![]() |
![]() |
|
|
|
Çatışmadaki İnsan: Sigmund Freud’un Ruhçözümsel Ruhbilimi
Bununla birlikte, Freud durumun bundan daha karışık olduğunu biliyordu. Fransız nörolog Jean Charcot ile çalışmış ve ondan histerinin ciddiye alınması gerektiğini öğrenmişti. Histerik hastaları kabul etme inceliğini gösteren az sayıda Viyanalı doktordan biri olarak, Freud belirtilerin hastalar için öznel bir olgusallıkları olduğunu öğrenmişti, üstelik nesnel fiziksel nedenler kendilerini doktora açıkça göstermeseler bile. Hastaların çoğu yakınmalarında içtendi, ve eğer hasta rolünü üstleniyorlarsa bile, olgunun bilincinde değillerdi. Freud çalışmasına başladığı zaman histeriye karşı etkili çok az sağaltım yolu vardı. En gözde sağaltımlar hidroterapi ya da elektroterapi gibi gösterişli adlar taşıyordu. Su-sağaltımı değişik banyo türlerinden ve elektrik-sağaltımı ise etkilenen beden bölgelerinden yumuşak elektrik akımları geçirmeden oluşuyordu. Freud çok geçmeden bu sağaltımların iyileştirici etkilerinin büyük ölçüde telkin yoluyla üretildiklerini kavradı ve böylece bundan sonra telkinden daha doğrudan bir yolda yararlanmasını sağlayacak bir yol aramaya başladı. Fransa’daki ‘‘Nancy Okulu’’ üyelerinin hipnotizmayı histeri için bir sağaltım yolu olarak kullandıklarını biliyordu ve uygulayımlarını öğrenmek için kliniklerini ziyaret etti. Yöntemleri oldukça yalındı: hastalar hipnotize ediliyor ve sonra belirtilerinin yitecek olduğu yolunda doğrudan telkinler veriliyordu. Zaman zaman yitiyorlardı, ve gerçi rahatlama genellikle bölümsel ya da geçici olsa da, hipnotizmanın hidroterapi ve elektroterapi üzerinde bir ilerleme olduğu açıktı. Freud doğrudan hipnotizma yöntemini kendi hastaları üzerinde belli
bir başarıyla uygulamaya başladı. Ama bunları doyurucu bulmayınca
daha tam ve kalıcı bir sağaltım aramaya yöneldi. Araştırmasının gidişi
içinde yıllar önce ona eski dostu Josef Breuer (1842-1925) tarafından
betimlenmiş olan dikkate değer bir olayı anımsadı. Breuer önde gelen
Viyanalı doktorlardan biriydi ve histerikleri seyrek olarak ele almasına
karşın 1880-1882 yılları sırasında tek bir histerik hasta ile yeğin
olarak çalışmıştı. Birçok denemeden sonra hastasını bütünüyle iyileştirmiş
gibi görünen bir uygulayım geliştirdi. Bu acılı durumu yeniden anımsarken, bütün duygusal etkisini de yeniden
yaşadı. Dahası, sağaltım sırasında kendine daha önce yadsıdığı bir
lüksü engellemedi, kendini duygusunu açıkça anlatmaya bıraktı. Bu
duygusal katharsisin ardından belirtiler yitti. Breuer öteki belirtilerden
her birini yine bu kathartik yöntem olarak adlandırmaya başladığı
aynı yolla iyileştirebileceğini anladı. Sonuçta hasta aşamalı olarak
sağlığını kazandı. Bununla birlikte, ironik olarak, Breuer hiçbir
zaman bir başka histerik hastanın sağaltımını üstlenmedi. Freud ve Breuer’in yaptıkları çarpıcı buluş fiziksel belirtilerin ansal durumlar tarafından yaratılabileceği olgusuydu. Buna göre, histerik belirtilerin altında yatan o bilinçsiz ama duygu-yüklü anılara patojenik (hastalık yaratıcı) düşünceler adını verdiler. Ve ussal çözümlemeden böylesine uzun bir süredir kaçmış olan o gizemli belirtilerin şimdi kavranabilir bir nedenleri ve yalın bir sağaltımları olduğu gösterildi. Doktorun yapması gereken yalnızca hastasını hipnotize etmekti, ve sonra ... Ama sorun buradaydı: hipnotizma histerinin iyileştirilmesi için
bir anahtar sağlamış olsa da, tüm histerik hastalar hipnotize edilemiyordu.
