarak ayıran muazzam bölünmedir. Tarihin bundan sonraki gelişiminin ekseni Özgürlük bilincidir. Batı bir süreçtir, ve insanlık için önemli olan, gerekli olan budur. Henüz bütün bir insanlığın önünde geliştireceği bir tinsel içerik vardır ki, eğer insana ve insanlığa Logosun, onun kendi özselliğinin bakış açısından bakılırsa, estetik, etik ve entellektüel değeri sonsuzdur.

 
 
 

Değişim Gelişim Midir?
Gelişme zorunludur, çünkü bir gizilliğin vargısıdır. Başka bir deyişle, bir gizillik var ise ya da zorunlu ise, gelişme de zorunludur; gizillik edimselleşeceği için, kendini somut varoluşa yükselteceği için gizilliktir.

Önemli olan "dünyanın değişmesi" değil, ama değişimin karakteridir, birşeyin hangi başkasına dönüşmeye yetenekli ve dönüşmek zorunda olduğudur. Dünya her zaman değişmektedir. Hiçbirşey yalnızca kendisi değil, ama kendi başkasıdır. "Birşey = Birşey" denklemi usdışıdır, yani yoktur. Birşey Başkasıdır. Değişmeyen tek bir şey ve değişim içermeyen tek bir an yoktur. Zaman değişimin kendisidir, ve zamanda olanın, sonlu olanın yazgısı ortadan kalkmak ama o denli de saklanmak, yani başkalaşmaktır. Herşey, saltık olarak Herşey akıştadır, Herşey oluş sürecindedir. Bu düzeye dek böyle 'değişim' gibi soyut, genel, boş bir tasarımla tasalanmanın gereği bile yoktur. Önemli olan değişimin gelişme olup olmadığı, insanlığın gelişmeye yetenekli olup olmadığıdır, çünkü bundan, insanın gelişebilirliğinden kuşku duyan geniş bir nihilizm alanı vardır. Usun yanıtı olumludur. Kuşkuculuğun ise bir yanıtı bile yoktur.

 
Despotizm Altında Liberalizm
 
 
 
Şanghay: Bulutlarda danseden binalar. Teknoloji dışarıdan ödünç alınabilir. Ama moral karakter, İstenç, Özgürlük bireyin özsel doğasıdır, dışsal değildir, ve ödünç alınamaz.  
Önemli olan şey değişimin insanın değişimi olduğunu, ve insanın değişmesinin belirsiz değil ama belirli, olumsal değil ama zorunlu olduğunu kavramaktır. Özgürlük belirlenmek, ama kendi özü tarafından belirlenmektir. Değişim birey için olduğu gibi bir kültür için de saltık öz-veridir, eski kendinden bütününde vazgeçmektir — ama bu vazgeçilen 'kendi'nin gerçek 'kendi' olmaması, insanın ve kültürünün yetersiz bir biçimi olması ölçüsünde, değişim gerçek 'kendi'yi kazanma yoluna girmenin ilk koşuludur. Sonraki koşul değişenin neye değişeceği, yeni biçimin uğruna değişmeye değer olup olmadığı, ussal olup olmadığıdır. Bunu her kültürün ancak kendisinin özgül ve özgür süreci belirleyebilir.

Çin tarihsel olarak, nitel olarak ilk kez değişmekte, olduğu şey olmaya son vermektedir. Ve kendi içinden değil ama dışsal bir dürtü yoluyla, Batı ile etkileşiminin bir sonucu olarak değişmektedir. Bu değişim bir başkalaşım, bir ortadan kalkıştır. Çin bütün bir despotik tarihinde ilk kez o binlerce yıl boyunca değişmemiş şeklini terk etmekte, ve bunu bu kez despotizmin karşıt ucuna atılarak, tüm sözde Parti denetimine karşın bütünüyle denetimsiz bir ekonomi olarak, bir liberalizm olarak görünen bir biçime dönerek yapmaktadır. Daha iyisini ve başkasını yapması olanaksızdır. Eğer birşeyin ancak karşıtına, ancak kendi başkasına dönebileceği bağlantısı doğruysa, bu değişim Çin için olanaklı biricik değişim biçimidir. Yine, eğer karşıtların bir oldukları doğru ise, despotizmin ve liberalizmin birbirleri ile içiçe olmaları yalnızca bu mantığın realitede işlediğini gösterir. İki karşıttaki bir ve aynı yan henüz dürtüsel olan, henüz Duyuncun aklamamış olduğu doğal İstençtir. Liberalizm despotizmin evrenselleşmesi, duyunçsuz bireysel istencin duyunçsuz herkesin istencine geçmesidir. Bu istenç henüz birincil olarak Mülkiyet dürtüsü tarafından belirlenen, henüz Duyuncun uygarlaştıramadığı bir istençtir. Öz-belirlenim özgürlüktür. Ama kendini belirleyen öz, insan özü gelişme yeteneğinde olan, böylece henüz yeterince gelişmemiş olabilen birşeydir. Liberalizm gibi despotizm de ancak böyle henüz sınırlı bir gelişme düzeyinde olan, henüz İstencinin ussal belirlenimine ulaşamamış toplumlarda kendileri için uygun zemini bulurlar.

 
 
 
Çin 5.000 yıllık durağan kültürünü Batıya ait bir ideolojinin, Batıda şekillenmiş olan bir düşünceler dizgesinin güdümünde bozmaya başlayarak başkalaşım sürecine girdi. Çin İdeolojiyi ödünç alabilirdi çünkü ideoloji özgürlüğü tanımaz ve a priori despotiktir. Teknolojiyi de ödünç alabilirdi, çünkü bilim moral özgürlük, eylem özgürlüğü, bireyin kendisi olmaksızın gelişemezken, teknoloji ise bilim değil ama yalnızca duyunç tanımayan pragmatizm ve yararcılık ile pekala birarada gidebilen uygulayımbilimdir, daha şimdiden bilinenin uygulanışıdır, üretim araçları denilen şeydir. Altyapının üstyapıyı belirlediği, teknolojinin özerk olduğu düşüncesinin kendisi henüz yalnızca Duyunç ve Özgürlük kavramının = edimselliğinin yoksunluğunun belirli bir kipidir.
Şanghay, Pudong. The End of the World on Pearl tower.  
 
