"Benim diyalektik yöntemim Hegel’in yönteminden yalnızca ayrı olmakla kalmaz, onun doğrudan karşıtıdır. Hegel için, insan beyninin yaşam-süreci, e.d. düşünme süreci — ki Hegel "İdea" adı altında onu giderek bağımsız bir özneye dönüştürür — reel dünyanın demiurgosudur, ve reel dünya yalnızca "İdea"nın dışsal, fenomenal biçimidir. Benim için, tersine, ideal dünya insan anlığı tarafından düşünülen ve düşünce biçimlerine çevrilen özdeksel dünyadan başka birşey değildir."
"Hegel diyalektiğinin gizemselleştirici yanını hemen hemen otuz yıl yönce, henüz moda olduğu bir zamanda eleştirdim. ... Diyalektiğin Hegel’in ellerinde uğradığı gizemselleştirme hiçbir biçimde onu diyalektiğin genel işleyiş biçimini kapsamlı ve bilinçli bir yolda sunan ilk [düşünür] olmasının önüne geçmez. Onda diyalektik başının üzerinde durur. Eğer gizemli kabuğun içerisindeki ussal çekirdeği keşfedecekseniz, yeniden doğru yan üzerine döndürülmelidir."
"Gizemselleştirilmiş biçiminde, diyalektik Almanya’da moda oldu, çünkü şeylerin varolan durumunu yükseltiyor ve yüceltiyor görünüyordu. ..." |
My dialectic method is not only different from the Hegelian, but is its direct opposite. To Hegel, the life-process of the human brain, i.e., the process of thinking, which, under the name of “the Idea,” he even transforms into an independent subject, is the demiurgos of the real world, and the real world is only the external, phenomenal form of “the Idea.” With me, on the contrary, the ideal is nothing else than the material world reflected by the human mind, and translated into forms of thought.
The mystifying side of Hegelian dialectic I criticised nearly thirty years ago, at a time when it was still the fashion. ... The mystification which dialectic suffers in Hegel’s hands, by no means prevents him from being the first to present its general form of working in a comprehensive and conscious manner. With him it is standing on its head. It must be turned right side up again, if you would discover the rational kernel within the mystical shell.
In its mystified form, dialectic became the fashion in Germany, because it seemed to transfigure and to glorify the existing state of things. ...
(KAYNAK: Capital, Volume One; 1873.
Afterword to the Second German Edition) |
Karl Marx’ın kariyerinin doruk noktasında kaleminden çıkan ‘‘İdeal dünya insan anlığı tarafından düşünülen ve düşünce biçimlerine çevrilen özdeksel dünyadan başka birşey değildir’’ sözleri John Locke’un tabula rasa görüşünün bir yinelemesini anımsatır. Ya da, belki de daha iyisi, ‘‘düşünce biçimlerine çevrilme’’ hemen hemen sözel olarak David Hume’un insan anlığında duyu-izlenimlerinin nasıl sönük idealara (faint ideas) dönüştüğünü anlatan görgücü bilgikuramının bir eşlemidir. Bir materyalist düşünür durumunda düşüncelerin a priori kabul edilmesini bekleyemeyiz. Marx için ideal-düşünsel dünya ‘‘özdeksel dünyanın’’ düşünce biçimlerine çevrilmesidir — bu ‘‘özdeksel dünya’’ her nasılsa ‘‘duyu, din, devlet-erki vb.’’ gibi özdeksel-olmayan tinsel kendilikleri de kapsamak üzere.