Hastalardan birçoğu Freud’un hipnotik irkitmesine karşılık vermiyor,
anılarının olağanüstü akıcılık kazandıkları bir duruma girmeyi başaramıyordu.
Bunun yerine, şaşırmış ve endişeli bir durumda kalıyor, ya da giderek
karşı çıkıyorlardı: ‘‘Ama Doktor, biliyorsun uyumuyorum; hipnotize
edilemem.’’ |
||
|
Freud’un Eğitimi ve
Doğrudan ailesi içindeki en büyük çocuk olarak, Sigmund tüm kardeşlerinin
tartışmasız önderi oldu. Ayrıca okulda da göze çarpacak denli başarılıydı
ve bu durum ailesini ona geceleri rahatsız edilmeden çalışabileceği bir
oda vermeye götürdü. Babasının parasal konularda sürekli güçlükler çeken
bir yün tüccarı olmasına karşın, Sigmund kitap alması konusunda her zaman
yüreklendirildi. Çocukluğunda bile yüksek anlıksal özlemleri vardı ve
eline geçen her tarih ve felsefe kitabını okurdu. Aylar boyunca bir arkadaşıyla
birlikte boş zamanlarını Don Kişot’u özgününde okuyabilmek ve iletişimi
Viyana’da çok az bilinen bir dilde olabilecek gizli bir toplum kurmak
için İspanyolca öğrenmekle geçirdi. Üniversitede Freud’un birçok dikkate değer öğretmeni oldu. İlk bir iki yıl boyunca bunların en etkili olanı kısa bir süre önce ruhbilim üzerine bir ders kitabı yazmış bir felsefeci olan Franz Brentano (1838-1917) idi. Brentano düşünce akışını belirlemede güdüsel etkilerin olağanüstü önemde olduklarını ve fiziksel nesnelerin ‘‘nesnel’’ olgusallıkları ile kişisel düşüncenin ‘‘öznel’’ olgusallığı arasında derin ayrımlar olduğunu öğretiyordu—her iki konu da daha sonra ruhçözümlemede daha güçlü biçimler altında kendilerini göstereceklerdi. Brentano ayrıca bilinçsiz düşüncelerin varolup olmadıkları sorusunu da ciddi olarak irdeliyordu, ve varolmadıkları vargısına ulaşmış olsa da, vurguladığı pekçok özel nokta Freud’un daha sonraki olumlu vargıları arasına girecekti. Brentano karizmatik bir öğretmendi. Freud kısa bir süre için onun tılsımı altına düştü ve tıp eğitimini tamamladıktan sonra felsefede bir derece almaya karar verdi. Bununla birlikte, çok geçmeden daha da etkili bir insanın öğretisi tarafından bundan caydırıldı. Ernst Brücke (1819-1892), Viyana Fizyoloji Kurumunun müdürü ve Freud’un ruhbilim öğretmeni, daha sonra Freud tarafından ‘‘bütün yaşamımda üzerimde başka herkesten daha etkili olmuş’’ kişi olarak betimlendi. Brücke yakın dostları Hermann Helmholtz, Emile du Bois-Reymond ve Carl Ludwig ile birlikte fizyolojide düzenekçi devimin kurucularından biri olmuştu.* Düzenekçi bakış açısı Brücke’nin Kurumuna egemendi ve araştırmacılar orada ilkin sinir dizgesinin ince anatomik yapısını belirlemeye ve daha sonra böyle yapıların nasıl fizyolojik ve giderek psikolojik fenomenleri üretmek için düzeneksel olarak karşılıklı etkileşime girdiklerini çıkarsamaya çalışıyorlardı. Helmholtz gibi insanların başarılarını izleyen yıllarda, ‘‘yeni fizyoloji’’ tarafından yaşamın gizlerinin ortaya serilmesi yalnızca bir zaman sorunu gibi görünüyordu. Freud Brücke’nin ve yeni fizyolojinin çekimine yakalandı ve Kurumda araştırma yapabilmek için tıp derecesi için doğrudan çalışmalarını erteledi. 1880’de fizyolojide bir araştırmacı olmaya karar kılmaktan mutluluk duyabilirdi.