 
 

Doğal Bilinç Çin ve Hindistan gibi binlerce yıllık Asya kültürlerinin salt eskiliklerinden ve görkemlerinden ötürü tarihsel olarak da büyük oldukları yanılgısı içindedir. Ama tarihsel olarak aşağı yukarı bütünüyle önemsizdirler, Dünya-Tininin gelişim alanı ile, Batı ile hiçbir ilişkileri olmamıştır. Bu kültürler eskilikleri içinde yenidirler çünkü değişmemişlerdir. Ortadan kalkmamış olmaları Tarih olmamış oldukları anlamına gelir. Uğradıkları tüm iç değişimler yalnızca despotik dizgenin kendi içinde sağlamlaşmasından, yerleşmesinden ve kazanabileceği en son biçime doğru daha öte ayrımlaşmasından başka birşey değildir. Dünya Tarihi ile özsel bir bağlantılarının olmaması hiç kuşkusuz onları küçümsemeyi, giderek insan-altı görmeyi gerektirmez. Bu yalnızca Tinin özsel belirlenimi olan gelişmenin dışında kaldıkları anlamına gelir. Dahası, Doğu gerçekte yalıtılmışlığına son verdiği ve Batı ile ilişkiye girdiği günden bu yana değişmektedir. Ama bu değişim ilkin tinsel olmaktan çok özdekseldir. Özgürleşme değil, ama dışsal teknolojik değişimdir. Despotizm özdeksel-teknolojik değişime yeteneklidir.

Çin tikel bir kültürdür, Tinin sonlu, yetersiz bir şeklidir, ve bu düzeye dek belirlenimi saltık olarak ortadan kalkmaktır. Ve ortadan kalkmaktadır. Bu kültürel ortadan kalkışın en sonunda üreteceği yeni kültürün Evrensel İnsanlık kültürü olmasının kaçınılmaz olmasına karşın, Çin'in usdışı şimdisi ve ussal geleceği arasındaki süreci nasıl geçeceğini ancak şimdiki kültürel doğasının belirlenimleri saptayacaktır.

 

 

 
 

Çin Halk Cumhuriyeti

 
 
 

2006-7 yıllarına göre veriler:
Nüfus: 1.321.851.888 (Temmuz 2007)
Ortalama Yaş: 33.2
Nüfus Artışı: %0,606
Etnik kümeler: Han Çinlileri %91; Uygur, Tibetli, Mongol vb. %9
Dinler: Taoizm, Budizm, Hıristiyan (%3-4), Müslüman (%1)
Kişi Başına Yıllık Gelir: 7.800 dolar
Yıllık Büyüme Hızı: %11
İşçi Sayısı: 793 milyon
İşgücü: Tarım: %11,7; İşleyim: %48,9; Hizmetler; %39,3
Dışsatım: 969,7 milyar dolar; Dışalım: 751,9 milyar dolar (2006)

II. Dünya Savaşından sonra Mao Zedung önderliğindeki devrimciler bozulmuş bir kültürü yenileşmiş, modernleşmiş bir büyüklüğün yoluna döndürebilmek için Köylülüğün gücüne dayanarak ve burjuvaziye karşı savaşarak Çin'i proleter istenci dedikleri bir istencin buyruğu altına aldılar. Bu kendini Tarihe bir türlü uyduramayan, Tarihte eli ayağına dolaşan, Batıdan aldığı ideoloji, teknoloji ve kültür ile ne yapacağını hiçbir zaman bilemeyen bir Tinin eylemiydi. Gene de, biraz karışık görünen bir Devrim yoluyla da olsa, dünyanın hiç eskimemiş ve eskimeden sürmekte olan kültürlerinden biri olan Çin ilk kez bütünsel bir değişim sürecine ve Dünya-Tarihinin parçası olmanın yoluna girdi. Mao’nun olmayan Özgürlükleri bastırdığı söylenemez. Özgürlük Çin'in, aslında bütün bir Asya'nın bugün bile tanımadığı bir kavramdır. Yeni despotlar altında, yaşam her boyutunda dirençsizce denetim altına alındı. Milyarlık realite birkaç bireyin yanılma sınama yöntemine göre verdiği kararlara göre belirlenen bir yola döndürülrken, arka planda Dünya-Tini daha büyük oyununu oynamayı sürdürdü. Çin Batıdan ödünç alınan ideoloji ve teknoloji zemininde değişmeye başlasa da, eylem öngörülmeyen sonuçlara götürdü. Süreçte açlık, hastalık ve iç kavgalar nedeniyle on milyonlarca insan yaşamını yitirdi (link). 1978'den sonra Mao'nun ardılı olan Deng Xiaoping ve daha başka sevgili önderler, Çin'in ironik yazgısı ile uyum içinde, bu kez geriye gidişten kurtuluşun pazar ekonomisi gelişme modeline dönmekte yattığını düşündüler. Çin'in üretimi 2000 yılında dört katına çıktı. Nüfusun büyük bir bölümü köle emeği koşullarında çalışmaya girişirken, bir bölümü için yaşam ölçünleri Batı düzeyine yükseldi. Komünist Partinin koruması altında Kapitalizm gibi enteresan bir süreç başladı. Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi komünizmin kuruluşuna katılan işadamlarına açıldı.

 
 
 
 
Güzel Çin
Despotik bir 'Güç' gerçekten güçlü olabilir mi? Despotizmin halk üzerinde baskı olduğu düşünülür. Baskı olduğu hiç kuşkusuz doğrudur, ama halka karşı ve halk üzerinde olduğu her zaman değil. Halk için baskı ancak onu baskı olarak duyumsadığı zaman vardır. Özgürlüğü hiçbir zaman tanımamış halklar baskıyı algılamazlar. Ama Özgürlüğü kavradıkları zaman köle olmaları olanaksızdır. Devletin yerinde despotizmin bulunması ancak ve ancak halkın bu tekil istenci kendi bilincinde onaylaması ve onu kendi istenci olarak tanıması ve sürdürmesi ile olanaklıdır. Çin politik Tarihinin başlıca belirlenimi İmparatordu. Onun İstenci her Çinlinin istenciydi. Bu onu büyük yapan, uygar yapan, kendi içinde yalıtılmış olarak sonsuza dek sürmenin güvencesini veren dünyasal ve atasal Bir idi. Belki de bu yüzden Çin'e uygun kategori Güzellikten çok Yücelik olarak görünür.
 
