Bilmede Duyusal Etmen

Bilgi dediğimiz herşeyde Kavramı soyutladığımızda geriye 'bilgi' denebilecek neyin kaldığını sorgulamalıyız. Duyusal dediğimiz yan, eğer anlatıma yetenekliyse, Kavramdan başka birşeyle anlatılabilir mi? Duyusal olan herşey Düşünce ile anlatılır: Gerçekte, Duyusalın kendisi Düşünseldir. Kant kuşkuculuğu bile ‘kendinde-Şey’i kavramın dışına, bir ‘Jenseits'e, bir öte-yana sürmesine, Usun ona ulaşamayacağını ileri sürmesine karşın orada duyusal birşeylerin olduğunu ileri sürmez. Onun için insanda olmayan türde bir entellektüel-sezginin gerekli olduğunu ileri sürer. Her nasılsa.

Düşünselden ayrıldığında, biçimden ve belirlenimden ayrıldığında, duyusalın kendisi yiter.

 

   
 

Doğal Bilinç Nasıl Bilir?

Doğal bilinç duyusalın varlık olduğunu düşünür. Ama Varlığın duyusal olarak algılanamayacak olması ölçüsünde, bu duyusal bilinç gerçekte hiç kuşkusuz düşünsel bilinçtir, ve önesürümünün kendisi düşünsel olandan, bir çıkarsamadan başka birşey değildir. Bu bilinç bu bilgelliği ile görgücülük dediğimiz şeyi üretir.


Felsefe Doğal Bilinç ile karşıtlık içinde durur, çünkü bu ‘tasarımsal’ bilincimiz, bu gündelik bilgimiz Gerçeği bilmez, Yanlışı bilir, baştan sona tam olarak ve saltık olarak sanılarla doludur, tüm içeriğine Bilgi Kavramına uygun hiçbirşey bulunmaz. İki kere ikinin dört ettiğini bilir ama Sayı kavramını bilmez. dx/dy oranından haberi vardır, bunu kullanır, ama sonsuz küçüklüğü ve bunun ilişkilerini bilmez. Noktanın ‘parçası olmayan’ olduğunu, atomun ‘bölünemez olan’ olduğunu da bilir, ama bu tasarımların ötesine geçerek Kavramın ne olduğunu, nasıl çıkarsandığını, nasıl tanıtlandığını bilmez. Devletten haberi vardır, ama ona ilişkin ‘bilgisinin’ boş ve değersiz olduğunu dolaysızca gösteren bir kuramlar bolluğu ile donatılıtır, ve Devlet kavramının nasıl çıkarsandığını, aile, toplum, yasa, dünya-tarihi gibi başka kavramlarla ilişkilerini hiçbir biçimde bilmez. Doğal Bilincimiz, edimsel olarak bütün bir insanlığın bugün de kendi özüne, kendi gizilliğine uygün düşmeyen bu bilinç biçimi bilginin oluş sürecinde geçici biçimlerden başka birşey taşımaz. Bu sonlu, tasarımsal, eksik içeriğin herhangi bir biçiminde diretmek insanın ve insanlığın, genel olarak Tinin tüm gizilliğinin tam açınımının önünde duran başlıca ve biricik engeldir. Tin özgürlüğe yürüyüşünde değişimi kendi kendisinden söküp almalıdır.

Bu bilinç bu tutucu, zayıf, yetersiz biçimi ile Felsefe yapma girişiminde de bulunur. Bu genel olarak Görgücülük dediğimiz bakış açılarına kitlenir, çünkü bilginin, kendi içeriğinin duyusal-deneyimsel kökenli olduğu yanılgısından kurtulamaz. Ona göre bilginin kökeni en sonunda düşünsel-kavramsal değil ama duyusal-algısaldır.



 

Duyusal Etmen

Duyular kavramsal bilgi değil ama duyum iletirler. Duyum evrensel değil ama bireyseldir, kapalıdır, özneldir.