Bununla birlikte, bu Freud için hiçbir zaman gerçek bir olanak olmadı.
İş bulmak güç ve başlangıçta ücretler düşüktü, ve kuramsal bilim henüz
büyük ölçüde varlıklı insanların bir ayrıcalığıydı. Dahası, Freud bir
Yahudiydi ve Yahudilere resmi görevlerin çoğunu yasaklayan anti-semitik
bir toplumda yaşıyordu. Kişisel ikilemi 1882’de Martha Bernays’a aşık
olduğu zaman iveğenlik kazandı. Birdenbire evlenmek ve bir aileyi geçindirmek
için yeterince para kazanması gerektiğini anlayınca, Freud istemeye istemeye
Kurumdan ayrılmaya ve ona tıp mesleğinde bir gelecek sağlayacak eğitimi
üstlenmeye karar verdi. Freud Viyana’ya geri döndüğü ve üstlerine bu görüşleri—özellikle kadınlar gibi erkeklerin de histerik olabilecekleri düşüncesini—kabul ettirmeye çalıştığı zaman coşkuyla karşılandığı söylenemez. Gerçekte, Freud Viyanalı tıp kodamanları tarafından resmi olmasa da kesin olarak ‘‘karşıtçılık’’ arasında görüldüğünü sezdi. Profesyonel olarak yolunu yerleşik erk yapısından pek yardım almaksızın büyük ölçüde kendi bağımsız çabalarıyla aşmak zorunda kalacağını anladı. Freud ilkin örgensel beyin zedelenmesi olaylarında uzmanlaşmaya çalıştı.
Çocuklardaki beyin felci üzerine kapsamlı çalışmaların yanısıra söz-yitimi
üzerine içinde eleştirel olarak Wernicke’nin yerleşim kuramının belli
yanlarını da tartıştığı küçük bir kitap yazarak ününü arttırdı. Bu çalışmalar
iyi karşılanmış olsalar da, geleceği ne denli parlak görünürse görünsün
genç ve kabul edilmemiş bir doktoru geçindirmek için yeterince para kazandıracak
örgensel nörolojik hastalık olayları yoktu. Bununla birlikte, başka doktorlardan
duygudaş bir ilgi göremeyen histeri hastaları vardı, ve Freud gelirini
arttırmak için bunların bakımını üstlenmeye başladı. Çok geçmeden, bu
bölümün açılışında betimlenen noktaya ulaştı, hipnotizma yerine geçirilebilecek
evrensel olarak uygulanabilir bir almaşık arıyordu.