İronik olarak, özdekçilik de genel olarak tüm görgücülük türevleri gibi solipsizmde sonlanır: İnsan bilincinde yansımasını bulan dışsal olsa da, bu yansıma ya da izdüşüm salt insan öznede olan birşeydir, ‘‘ideal dünyadır,’’ dışsal olandan ayrıdır, ve böyle kökeninden ayrımlaşmış olarak öznel düşünce hiçbir zaman Benin dışına çıkamaz. Görgücülük hiçbir zaman bu türevselin varolan dünya ile, dışsal realite ile bir olduğunu çıkarsayabilmiş değildir. Marx’ın diyalektiği — ki konuyu inceleyenlerin gördükleri gibi Hegel’in diyalektiği ile yalnızca adda bir benzerliği vardır — tam olarak Berkeley, Hume vb. biçeminde bir öznel idealizmde, bir solipsizmde demir atar ve Marx’ın Kavramın doğası konusundaki yanılgısı bu vargıyı çıkarsamasını ve anlamasını olanaksız kılar.
Hegel’in düşüncesi özsel olarak kurguldur ve Marx için gizemselleştirici görünen özsel olarak onun düşüncesinin bu kurgul doğasıdır. Hegel Ansiklopedi’de (§ 82 Ek) gizemselin Anlağın kurgul olanı anlama biçimi olduğunu söyler. ‘‘Burada belirtilmesi gereken ilk nokta gizemselin hiç kuşkusuz giz dolu olduğu, ama bunun gene de yalnızca anlak için böyle olduğudur — yalnızca soyut özdeşliğin anlağın ilkesi olması gibi yalın bir nedenle; oysa gizemsel (Kurgul ile eşanlamlı olarak) anlağın yalnızca ayrılık ve karşıtlıkları içinde gerçek saydığı belirlenimlerin somut birliğidir.’’
Diyalektiğin ayakları üzerine oturtulması Marx’ın sözlerinde doğrudan doğruya onun görgül bir temele oturtulmasıdır.
Görgücülüğün Özdekçiliğe götürmesi görücülükte bilginin kaynağı olduğu ileri sürülen duyusal deneyimin en sonunda duyusal öğe yoluya özdeğin kendisine bağlı olması olgusuna dayanır. Özdekçilik özdeği bir kavram olarak değil ama duyum olarak görür. Ama duyum özneldir (renk, sertlik vb.).
‘‘Görgücülük için genel olarak dışsal olan gerçektir; ve gerçi bir duyulurüstüne izin verilse de, gene de bunun bir bilgisi söz konusu olamaz, tersine yalnızca algı alanına girene sarılmak gerekir. Ama sonuna dek götürüldüğünde bu ilke yakın zamanlarda Özdekçilik olarak adlandırılmış olan görüşe varır.’’ (Ansiklopedi, § 38, Ek.)
Bir aktarma:
(’‘[İnsan] beyni ona basılan her izi kabul edecek bir balmumundan başka birşey değildir’’ :: “his brain is nothing but wax to receive the imprint of every impression made in it” (Holbach according to Plekhanov, aktaran Lukacs).
Öte yandan, Kavramların duyusal-deneyimden türediklerini ileri sürmek gene de en azından bu ikisi arasında bir bağıntının algılandığını gösterir ve görgücülüğü deneyimi kavramın kökeni olarak görmeye götüren şey bu özünlü bağıntıdır. Bu durumda sorun bir bakıma bir yön sorunuymuş gibi görünebilir, ve gerçekten de örneğin ilkin Descartes’ta ve sonra daha vurgulu olarak Kant’ta deneyimin duyusal gerece kavramların bir uygulamasından başka birşey olmadığı görüşünü buluruz. Deneyim kavramsız olamaz, ve giderek ‘deneyim’ sözcüğünün kendisi bile bir sözcük olmadan önce kavramdır. Bunlar mantıksal olarak yalın ve kolay anlaşılır şeylerdir. Bu yalınlığı anlayamamak bir anlama yeteneksizliği değil ama dikkafalılıktır. Us kendinde her insan beyninde işleyen yanılmaz bir yetidir. Ama her felsefecinin henüz onu yanılmaz nesnelliği içinde özgür bırakacak bir Özgürlüğe ve Erdeme ulaştığı söylenemez.
|