 

 
 
 

Çin’in Batılılaşmasında İlk Adım: Maoizm
Maoizm Çin Tininin bütün bir dünyadan, evrensel insanlıktan, tarihten yalıtılmışlığını kırıp Dünya-Tarihine katılması yönünde ilk Eylemidir. Batı kültürünün ve Çin kültürünün ilk sentezidir. Batı kültürü evrensel ussal kültür değildir. Ve bu tarihsel göreliliği ve geçiciliği içindeki Batı Tininin Çin Tini ile ilk etkileşimi ancak Çin'in despotik kültürünün o yabancı kültürde algılayabileceği ve anlayabileceği boyutlarda olabilirdi. Batının reddettiği Marxizm Çin'in despotik tini için yabancı ve dışsal bir öğe değildi. Kolayca aşılandı. Çin gerçekte dışsal zor yoluyla da olsa Batı ile Mao'dan çok daha önce ilişkiye girmişti. Ama o zaman yer alan değişim yüzeysel, sınırlı, ve yereldi. Mao Batı kültüründe bir tür hızlı modernleşme modeli olarak görünen Marxizmin Çin kültürünün özsel politik, kültürel ve ekonomik boyutlarına aşılamayı başardı. Birşey ancak daha şimdiden kendinde ne ise ona değişebilir. Maoizm Çin'in binlerce yıllık tarihindeki ilk Yeni olmanın önemini taşır — ve Çin kültürünün başarabileceği en İyinin. Gene de bu yalnızca bir başlangıçtır. Çin de evrensel insanlığın bir parçasıdır, kendinde Özgürlük, İstenç, Hak kavramlarını gizil olarak taşır.

 
 
 

Despotizmin Gücü?
Despotizm ancak tek parça ise, ancak bütünsel bir İstenç ise, ancak halkın istenci ile çatışmıyor, tersine onunla bütünleşiyorsa güçlü olabilir. İstenç politik Güç ya da Erk olarak fiziksel değil ama tinseldir. Despotizm ancak tek bir insanın istenci genel olarak halkın istenci olduğu düzeye dek olanaklıdır.

Halkın despotizmi yadsıması ancak Özgürlük bilincini ve istencini daha şimdiden kazanmış olmasıyla olanaklıdır. Ama Özgürlüğün bir halkın bilinci ve istenci olması, Tinin bu gelişmişlik düzeyine ulaşması — bu Doğunun bugüne dek hiçbir zaman yaşamadığı bir süreçtir.

 
 
 

Despotizm kazanılmaz, ama ancak yitirilir
Hiçbir halk despotizme geri düşemez; her zaman ilkede onun içindedir. Despotizm yalnızca onun bütün bir tarihinde Özgürlükten ne kadar uzak kalmış olduğunu gösterir. Özgürlükten geriye Köleliğe dönüş olanaksızdır, çünkü Özgürlük Köleliği kendi içinde bir moment olarak, yaşanmış ve olumsuzlanmış bir deneyim olarak kapsar. Kölelik kölenin kendi istencinin bilinçsizi olmasını gerektirir. Özgürlük ise Köleliğin de bilincidir. Bir kültürün despotizmi onda aynı uysallık tininin kuşaktan kuşağa aktarılmasıyla ve yeni bir tinin doğuşunun engellenmesiyle sürer. Yenilik, değişim, bir İstenç anlatımı, bir Eylem despotizmin sonudur. Eylem ancak özgür bireyin yeteneği olabilir, çünkü İstenci, moral yetkinliği gerektirir.
 
 
 

We're Off To The Vast Countryside

Demokrasi bütün bir nüfusun özgür seçmenler olmasını gerektirir
Ama eğitimsiz halk için istenç başkasını dinlemekten başka birşey değildir. Kendini yönetebilmek kendi istencinin olmasını, kendini dinlemeyi, özgür olmayı gerektirir. Bir halk aldatılabilir, ama eğer kendini yönetiyorsa, eğer kendi istenci varsa, aldatılmanın sorumluluğu kendisinden başkasına düşmez. Çin Komünist Partisinin Genel seçimlere izin vermeden yönetebilmesi nüfusun henüz böyle bir politik istençten ve yetkinlikten yoksun olmasına bağlıdır. Devlet konusunda aldatılabilecek bir halk ilkin kendi istenci olan bir Yurttaş Toplumu olmalıdır.

 
 
 

Üretici Güçler Özgürlük olmaksızın gelişir mi?
Özgürlük tüm gelişmenin, estetik, moral ve entellektüel gelişimin, insanın insan olmasının saltık koşuludur, giderek Özgürlük ve Gelişme insan için bir ve aynıdır, ayrılamazdırlar. Despotizm evrensel İstencin, ussal İstencin bastırılmasıdır. Yalnızca üretici güçlerin gelişimi ile değil, ama genel olarak insan yetilerinin gelişimi ile, anlaktan imgeleme, duyarlıktan duyunca dek insanın özsel belirleniminin büyümesi ile bağdaşmazdır. Modern dönemin Özgürlük bilincinin kavranışı ile belirlendiği düzeye dek, modern Despot modern varoluşta açıkça bir megalomandır, kendi egosunu ve istencini insanlığın egosu ve istenci olarak görmede modern döneme özgü en büyük tarihsel aptaldır. Olanağı halkın eğitimsizliğidir..

 
 
 

Long Life To Chairman Mao

İnsan varoluşun Ereğidir
İnsan Erektir, kendinde saltık Değerdir. Araç olması değersizleşmesi, özünün yadsınmasıdır. O zaman sorunu yalnızca sömürülmek değil, yalnızca emeğinin karşılığını alamaması değil, ama yüzeysel bir insanlaşmanın ötesine geçememiş varlığının bütünüyle anlamsız işlevler için kullanılmasıdır.

Özgürlük insanın özsel sorunudur
Özgür olmayan insan öylesine küçüktür ki, insanın öylesine yetersiz bir anlatımıdır ki, yapması söylenenden başkasını yapmaz, olmasına izin verilenden daha çoğu olmaz.