|
||
|
Freud sorununu çözmeye doğru ilk adımını Nancy kliniğini ziyareti sırasında yapmış olduğu raslantısal bir gözlemi anımsayarak attı. Bir özne hipnotize edilmiş, bir dizi sıradan hipnotik etkiyi yaşaması sağlanmış ve sonra dalınçtan uyanmıştı. Uyandıktan sonra özne dalınç sırasında olmuş olanların hiçbir anısını taşımıyordu—yalın bir hipnoz-sonrası bellek-yitimi durumu. Bununla birlikte, hipnotizmacı elini öznenin alnına koyup ‘‘Şimdi anımsayabilirsin’’ dediği zaman Freud şaşırmıştı. Özne hemen bütün bir hipnotik deneyimi en ince ayrıntısına dek anımsıyordu. Bu deneyim üzerine düşünerek Freud belli bir uslamlama geliştirdi. Eğer böylesine yalın bir uygulayım bir öznenin hipnoz-sonrası bellek-yitimini yenmesine yardımcı olabiliyorsa, kendi histerik hastalarının unutulmuş patojenik düşüncelerini anımsamalarına yardımcı olmak için de işleyebilirdi. Düşüncesini sınamak için, bir basınç uygulayımı ile denemeler yapmaya başladı. Hastalarını gözleri kapalı ama bütünüyle normal bir uyanıklık durumunda bir koltuk üzerine yatırıyor, daha sonra onlardan belirtilerinin duyumlarına benzer fiziksel duyumları ilk kez yaşadıkları zamanı anımsamaya çalışmalarını istiyordu. Bunun üzerine hastalar kaçınılmaz olarak hedefe erişemeden belli bir yerde duran anı zincirleri üretmeye başlıyorlardı. Bu noktalarda Freud elini hastanın alnına bastırıyor ve güvenle önemli yeni anıların bilince geleceklerini bildiriyordu. Birçok durumda yeni anılar gerçekten kendilerini gösteriyor ve anımsamalar zinciri sürdürülebiliyordu. Sık sık, bu yeni uygulayımın yinelenişiyle gerçekten patojenik olan düşünceler anımsanıyor ve arkasından gelen duygusal katharsis ile belirtiler yitiyordu. Zamanla Freud basınç uygulayımını kullanımında giderek
artan bir ustalık kazandı. Daha baştan açıktı ki hastalar basınca
her zaman açıkça ilgili anılarla karşılık vermiyorlardı; bunun yerine,
kimi zamanlar ancak bulanık ve görünürde ilgisiz imgeleri ya da düşünceleri
bildiriyorlardı. Başlangıçta Freud bunları önemsiz diye gözardı etti
ve işleme yeni baştan başlamak zorunda olduğunu düşündü. Bununla birlikte,
aşamalı olarak bu bulanık karşılıkların bile imlemli olduklarını ve
dinlenmeleri ve kullanılmaları gerektiğini öğrendi. Bir hasta alnındaki basınca yıldız gibi titrek ışıklar ve ışık çakmaları bildirerek karşılık verdiği zaman belirleyici önemde bir deneyim yer aldı. Freud düşkırıklığına uğradı ve kızın yalnızca fosfonlar, kapalı bir göz üzerine bastırıldığı zaman çoğu kez beliren o ışık çakmalarını gördüğünü düşündü. Neredeyse vazgeçmek üzereydi ki, hasta imgelerin Sanskrit betilerini andıran geometrik şekiller—haçlar, çemberler, üçgenler vb.—kazanmaya başladıklarını söyledi. Kafası karışan Freud ondan betilerle bağlı olarak kafasına gelen tüm düşünceleri sıralamasını istedi. Hasta haç-benzeri betilerin ‘‘acıyı’’ temsil ettiklerini ve dairesel, güneş-benzeri bir betinin ‘‘eksiksizliği’’ simgelediğini söyledi. Bu arkadan acı ve kişisel eksiksizlik yoksunluğu duygularının duygusal bir betimlemesine götürdü. Yakınlarda tinselci bir dergide okuduğu Sanskritçe’den çevrilmiş bir yazı tarafından özellikle yetersiz olduğunu duyumsamaya götürüldüğünü söyledi. Bunu yeniden anımsama deneyimi onun için kathartik ve sağaltıcıydı. Böylece basınç uygulayımına karşılığı herşeye karşın oldukça imlemli çıkmıştı, ve benzer birçok deneyimden Freud hastalarının söyledikleri herşeye önem vermeyi öğrendi, üstelik bunlar ilk bakışta önemsiz görünseler bile. Yanılma sınama adım adım Freud’u hiçbir biçimde alına