Beş Duyu örgeni yoluyla kavramsal veriler almayışımız olgusu dolaysızca bilginin dışsal değil ama içsel bir süreç olduğunu imler.

Bilme söz konusu olduğunda, beş duyudan hiç biri ötekinden üstün değildir çünkü tümü de öznel duyumda sonlanır. Görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma duyularının bir kavramın, bir kuramın, bir yasanın duyumunu getirebileceğini en tutarlı görgücü bile düşünemez.

Görgücü bakış açısından bilginin kaynağı olarak, giderek Kavramların kökeni olarak görülen Gözlem ya da Deneyimde duyusal etmenin ne olduğunu bildirmek kavram belirlenimlerini kullanmaksızın olanaksızdır. Duyumun düşünsel olmayanı anlatması gerekirken, bir kuramın, teoremin vb. bütün yapısı düşünseldir.

Duyum da kavramsallaştırılır, ve evrensel duyum bile kavram tarafından tikelleşitirilir, belirlenir. Duyum salt duyum olarak yoktur.


 

Duyusal Algı
Duyusal algının şeyin imgesini, onun düşünselleştirilmiş, tasarımsallaştırılmış, kısaca öznelleştirilmiş bir biçimini temsil ettiği olgusunu Berkeley "varolmak = algılanmak" denklemi ile anlar. Varlığı duyusal olana indirgemek doğal bilincin alışkanlıklarından biridir. Varlık hiç kuşkusuz bir duyum değildir. Varlık düşüncedir.

Varlığı özdeksel olanla özdeşlemek de duyusal-bilincin bir bilgeliğidir. Özdeksel olan hiç kuşkusuz duyusal olandır, ve tüm duyum insan bedeninin özdeksel fenomenlerle ilişkisinin tinselliğidir. Ama yalnızca özdekselin değil, tinselin de varlığını yine bu aynı doğal bilincin kendisi de bilinçsizce doğrular: Tüze yasaları, töreler, ahlak ilkeleri vb., ya da devlet, sanat, ruh, inanç vb. de vardır ve üstelik özdeksel olmaksızın vardırlar.

Özdekçi Hobbes ruhun özdekselliğini ileri sürdü. Öte yandan, ruh yoktur ve salt bir addır diyen adcılık bakış açısı adın kendisinin bir ad olduğuna dikkat etmez.

Algı özsel olarak kavramsaldır. Algıda yalın duyu algısından daha fazlası vardır. İlişkiler ve bağıntıların kendileri algılanmazlar.

Duyusal-algı bir 'bilgilenme' yolu olarak görüldüğünde, verdiği bilgi zorunlu olarak kavramları içerir.
Duyusal-algı duyusal değil ama özsel olarak kavramsaldır. Kavramsız algı duyumdur..
Duyusal-algı kavramın kendini dışsallaştırması olduğu düzeye dek nesnesini belirler. Duyusal algının nesnesinin özsel olarak kavramsal olması kavramın iç örgütlenişine, iç bağıntılanışına bağlı olarak nesnenin de değişimini getirir.

 


 

Deneyim

DENEYİM bilgi kaynağı olmak bir yana, tersine kendisi kavram olmaksızın olamaz.

Deneyim sıradan bilinç için 'kazanılan' birşeydir, içsel değil ama dışsaldır. Bilinecek herşey deneyimlenmeli, bilinecek herşey yaşanmalıdır. Ama bu deneyim ya da yaşantı kavramın kendi iç örgütlenmesinden, ilişkilenmesinden saltık olarak soyutlanamaz. Bütün bir biçimini olduğu gibi içeriğini de tinselliğin kavramları sunarlar. Deneyimde duyusal-etmenin ne olduğu sorusu görgücü bilinç için bilinemez kalır.