 
 
 

The Great Thought of Mao Zedong Shines With Splendor

Sömürülme yalnızca sömürenin sorumluluğu değildir
Bir tango iki kişi ile yapılır. Sömürülmenin tarihsel materyalist algısı sömürüleni suçsuz, lekesiz bir kurban olarak gösterir ve sömürülen kitlenin geri kalan tüm yetersiz belirlenimlerini göz ardı eder. Moral yüceltme sınırsızdır. Başka bakımlardan bencil, duyunçsuz, erdemsiz olabilen bireyler sömürülen kitleden yana olduklarını duyumsadıkları zaman sömürülenin suçsuzluğunu sömürmeye başlarlar. Kendi bayağılıkları ve yetersizlikleri içinde yücelirler.

Halk öndere gereksinir, çünkü kendisi istençsizdir. Ve ölümlü bir insan olan önderi ölümsüzleştirmeye bayılır.
 
 
 

Bir Kültürün Tarihsel Değeri
Kültürler ancak değiştikleri, ancak ortadan kalktıkları, ancak Tarih oldukları düzeye dek tarihsel değer taşırlar, çünkü bir kültürün yüzyıllar boyunca, binyıllar boyunca değişmeden kalması insan doğasının gizilliğinin açınımı değil, ama yalnızca bu gizilliğin sınırlı bir şeklinin kendini anlamsızca yineleyişidir. Oysa Tin bir gizilliktir ve gizillik kendinde gelişme olduğu için gizilliktir. Tin bu hakkını Tarihte kazanır ve Tarih Tinin Oluş sürecidir, bir uyuşukluk alanı değil. Bu süreçteki herhangi bir kültürel basamağın değeri süreçte bir ilerlemeyi temsil edip etmemesine bağlıdır. Katı bir geleneksel yapıya kitlenerek salt kendini yineleyen insanlık genel olarak insan olmanın değerini taşısa da, varlığının ya da yokluğunun tarihsel bir anlamı ve değeri yoktur. Tarihsel olarak, olmasa da olur.

 
 
 

Pekin'de kırdan gelmiş işçiler. Kentlere göç eden 150-200 milyon kadar insan modern Çin'in yollarını, gökdelenlerini ve şimdi 2008 Olimpiyat sitesini yaparken sağlıktan eğitime hiçbir güvenceleri olmaksızın uzun saatler boyunca çalışır, tıkış tepiş yaşarlar. Ve Devrim yapmazlar.

Modern Çin Tarihinin baş aktörleri: Proleterler ve Diktatörlükleri
"Proleterya Diktatörlüğü" terimi bir oxymorondur: "Kölelerin Diktatörlüğü" anlamına gelir. Gerçekte herşeyden önce Proleteryanın kendisi üzerindeki diktatörlüğü, sonra en acımasız sömürü biçimlerini aklamaya hizmet eder. İşçi onu sömüren kapitaliste karşı hakkını arayabilir. Ama onu duyunçsuz ve istençsiz bırakan ve en az eşit ölçüde sömüren ortaklaşacıya koşulsuzca boyun eğmek zorundadır, çünkü istencinin ve duyuncunun kendisinde değil, ama partisinde, öncüsünde olduğuna inandırılmıştır. Ve kendinden isteneni yapar. Partinin sömürüsü yerine kleptokrasinin sömürüsünü yeğleyen ve birinciye dönmeyi reddeden Ruslar bunu ikincisi iyi olduğu için değil, ama birincisi ikinciden de dayanılmaz olduğu için yapmışlardır.

Çin'de politik güç gerçekte olumsuz bir güçtür, ve Partinin gücünün değil ama kitlenin güçsüzlüğünün, istençsizliğinin anlatımıdır. Tüm kültürlerde olduğu gibi, böylesine yeğin bir haksızlık, türesizlik, acımasızlık ancak ve ancak altta kalanların kendilerinin bilinçsizliği, duyunçsuzluğu, istençsizliği yoluyla olanaklı olabilir. Modern eşitsizliğin sürmesi herhangi bir baskıya değil, ama milyarların kendilerini ilkel bir bilinç durumunda tutmalarına bağlıdır. Bu insanlar dünyalarını anlamadıkları için ve anlamadıkları sürece köledirler. Ve bunun sorumluluğunu başkalarına yüklemek Özgürlüğün bilinçsizliğinin, kendi sorumluluğunu üstlenmeye yeteneksizliğin anlatımıdır.
The AFL-CIO Workers' Rights Case Against China  
 
 
 
Shenzhen Özel Yoğun Sömürü Bölgesi, Guangdong İli_
 
 
 

Tinin Umutsuz Şekilleri
Bu insanların yaşamları insan olmanın en alt doyumlarından ötesine kapalıdır. Varoluşlarının anlamı ve değeri konusunda hiçbir bilinçleri yoktur. Buna yetenekleri olmadığı için değil, ama bu yetenekleri gelişmediği ve büyük olasılıkla yaşadıkları süre boyunca gelişme fırsatını bulamayacağı için. Bu bilgisizlik bu varoluşa dayanabilmek için biricik güvenceleridir. Çin'in ve benzerlerinin göreli sefaleti değişmeyen ve açılmayan gelenek kültürünün modern kültür karşısındaki yazgısıdır.

 

Guangdong'da özel ekonomik bölge, Shenzhen
  Çin'de son yirmi yılda kişi başına yıllık gelir %600 oranında arttı. 1990'dan bu yana 300 milyon Çinli yoksulluktan, köylülükten kurtarıldı. Ama henüz 100 milyonun üzerinde Çinli günde bir kaç YTL gibi bir parayla yaşamak zorundadır ve çoğu henüz temiz sudan, sağlık güvencesinden, emeklilik maaşından yoksundur. Haftada altı gün, ve yoğun zamanlarda yedi gün çalışırlar, günlük çalışma süreleri on bir, on iki, giderek on üç saate kadar çıkar. Kırk yaşına geldiklerinde artık ağır işlerle baş edemez olurlar ve çok geçmeden ortada kalırlar. Ortaklaşacı Partinin yönetiminde olan bu ülkede milyarderler yüksek düzeylerdeki parti üyelerinin çocuklarıdır. (Li Qiang) (Chris Richards) (China Labor Watch)  
 
 