basınç uygulamak zorunda olmadığına inandırdı. Yalnızca hastalarını
belirtileri konusunda düşünmeye yüreklendirmesi, düşüncelerini bütünüyle
özgürce akışa bırakmalarını ve kafalarına gelen herşeyi ona anlatmalarını
sağlaması gerekiyordu. Biricik özsel kural hiçbir şeyin geri çekilmemesiydi,
üstelik aptalca, ilgisiz, utandırıcı ya da iğrenç görünse bile. Herşeyin
gizil bir önemi vardı. Freud bu yeni uygulayımı özgür çağrışım olarak adlandırdı ve patojenik düşünceleri ortaya çıkarmada hipnotizma denli etkili olabileceğini buldu. Kimi insanların dirençle karşıladıkları hipnotizmayı gerektirmediği için, herkes üzerinde uygulanabilirdi. Freud hastalarını iyileştirmede hipnotizmayı bütünüyle bir yana bırakarak yalnızca özgür çağrışıma dayanmaya başladı. Değişimin uzak-erimli imlemleri olacaktı, çünkü özgür çağrışımın ek incelikleri histerinin hipnotizma tarafından maskelenen özelliklerini görebilmesini sağlıyordu. Bunlar arasında aşırı-belirlenim ve baskılama fenomenleri, ve nedensel bir etken olarak eşeyselliğin önemi vardı. Çoklu-belirlenim (Aşırı-belirlenim). Hastalarının özgür çağrışımlarından Freud çok geçmeden belirtiler ve temellerinde yatan patojenik düşünceler arasındaki ilişkilerin genellikle yalın olmadıklarını öğrendi. Her bir tekil belirti için tek bir patojenik düşünce olması yerine, çok daha sık olmak üzere tekil bir belirti ile bağlı bütün bir duygu-yüklü sahneler dizisi bulunuyordu. Örneğin, kadın hastalarından biri ellerinin histerik seğirmesinden yakınıyordu. Çözümleme bu belirti ile birleşmiş olan üç patojenik düşünceyi açığa çıkardı: piyano çalarken kötü bir biçimde korkutulma, bir öğrenciyken ellerine vurularak cezalandırılma, ve sevilmeyen bir amcanın sırtına masaj yapmaya zorlanma anıları. Daha önceden unutulmuş bu anıların her biri anımsanırken belirtinin yeğinliğinde belli bir azalma oldu. Freud’un bu fenomen için terimi ‘‘çoklu-belirlenim’’ idi, çünkü belirti tek bir patojenik düşünce tarafından değil ama bunlardan birçoğu tarafından aşırı-belirlenmişti. Freud aşırı-belirlenmiş belirtinin uygun olarak tümü de ellerle ilgili üç patojenik düşünceyi simgelediğine dikkat etti. Belirtilerin çoğunun birçok değişik patojenik düşünce tarafından eşzamanlı olarak aşırı-belirlenmiş olduklarını ve bu düşünceleri simgelediklerini buldu. Baskı. Çoklu-belirlenimin bulunuşundan daha da önemlisi Freud’un bilinçsiz patojenik düşüncelerin yalnızca yaşantıların önemsiz ayrıntılarının unutulmaları anlamında ‘‘unutulmuş’’ olmadıklarını anlamasıydı. Patolojik düşüncelerin hastaları tarafından etkin olarak ve isteyerek—ama belki de bilincinde olmaksızın—bastırıldıklarını buldu. Patojenik düşünceler hastaların anımsamayı istememelerini olmaktan