Deneyim ya da duyusal-algı vb. bir yanıyla bireysel ve bir başka yanıyla evrenseldir. Anlak bu kavramsal birliği görmediği için, bireysel deneyimden evrensel olarak geçerli yasanın üretilemeyeceği sonucunu çıkarır (tümevarımın yalancı evrenseli ürettiğini kabul eder). Oysa deneyimin kendisi evrenseller tarafından biçimlendirildiği ve oluşturulduğu için, tüm sorunun yanıtı bu bağıntılar yapısının kend iç mantığında, kendi ussallığında yatar. Evrensel ilişki ya da yasa saltık kavramın işlevini anlatır ve onun etkinliği yoluyla bilinir.

Kant’a göre deneyimin temelinde zorunlu olarak tamalgı, öznenin kendi kendisinin algısı yatar. Bu sezginin anlamı deneyimin kendisinin Benin kavramsal tözü tarafından belirleniyor olmasıdır. Kant öznel kategorilerin nesnel, olgusal, dışsal olmadıklarını düşünür çünkü kavramın nesnellikten, olgusallıktan ayrı bir töz olduğunu düşünür. Ama "nesnelliğin," "olgusallığın" kendilerinin birer kavram olduklarını göremez.

Böylece deneyimin ya da duyusal-algının nesnesi görüngü ya da fenomendir. Özsel olan yan, numenal-kavramsal yan duyusal-algının eriminin ötesinde kalır. Bunun bilinci anlaktır çünkü burada algılamanın ötesinde bir düşünce işlevi yattığı açık olmalıdır.


 

Nesnellik ya da Olgusallık

Bu kavramların kendilerinin kavram oldukları doğal bilinçte gözden kaçar. Bu aynı bilinç özdekten söz ettiğinde sanır ki bütünüyle onun dışında olan birşeyden, karşısında duran ağaçtan vb. söz etmektedir. Gerçekte kavramın tam olarak onun kendi bilinci olduğunun bilincinde değildir.

Bilgiyi duyu üzerine dayandıran Batılı düşünürlerin töz, özdek, anlak gibi kavramların, aslında tüm kavramların hiçbir varlıklarının olmadığını, çünkü duyusal izlenimin böyle birşey saptamasının olanaksız olduğunu söylediklerini buluruz. David Hume, Berkeley bu görgücü düşünürlerin en iyi temsilcileri olarak görülür.

Buna karşı ussalcılar gerçek varlığın düşünce ile kavrandığını, yalnızca kavramın gerçek varlık olduğunu düşünürler.


 

Doğal Bilinç felsefeye onun hakkından gelmek için girer. Kavramı bir soyutlama olarak görüp bir yana atar, somut sandığı, güvendiği, giderek kutsadığı duyusal-veri dediği öznelliklerle felsefe yapar. Doğal bilincin felsefesi duyuların bu işe uygun olmadıklarını insana onu insan yapan, onu varoluşun sonsuz anlam ve değeri yapan herşeyi yadsıyarak doğrular: Gerçeklik, Bilim, Törellik, Erdem, Güzel Sanatlar, tümü de yadsınır ve bozulurlar, ve böylece bireysel, göreli, sonlu birer tasarım alanı olarak Tinin nasıl küçük, nasıl önemsiz, nasıl değersiz olduğuna, varoluşun nasıl anlamsız ve saçma olduğuna tanıklık ederler.

Bu girişim açıkça Batı tinine aittir. Doğu tininin saati çoktandır çalmış, tüm enerjisi, tüm ussallığı, tüm dinamiği çoktandır tükenmiştir. Batı Tini öyle bir bütündür ki, orada ussal olan herşey, her idea sisteme aykırıdır, onun için gözdağıdır, ve indirgenmeli, bozulmalıdır. Batı Dizgesi bir Türe ideasında, türe kavramının olgusallaşmasında bütünüyle doğru olarak kendi sonunu görür: Tüze insan kardeşliğinin olumsuzlanmasının, haksızlık, sömürü, düşmanlık ve saldırganlığı aklamanın bir aracı olmalıdır. Batı Dizgesi Güzellik ideasında ancak kendi çirkinliğinin ölçüsünü ve kanıtını bulur: Bu yüzden Güzel Sanatlar sözde soyut sanatlara, aslında çirkinin sanatına indirgenmelidir. Batı Dizgesi Gerçeklik kavramında kendi yanlışlığının ölçüsünü bulur. Tüm bilim, tüm felsefe gerçekliğin göreli bir duyusal-algı sorunu olduğunu göstermeye indirilmelidir.