Emek
Emeğin değer olduğu söylenir. Giderek "yüce" olduğu, aslında "en yüce" değer olduğu söylenir. Ve bunu başka herkesten önce Emeğin rahipleri, kendileri Emekten bağışık olanlar haykırır. — Anatoly Kholody, 48, (solda) Norilsk Nikel'de eski bir Sovyet işçisiydi. Sovyet yönetimi sırasında çalıştığı fabrikada ortalama yaşam süresi 50 yıldı; sağdaki ise her yıl maden ocaklarına 6.000 yaşam adayan Çin'deki bir emekçidir. Her ikisi de Proleterya Diktatörlüğü ile doğrudan tanışıktır. Sınıf düşmanlarını devirmiş, işçi sınıfı Devletini kurmuş olan sınıfsız toplumların üyeleri, en azından Toplumcu Devletlerin yurttaşlarıdırlar. Haklarını arayamazlar çünkü onları yalnızca sömürmekle kalmayan ama ezen, öldüren istenç onları onların kendileri adına vadır. Kapitalist ile, kapitalin kölesi olan istenç ile savaşılabilir çünkü ortadadır; onu yenmek olanaklıdır ve bu yalnızca insanlığın gerçeği anlamasına bağlıdır. Ama tarihsel materyalist istencin sömürüsü emekçiyi sendikasız ve partisiz bırakan bir diktatörlüğün, proleterya diktatörlüğünün altında yer alır. İşçi yalnızca bedensel olarak sömürülmekle kalmaz, ama bu ideolojik saçmalık onu Duyuncundan ve İstencinden, sözcüğün en gerçek anlamında insanlığından yoksun bırakır, onu tinsel, ruhsal, duygusal, moral, estetik olarak yokeder.

 
 
Norilsk Nikel'de bir Rus maden işçisi. Çalıştığı yerde işçilerin ortalama yaşam süreleri 50 yıldı.
Bir Çin işçisi. According to state media, accidents in China's coal mines claimed over 5,000 lives each year, accounting for around 80 percent of the world's total deaths
 
 

İdeoloji Bir Despotizm Artığıdır
Doğuda ve Batıda, onlar gibi milyonlar, on milyonlar, yüz milyonlar henüz varoluşlarını, yaşamlarını, yazgılarını küçük bir azınlığın budalalığına teslim etmeyi, sömürülmeyi işlerin normal durumu saymayı sürdürmektedir. Bu insanların kurtulmaları, bunu kendilerinin anlamaları, bunun için yalnızca Özgürlüğü anlamaları gerekir. Ancak Özgürlüklerinin bilincine vardıkları, birer İstençleri olduğunu kavradıkları zaman insan olarak varolma koşullarının sonuna dek iyileştirilmesi uğruna savaşıma girişebilirler. Yurttaş İstenci modern evrede saltık Güç ya da Erktir ki, başka her güç gerçekte onun karşısında güçsüzdür, çünkü Özgürlüğün gücü karşısında köleliğin gücü hiçbirşeydir. Ancak özgür varlıklar olduklarını anladıkları zaman salt insan oldukları için, salt birer tinsel varlık oldukları için değerlerinin sonsuz olduğunu anlayabilirler ve insanın insana köleliğine vb. saltık olarak son verebilirler. Onları uysal, sindirilmiş, korkutulmuş tutarak, ideoloğun kaprisi altında hiçe indirerek kurtarabileceği sanısı içindeki ideolojik despotizmin bu karakteri içinde algılanmaması ancak onu bir ideoloji olarak üretenlerin ve doğrulayanların kendilerinin Özgürlük kavramının bilincinden yoksun olmalarıyla olanaklı ve anlaşılabilirdir. Tüm şiddet, zor, baskı vb. donatımı ile diktatörlüğü zorunlu olarak kapsayan bir bilinç biçimi olarak İdeoloji bir Özgürlük süreci olan Yurttaş Toplumuna ait bir bileşen değildir. İdeolojinin kökeni henüz modern dönemin özsel Kavramı olan Özgürlüğü anlayamamış ön-modern tine ait despotik bilinç artıklarıdır. İdeolojiyi ve bunlardan türeyen düşlemleri doğrulamış milyonların arasında önemli ve değerli görülen sayısız düşünürün, entellektüelin vb. de bulunması yalnızca Gerçeğin entellektüalizmden bütünüyle başka birşey olduğunu gösterir. Batıda bile Özgürlük kavramının henüz bilinçlere yeterince yerleşmiş olmaktan ne kadar uzak olduğunu, kendini-aldatmayı yenmenin çok kolay olmayabileceğini gösterir. İdeoloji despotik bir kültür artığıdır. Entellektüalizm Felsefe ya da bilgi değildir. Yalnızca Us ile her durumda geçimsiz olan doxalar, kişisel görüşler ve realite ile ilgisiz planlar üretmenin ötesine geçemez. Ve bunları kitlelerin bilinçsiz, duyunçsuz, istençsiz realitelerinde yaşama geçirir.

 
 
 
___

İdeoloji Öldürür
İdeoloji Duyunç ve İstenç tanımaz, bütün bir insanlık adına insanlığın İnanç ve Mülkiyet haklarını yadsır, ve kendinde bunları kendi istenci altına alma hakkını görür. Yurttaş Toplumunu ortadan kaldırmayı, ve Yurttaşın İstenci olarak, evrensel-ussal İstenç olarak Devleti devirerek onu Partinin İstenci ile, gerçekte bireysel özencin diktatörlüğü ile değiştirmeyi ister. İdeoloji Özgürlüğe karşı bir savaşım olduğu düzeye dek yalnızca Devlet Gücünü ele geçirişinde değil ama onu elinde tutuşunda da ancak ve ancak sürekli Şiddet üzerine dayanabilir. İdeolojinin savaş, açlık, hastalık ve daha başka inanılmaz nedenlerle yok olmasına neden olduğu insan yaşamlarının sayısı 20'nci yüzyılın iki Dünya Savaşında yitirilen yaşamların toplam sayısının çok çok üzerindedir. İdeoloji öyle bir moral aklanmışlık sanrısıdır ki, sözde kurtarmayı üstlendiği insan yaşamlarının bile onun için bir anlamı ve değeri yoktur, çünkü bunlar onun için istençsiz ve duyunçsuz hayvanlar gibidirler. Sindirdiği ve yıldırdığı kitlelerin, sözde devrimci halkların, devrimci sınıfların vb. ne olup bittiği konusunda, Tarih konusunda hiçbir kavrayışları yoktur ve bilgisizliklerin kaçınılmaz kurbanıdırlar. Solda ve sağda, kolayca yalnızca dolaysız çıkarları uğruna ölürler ve öldürürler. Özgürlüğün Köleliğe yenik düşemeyeceği düzeye dek, İdeoloji ancak ve ancak dünyanın Özgürlük bilincine yabancı alanlarında, ancak ve ancak insanlığın kendi geleneksel despotizmini henüz üzerinden atamadığı, Devletin henüz minimal bir Devlet kavramına bile karşılık düşen bir yapı taşımadığı yerlerde kök salabilirdi. İdeoloji hiç kuşkusuz modern döneme özgüdür. Ama modern dönem içinden doğduğu kölelik kültürünün izlerini her boyutunda, entellektüel boyutunda da taşır. Modern dönem bir değişim süreci, bir Oluş sürecidir ki, kıpıları Özgürlük ve Köleliktir. Bu çelişkinin çözümü bütün bir Dünya Tarihinin Ereği, Uygarlıktır.