çok bunu yapamamalarını ilgilendiriyordu. Freud’u bu vargıya götüren kanıtlar değişik doğadaydılar, ama imlemlerinde yanılmak olanaksızdı: hastalar sık sık özgür çağrışım sürecine ve patojenik düşüncelerin açığa çıkarılmasına direnç gösteriyorlardı. Direncin en açık örnekleri tam da sağaltımın en pürüzsüz gidiyor göründüğü noktalarda oluyordu. Hasta özgür çağrışıma giriyor ve Freud güvenle önemli patojenik gerecin anımsanmak üzere olduğunu seziyordu. Hasta birdenbire duruyor ve kafasının birden boşaldığını söylüyor ya da etkili olarak çağrışımlar zincirini sonlandırmaya yarayan bir başka davranışa geçiyordu. Açıkça görülür endişe ve utanma belirtileriyle tam o kıpıda düşündüğü şeyin sözü edilemeyecek denli gülünç ya da paylaşılmayacak denli kişisel olduğunu söyleyebiliyordu. Direncin bir başka sık görülen örneği de öznenin birden Freud’un kendisine dönmesi, belki de onun tıbbi yetkilerini ya da tuhaf sağaltım uygulayımının yararlılığını sorgulamaya başlamasıydı. Kısaca, hastalar patojenik düşüncelerinin açığa çıkmasından kaçınmak için çeşitli yollara başvuruyorlardı. Bu kaçınmanın ya da baskılamanın böylece güdülenmiş bir durum olduğu ortaya çıktı, çünkü baskılamayı koruyan davranış özgür çağrışımlar patojenik düşüncelerin çok yakınlarına geldikleri zaman kendiliğinden ortaya çıkma eğilimini gösteriyordu. Freud ayrıca direncin çoğunun kendiliğinden olduğu gibi bilinçsiz olarak da göründüğünü saptadı; hastalar sık sık sorundan kaçındıklarını anlamıyorlardı. Freud’un bilinçsiz direnci buluşu ona oldukça önemli
bir ders öğretti, çünkü hastalarının hastalıklarına karşı gerçek tutumlarının
yalın olmaktan uzak olduğunu belirtiyordu. Bir yandan, belirtilerinden
somut bir rahatsızlık ve sıkıntı çekiyorlar ve gerçekten onlardan
kurtulmayı istiyorlardı. Sağaltım isteme davranışının kendisi buna
bir kanıttı. Bununla birlikte, öte yandan dirençleri sağaltımın ilerlemesini
zayıflatma eğilimindeydi. Sanki her bir hastanın bilinçli bir yanı
iyileştirilmeyi çok isterken, öteki bilinçsiz yanı ise başarılı bir
iyileşmede karşılaşılacak acının taşınamayacak denli ağır olacağı
korkusuyla sağaltıma direniyordu. Bu Freud’un insan davranışını belirlemede
çatışmanın önemini gördüğü ilk durumlardan biriydi: o noktada
bir bireyin değişik yanları karşılıklı olarak dışlayıcı hedefler için
yaygara koparıyorlardı. Kuramlarını tam olarak geliştirdiği zaman,
Freud çatışmanın yalnızca histerik evrilme belirtilerinden çok daha
fazlasını belirlediğini gördü. Eşeysellik. Freud dirençle savaşmada deneyimini arttırırken, onun niçin varolduğu ve gerçekte neye karşı yöneltilmiş olduğu konusunda daha açık bir anlayış kazanmaya başladı. Sonunda birçok hastanın, direncin çoğu daha şimdiden yenildikten sonra, isteksizce eşeysel bir doğada olan çağrışımlar üretmeye başladıklarını buldu. Çocuklukta yaşanan eşeysel deneyimlerin ve çoğunlukla ebeveynler ya da başka yakın akrabalar tarafından eşeysel kötüye-kullanımların anıları özellikle sıktı. Örneğin el seğirmesi olan hasta sonunda sırtını ovmaya zorlandığı amcanın daha sonra ona eşeysel olarak saldırıda bulunduğunu açıkladı. Freud