 

Batı felsefeciliği edimsel olarak düşünmeden, usunu bir yana atarak tüm kavramsız enerjisini, tüm içgüsel yeteneğini Klasik felsefenin, İdealizmin hakkından gelmeye adadı. Bunda kendisi için başarılı olduğu düzeye dek Spinoza ve Descartes ve Hegel gibi ussalcılar değil ama çok iyi tanıdığımız bir usdışı düşünürler kalabalığı Batı felsefesi geleneğine aittir. Analitik düşünürler, fenomenalistler, varoluşçular, pragmatistler, olgucular, nihilistler, yararcılar, özdekçiler, postmodernistler vb.

Husserl tüm felsefe tarihini boşa çıkmış bir çaba olarak görüp felsefeyi en başından yeniden yaratmak için kolları sıvayanlardan biriydi. ‘‘Felsefede bunalım’’dan, ‘‘tüm önceki felsefenin bilimsel-olmayan ırası’’ndan söz etti ve ‘‘yeni bir temel’’ atarak kurgul felsefe karşısında çaresiz kalan felsefeci kuşaklarının içini rahatlattı. Ama kurduğu ‘yeni’ yapı tam olarak o yadsıdığı ‘‘metafizik’’lerden biri oldu. ‘‘Aşkınsal fenomenolojik yöntemi’’ gerçekten de terimin doğrudan doğruya düşündürdüğü denli saçmadır: parantezleme, içebakış, indirgeme, askıya alma, dolaysız kanıt ve sezgi, niyetsellik, bilinç akımı, değişme yoluyla düşünselleştirme vb. — tümü de aşağı yukarı bir tür mekanik laboratuarını çağrıştıran bu terimler bu yöntemin gerecidirler, ve bu gülünçlük, bu grotesk düşünme yolu bile kendi başına felsefenin modern Avrupa sahnesinde neye çevrildiğini görmek için yeterlidir.


 

Kuşku bilgisizliktir.
Buna göre kuşkunun bilgide bir işlevinin olduğunu düşünürsek, bunun bütünüyle olumsuz olması gerekir. Buna göre, bilgi kuşkunun ortadan kaldırılmasıdır. Kuşku duyulan şeyde kuşku onun varlığı ile, göründüğü gibi olup olmadığı ile, böylece olmayabileceği olasılığı ile ilgilidir.

Kuşku birşeyin yokluğunu ileri süremez. Varlığını da ileri süremez. Buna göre kuşkunun nesnesi Varlığı olduğu gibi Yokluğu da kapsayabilen bir oluş nesnesidir.

Yine, kuşku birşeyin göründüğü gibi olmadığını imler. Buna göre kuşkunun nesnesi görüngü dediğimiz şeydir, çünkü görüngü olmadığı gibi görünendir.

Görüngü kapsadığı çelişki nedeniyle Varlık değildir.Ama Yokluk da değildir. Görüngü bu iki kavramın birliği ile ilişkisi yoluyla Oluş süercine düşer.

Kuşkunun aşılamamasında ya da bilginin olanaksızlığında diretmek Kuşkuculuk dediğimiz bakış açısıdır. Kuşkunun bilgi olmaması onun kendisini de kuşkulu kılan şeydir. Kuşkucu bakış açısı ruhbilimsel bir durumdur ve kendi varlığını doğrulaması da olanaksızdır. .

 


 
 


 
 


Previous

Aziz Yardımlı 2007 Mantık Bilimi İdea Yayınevi

Previous