 
 
 

İdeolojinin bireysel Duyuncu tanımaması Dini bir afyon olarak görmesinde ve yasaklamasında anlatım bulur. İstenci tanımaması ise İstencin dolaysız belirlenimi olarak Mülkiyet hakkını tanımamasında ve yasaklamasında anlatım bulur. Bu iki olumsuz belirlenim İdeolojinin kavramıdır. Bireysel İstenci tanınmamada, Bolşevizm ve Nazizm her ikisi de "toplumcu" yanlarını gösterirler. Tarihsel Materyalist bakış açısının sınıf-kavgası olarak Tarih kuramına göre Nasyonal Sosyalizm Tekelci Sermayenin diktatörlüğüdür. Buna karşı, kavramsal olarak bakıldığında, İdeolojinin kendini bireysel İstencin üzerine koyması bireysel İstencin Mülkiyet hakkının da üzerine koyması demektir. Nazizm ve Faşizm için tıpkı Bolşevizm için gibi özel Mülkiyet koşlusuz bir hak değildir. İkisi de bireysel Özgürlüğü tanımayan ve dolaysızca bireysel İstencin yadsınmasına götüren Toplumculuk olarak ortaya çıkarlar. Toplumculuk Bireyciliğin bastırılması olarak moral bir üstünlük ve değerlilik görünüş taşır. Ama gerçekte Toplumculuk Bireyciliğin olumsuzlanmasından çok Birey karşısında Toplumun saltık kılınması, realitenin Toplumu saltık yapan bir bakış açısından yorumlanmasıdır.

 
 
 

Tek-Boyutlu İnsan ve Tek-Boyutlu Toplum
Çalışan insanın, ancak ücreti yoluyla geçinebilen ya da ancak sağ kalabilen insanın bütün bilinci, bütün istenci, bütün duyuncu bu ekonomik kavram, ücret kavramı çerçevesinde biçimlenir. Bir köle olmasa da, işi onun için tutkuyla sarıldığı biricik varoluş olanağıdır, istenci ait olduğu toplumdaki koşulların ona dayattığı zorunluklar karşısında kırılır, varoluş biçimi kendisinin denetleyemediği etmenler tarafından belirlenir, sınırlanır. Altyapı kuramcılığının gördüğü gerçek budur, ve bu gerçek Özgürlüğün değil ama İstençsizliğin anlatımıdır. Sınıfının bir üyesi olarak bireyin bilinci özünde ekonomik bir bilinç, bir sözleşme bilinci, bir ücret bilincidir ve bütün bir benliği özsel olarak ekonomik konumunun bir anlatımı, bütün bir kişiliği ücretinin bir özetidir. Ancak bu indirgeme, ancak insan gizilliğinin gelişiminin bütünüyle durdurulması yoluyla kendini varoluşuna uyarlamayı başarabilir. Bu olduğunda, sözcüğün en gerçek anlamında altyapı tarafından belirlenmiştir, ve böyle olarak eylemi ekonomik eylemin ötesine geçmez. Toplumsal Gönençten az gelişmiş kişiliği ile ve az gelişmiş gereksinimleri ile orantılı bir pay aldığı zaman, aç kalmanın biraz ötesinde bir varoluş koşuluna ulaştığı zaman kavgasını, devrimini vb. bir yana atar. Sınıf Kavgası ekonomik kavgadan ötesi değildir, ve ekonomik ereğine erişir erişmez emekçinin gerçeği kendini Tek-Boyutlu İnsan olarak, ve pazarın gerçeği Tek-Boyutlu Toplum olarak ortaya koyar. Ücret uğruna kavga, sınıf kavgası çelişkiyi çözmek zorunda ve gücünde olan Usun değil, çelişkiyi çözülemez gören güçsüz Anlağın kavgasıdır. İşçi ve Ücret buluştuğu zaman, karşıtlıksız İnsan elde edilir; ya da sınıf kavgası yatıştığı zaman, karşıtlıksız Toplum elde edilir. Ekonomik kavga çelişkinin yenilmişliğini anlatan İdeal uğruna değil, ama yalnızca çelişkiyi sürdüren realite uğrunadır. Sorun bu özdeksel bilinci bu dışsal belirlenimin ötesine ve üstüne yükseltebilmek, ona sınıf beklentisinin ötesinde insan beklentilerinin bilincini kazandırabilmektir. Sorun onu insan gelişmesinin ne kadar yetersiz bir aşamasına takılıp kaldığını gösterebilmektir. Emekçi ekonomik bir kimliğin ötesinde bir de Yurttaş kimliği taşır. Bu politik kimliği ekonomik-sınıfsal davranışa sınırlı değildir; tersine, Yurttaş olarak eyleminin sınırı ancak insan olarak Hakkı tarafından belirlenir. Bu olumsuzun, henüz olmayanın, henüz kendinde olanın, gizil olanın gücü dediğimiz şeydir. Ve salt ussal olduğu için realiteden, var olandan, olumlu olandan daha güçlü olduğunun tanığı bütün bir Tarihin kendisidir.

 

 

 
  Doğuyu ve Batıyı suşi ve hamburger ayırmaz, ve aspirin ve nükleer bomba benzeştirmez.
Küreselleşme herkesin hamburger yemesi demek değildir. Bu postmodern türlülüğe dokunmak gerekmez. Küreselleşme örneğin Evrensel İnsan Haklarının, Yasa Egemenliğinin, despotizmden Özgürlüğün, anamal mantığından Özgürlüğün, silahtan, savaştan, nefretten Özgürlüğün, Türenin türdeşleşmesidir.
 