yavaş yavaş hastalarının tümünün eşeysel doğalı patojenik düşünceler taşıdıkları ve bunların histerik belirtilerin en derin ve en önemli nedenleri oldukları vargısına ulaştı. Bu eşeysel düşünceler baskılanmış kaldıkları sürece, hasta her zaman en azından gizil olarak histerik kalıyordu. Düşünceleri bilince çıkarmayı başaramayan herhangi bir sağaltım en iyisinden eksik olmaya yazgılanmıştı. İlkin Freud—daha sonra iyi olgunlaşmamış bir vargı olarak ortaya çıkacağı gibi—bu düşünceleri tüm histeriklerin çocukken eşeysel kötüye-kullanım durumlarında kalmış olduklarını ileri süren bir ayarıltma kuramının içersine aldı. Olayın anısının baskılanmasına yol açacak denli acılı ve utandırıcı olması gerekiyordu. Sonra, yaşamın ileri evrelerinde, normal olarak anıyı bilince çıkartacak olaylar baskılanma nedeniyle bunu yapamıyorlar, ve hasta anı yerine bir belirtiyi yaşıyordu. Böylece el seğirmesi olan hasta amcasıyla ne zaman karşılaşacak olsa belirtisinde bir yeğinleşme duyuyordu. Çocukluk ayartılmasını anımsamak yerine simgesel bir fiziksel acıyı yaşıyordu. Ayartılma kuramına göre, belirti eşeysel bir patojenik düşüncenin bilinçli olarak kabul edilmesine karşı bir savunma idi. Belirtiler bilinçte iki kötülükten küçüğü olarak, nahoş olsalar da bastırılan düşüncelerin kendileri için daha az endişe yaratıcı eşdeğerler olarak görünüyordu. Savunma işlevi belirtileri hastalar için değerli kılıyor, ve sağaltımda direncin bulunuşunu açıklıyordu. Freud böylece histeriyi savunma sinircesi olarak görmeye başladı. Freud histeri üzerine ayartılma kuramını yayımladığı
zaman usa öylesine aykırı göründü ki, tıp çevrelerinde alayla karşılandı.
Meslektaşları onu dışladılar ve ona hasta göndermeyi durdurdular.
Daha da kötüsü, Freud’un kendisi yavaş yavaş kuramın belli yanları
konusunda kuşkular duymaya başladı. Hastalarının çocukluk eşeysel
yaralanmalarını bildirmedeki tutarlılıklarına ve o olayların gerçekliklerine
inanmadaki içtenliklerine karşın, sık sık öyküleri bütünüyle doğru
gibi gelmiyordu. Zaman zaman Freud ayartıcı oldukları öne sürülen
akrabalarla kişisel olarak tanışıyor ve hiçbir zaman böyle birşey
yapmış olamayacaklarından emin oluyordu. Bundan başka, eğer doğruysa
kuram genel nüfus içinde ebeveynler arasında usauygun bir yolda beklenebileceğinden
çok daha yüksek bir sapıklık oranını belirtiyordu. Kısaca, o zaman,
Freud hastaları tarafından üretilen eşeysel kötüye-kullanılma ‘‘anılarının’’
hiç de gerçek anılar olmadıklarından kuşkulanmaya başladı. Ama, eğer anılar değillerse, neydiler? Bu soru Freud’un
yakasını aylarca bırakmayacaktı. Bütün histeri kuramının yararsız
olduğuna inanamıyordu. Sağaltımı o sıralar eldeki en etkili sağaltım
yoluydu ve henüz belirtileri belli bir tipteki patojenik düşüncelere
karşı savunmalar olarak görmek anlamlı geliyordu, üstelik bunlar gerçek
anılar olmasalar bile. Dahası, eşeyselliğin herhangi bir yolda önemli
olmuş olması gerekiyordu, yoksa niçin çok sayıda hasta özgür çağrışımlarında
o çocukluk ayartılma sahnelerini anlatsınlardı? Ayartılma kuramının
kimi ayrıntılarda yanlış olduğu açıktı, ve gene de başkalarında doğruydu.