 
 

Suşi yerine hamburger yemek kültürel bir ayrım yaratmaz. Ama kültürel bir birlik de yaratmaz, onları eşitlemez, türdeşleştirmez.

Geleneksel Doğu kültürünün modernleşmesi Batının daha şimdiden hazırladığı törellik dizgesini doğrudan doğruya kendi üstüne alması yoluyla yer alır. Ahlaktan yasalara, otoyollardan gökdelenlere, elektronikten nükleer enerjiye, okullara, üniversitelere, matematiğe, aspirine, internete, pornoya, gazeteye dek herşey Doğu kültürünün yeniden keşfetmek zorunda kalmaksızın Batıdan hazır olarak aldığı modern kültür bileşenleridir.

Yeni kültürlerinde Eski Kültürlerinden neyin saklanması gerektiği henüz bir sorudur.

Genç kent emekçileri Pekin'de bir suşi barında.

 
 

 
 
 
 
 

Kültürler arası iletişim ve etkileşim ilkin yüzeyseldir, teknolojik düzlemde başlar. Aspirin ve nükleer bomba bu yüzeye aittir. Demokrasi değil. Özgürlük, İstenç, Duyunç — bunlar derin iletişim ve etkileşim sorunlarıdır ve dışsal olarak öykünülecek şeyler değildirler.

İnsan ilkin dışsal doğasında değişir, gökdelenler, saç modelleri vb. gibi noktalarda. Doğu bu dışsal değişimin içsel olanağını üretemediği için onu da ödünç almak zorunda kaldı. Şimdi kültürel özgünlüğünü, türselliğini ortadan kaldırma ve kendini Evrensel olana doğru yeniden şekillendirme sürecindedir. Özsel bir insan doğasının bakış açısından, Tüm geleneksel toplumlar ortadan kalkarak modern toplumlara dönüşmekte ve tüm modern toplumlar geleneksel dokularını dışladıkları düzeye dek özdeş bir uygarlık biçimine doğru yakınsaşmaktadır.

Varlıklı bir ailenin kızı fotoğraf çektirmek için hazırlanıyor.
 
 
 

İnsan Doğası Kavramı Gelişmeyi İçerir
Tinin kültürel-tarihsel oluşumları bir insan doğası kavramı karşısında onun sonlu, geçici, ortadan kalkıcı şekilleridir. Bir gizillik olarak insan doğası kavramı gelişmeyi zorunlu kılan şeydir. Aslında Tarih kavramının kendisinin insan bilincine çıkışı özsel İnsan Doğası kavramının doğuşunun bir sonucudur. Tarih Kavramı ancak gelişme kavramını kapsadığı düzeye dek bir Kavramdır. Ancak Tinin ereksel süreci Tarih olabilir.

Doğu gelenek kültürünün ötesine geçmedi, ve Tinin gelişiminin statükocu çocukluk aşamasındaki her kültürün yaptığı gibi varolanın ötesine geçmemek için özellikle direndi. Dikkafalılığı bıraktığı zaman tüm modernleşmesini Batıdan ödünç almaya ve kendini baştan sona Batının imgesinde yeniden şekillendirmeye girişti.

 
 
 

Çin’in Törelliği
Tarihinin son iki bin yılı boyunca Çin'in bütün bir törel yapısı, Aile, Toplum ve Devlet düzenlemeleri özsel olarak bir devlet felsefesi düzeyine yükseltilmiş olan Konfiçyus öğretisinin ilkelerine göre belirlenirdi. Çin Tarihi bütün toplumsal yapının bu öğreti çevresinde örgütlenmesinin ve düzenlenmesinin tarihi olarak görülebilir.

Çin'de İmparator biricik özgür istençtir ve toplumsal dokuyu öylesine sıkı sıkıya belirliyordu ki, memurları seçme sınavlarında kendisi doğrudan doğruya bulunurken, istenci ailenin salt iç ahlaksal alanına dek uzanıyordu.

 

 
 

Gelenek
Gelenek değer olarak görünür — saklanması, üzerine titrenmesi, sorgulanmaması gereken birşey olarak. Toplumun varoluşu, aslında bireyin kendisi Gelenekte kökleşmiş görünür, ve köklere saldırı ise bir değerin, bu durumda varoluş ile bir olan değerin varlığına saldırı demektir. Oysa insan özü adına, us, özgürlük, gelişme, gerçeklik ve gerçek değer adına tam olarak yapılması gereken şey bilgisiz Geleneğin ortadan kaldırılmasıdır. Bu nihilizm Tinin bütün bir Tarihini modern ve ön-modern evreler olarak ikiye bölen en gerçek Eylemidir, bir gelişim süreci olarak Tarihin kendisinin varlık nedenidir.

Gelenek süredurumdur, dinginliktir, ve dirençtir. Hangi kültürde olursa olsun Tutuculuğun kendisidir ve ussal Özgürlüğe, Değişmeye, Yenileşmeye, Gelişmeye karşı engelin kendisinin anlatımıdır. Birer kültürel kalıt olan Gelenekler insan davranışlarını düşüncesizce belirleyen törel ölçünlerdir — neyin giyileceğinden neyin yeneceğine ya da yenmeyeceğine dek.

Gelenek değerdir, ve değer saltık olan, evrensel olan, değişmeyendir. Gelenekler değerler olsalar da bilgiye, usa, özgürlüğe dayalı değildirler. Değerler oldukları için sorgulanamazlar, ve sorgulanmaları dolaysızca ortadan kaldırılmalarıdır. Gelenek sorgulanmadığı düzeye dek ahlaksal değildir, çünkü ahlak Duyunçtur, geleneği, aslında tüm törel varoluş biçimini sorgulama hakkıdır, insanın hiçbir koşula bağlı olmayan saltık Özgürlüğü, dokunulamaz, durdurulamaz, bastırılamaz içselliği ve öznelliğidir. Duyuncu olmayan insanın Kendisi de yoktur. Gelenek eğer gerçekten Gelenek ise moral, törel, politik, estetik Gelişime, genel olarak İnsanın gerçek Kendisi olmasına izin vermez.

Gelenek sorgulanmaksızın ve salt geldiği için kabul edilen alışkanlık tinidir. Geleneğin özgür bireysel Duyunç üzerine dayanmaması, tersine ona dışarıdan dayatılan bir yetke olması ve sorgusuz bir boyuneğme istemesi Geleneğin moral değerinin bilgisizliğe ve duyunçsuzluğa dayanması, böylece moral ve değerli olmaması demektir. Gelenek sözcüğün gerçek anlamında Ahlak dediğimiz şeyin yokluğudur, çünkü Ahlak Özgürlük olmaksızın, Duyunç olmaksızın Ahlak değildir. Bu yüzdendir ki Özgürlük bilincinden yoksun kültürler, Doğuda ve Batıda, her zaman ahlaklarını dışarıdan, gelenekten, dinsel yetkelerden, ideolojik buyruklardan alırlar.

Gelenek Bilgiye ve Özgürlüğe dayandığı için değil, ama insan olmanın bu saltık değerlerine dayanmadığı için Gelenektir. Gelenek karakteri buna göre köle bir karakterin göstereceği her özelliği gösterir: Bilgisizdir, Eylemsizdir, Güzelliksizdir.

Modern Yurttaş Törelliği bir özgür Duyunç ve İstenç tini olduğu düzeye dek geleneksel değerler ile bağdaşmaz.

Gelenek ve Şiddet. Geleneklerin toplumsal bağ olarak işlev gördükleri düzeye dek, onlar tarafından birarada tutulan törel yapılar ancak onlar kadar dayanıklıdır. Bu boş belirlenimler gene de bir gelenekler türlülüğüne bölünmüş dünya bölgelerinde, Afrika'da, Asya'da, Orta Doğu'da, bu kültürel birliklerin birbirleri ile bir Nefret ilişkisine girmelerinin ve birbirlerini yoketmelerinin önüne geçemezler, çünkü bu türlülük içinde her biri başkalarında yalnızca kendi olumsuzlanmasını, yokoluşunun gözdağını görür. Barış içinde birarada varolabilirler, ama ancak ve ancak tümünü yatıştıracak bir üst-despotun baskıcı denetimi altında. Özgürlük tininin yokluğunda Birlik ancak kölelik yoluyla, boyuneğme yoluyla olanaklıdır. Birin güvencesi olan bu despotik egemenlik herhangi bir nedenle ortadan kaldırıldığında (örneğin ABD'nin Irak'ta yaptığı gibi), geleneğin Barışı kendinde en usdışı Savaş olduğunu gösterir. Bu topluluklar bütünüyle boş, anlamsız, aptalca belirlenimleri saltık Değerler olarak görürler ve varoluşlarını onlarla bir sayarlar. Değişmeleri birer kültür olarak yok olmalarıdır.Gelenekler törel doğrulukları açısından sorgulanmamaları nedeniyle İnanca değil ama Boşinanca aittirler. Gelenek Dinin ussallığı ölçüsünde Dinin kendisi ile de ilgisizdir ve sık sık Dinin özüne, özgür, ussal gerçeklik İnancına aykırıdır.

 
 
Sisli bir gün; Çin'de küçük bir köy; küçük bir kız.

Geleneğin İstemi:
Kötü-Sonsuzluk = Sonluluk
Çin 5.000 yıl boyunca Çin olarak kaldı. Bu arada Sümerler ve Mısırlılar, Pers İmparatorluğu, Atina, Sparta, Thebes, kent-devletleri, Roma İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu, Kutsal Roma İmparatorluğu ve daha başka niceleri doğdular, tarihsel işlevlerini yerine getirdiler, ve ortadan kalkarak yerlerini daha yüksek kültürlere bıraktılar. Dünya Tarih ile uğraşırken, değişirken ve gelişirken, Çin ise kültürel değişmezliği ve dinginliği içinde her zaman ne ise öyle kalmayı sürdürdü ... daha doğrusu, Batı ile karşılaşıncaya dek, sürdürdü.

Sonluluğun Sonu: Değişim, Yenileşim
Çin son birkaç on yıl içinde en hızlı değişimlerden birini yaşadı. Bu değişim onun kendi Tarihinin bir sonucu olmaktan öylesine uzaktır ki, tam tersine bu Tarihin aşağı yukarı gereksiz, anlamsız, ereksiz bir yineleme ve yerinde sayma olmuş olduğu anlamına gelir. Mao'nun 1976'da yoksul ve yalnız bıraktığı ülke şimdi Komünist Partinin yönetimi altında dünyanın en dinamik ekonomisidir. Dünyanın en kirli 30 kentinden 20'si Çin''dedir.

 
 

Yurttaş Toplumu onda bireyin kendi İstencinin bilincinde olduğu ve kendi İstencini biricik politik erk olarak bildiği ve istediği, Yasasını kendi ussal istencinin anlatımı olarak özgürce belirlediği Toplumdur. Her insanın özsel olarak ussal, özgür varlık olması ölçüsünde, ve bu özünü bir gizillik olarak taşıması ölçüsünde, bütün bir Yerküre geleneksel kültür biçimlerini terkederek bu türdeş Yurttaş Toplumu biçimine doğru gelişmektedir. Özgürlüğün ne rengi, ne de eşeyi vardır. Yurttaşın belirlenimi ne dini, ne ırkı, ne de eşeyidir. Yurttaş ussal, özgür, bilgili Duyunç ve İstençtir. Hak, Özgürlük, Duyunç ve İstenç insanlar arasında türlülük değil ama özdeşlik belirlenimleridir. Yurttaş Toplumu bu Kavramı ile tam olarak Demokrasi dediğimiz şeyle örtüşür, çünkü Yurttaş kendi istencinin Devlet olmasını isteyen istençtir. Bu ussal İstenç bütün bir toplumsal varoluşun başka her belirlenim üzerinde güç olan biricik egemenidir.

Modern Yurttaş Toplumu bir Değerler birliği değildir, çünkü Değerler salt Gereksinimler zemininde varolan bir birliğin zemini için fazla özneldirler, aslında engelleyicidirler ve sık sık özgür ilişkiler ile çatışırlar. Modern Törellik dahaçok toplumsal yaşamın her boyutunu düzenleyen bir kurallar alanı olarak belirlenir ki, bunlar modern Toplumun işlerlik ve etkerlik için gereksinimleridirler.

Bir çıkarlar birliği alanı olması modern Yurttaş Toplumunu aynı za