Freud sonunda kuramın hangi yanlarının geçerli olduğunu çıkardığı
zaman, bu büyük ölçüde 1890’ların ortalarında girişmiş olduğu bir
dizi yeni araştırmanın sonucu oldu—düşlerin anlam ve doğaları üzerine
araştırmaların.
|
||
|
Düşlerin Yorumu
Freud’un düşleri araştırma konusuna ilgi duymaya nasıl başladığını tam olarak bilmiyoruz. Öğretmenlerinden kimileri düşler ve ansal hastalıklar arasındaki benzerlikler konusunda kurgular geliştirmişlerdi, ve hastaları arada bir özgür çağrışımlarının gidişi içinde düşlerini betimliyorlardı. Freud’un kendisinin sık sık düşlerini anımsadığı bilinir. Her ne olursa olsun, koşulların belli bir bileşimi sonunda Freud’u düşleri özgür çağrışıma konu yapmaya götürdü. Bunu yaptığı zaman, düşlerin de tıpkı histerik belirtiler durumunda olduğu gibi çözümlenebilecek ve yorumlanabilecek olduklarını ve kavranabilir bir anlamları olduğunu buldu. Açık ve Gizli İçerik. Freud düşlerin, bir kez özgür çağrışıma bırakıldıkları zaman, belirgin bir ayrım gösteren iki içerik düzeyi gösterdiklerini buldu. Bir yanda, düş gören tarafından yaşandığı ve anımsandığı biçimiyle bilinçli düşün kendisi vardı. Bu birincil olarak görsel bir sanrı deneyimiydi ve sıklıkla parça parça ve zamansal olarak kopuk kopuktu, düşlemsel ya da tuhaf imgeler kapsıyordu. Freud bunu açık içerik olarak belirtti. Açık içerik hiç kuşkusuz düş deneyiminin en doğrudan ve açık yanıydı. Açık içerik genellikle anlaşılmaz olsa da, eğer özgür çağrışıma alınacak
olursa, Freud düş görenin yaşam deneyiminin terimlerinde anlamlı olan
bir düşünceler dizisinin kaçınılmaz olarak doğduğunu gördü. Açık içerik,
bir histerik belirti gibi, kendi başına açıklanamaz ve gizemliydi; ama
gene de bir çağrışım zinciri tarafından çok büyük kişisel imlemleri olan
düşüncelere bağlanıyordu. Özgür çağrışımlar tarafından ortaya serilen
düşünceler açık içeriğin anlam kazanmasını sağladıkları için, Freud bunların
ikinci bir düş içeriği düzeyi oluşturduklarının düşünülmesi gerektiği
vargısına ulaştı ve buna gizli içerik adını verdi. Freud düşlerin açık ve gizli içerikleri arasındaki ilişkiler üzerine
düşünürken, bu ilişkilerin histerik belirtiler ile bunların patojenik
düşünceleri arasındaki ilişkilere ne denli benzer olduklarını buldu. Direnç
gizli içeriğin ortaya çıkarılmasını engelliyordu, tıpkı patojenik düşüncelerin
tanınmasını engellediği gibi. Birbiri ardına düşlerde, üstelik histerik
olmayan bireylerin düşlerinde bile, özgür çağrışım dirençle karşılanan
tabulaşmış ve endişe-yaratıcı düşüncelere götürüyordu. Tıpkı histerik
hastaların sağaltımında olduğu gibi, direncin üstesinden gelmek için çaba
gösterilmesi gerekiyordu. Bu direnme eğiliminin bir örneği Freud’un kendi düşlerinden birini çözümlemesi
tarafından verildi. Açık içerik Freud’un bir hastasına bir meslekdaşı
tarafından propil enjekte edilmesini (bütünüyle saçma bir tıbbi işlem)
kapsayan bir bölümü içeriyordu. Enjeksiyonun arkasından Freud çok açık
olarak trimetilaminin kimyasal formülünü oluşturan harf ve sayıları
sanrıladı. Bu anlamsız açık içerikle ilgili özgür çağrışım üzerine, Freud
en azından saçma enjeksiyonu yapanın kendisi olmadığı sonucunu
çıkardı. Öyleyse olayın herhangi bir kötü sonucu için suçlanacak olan
meslekdaşı olacaktı. Bu daha sonra en iyi dostunun gerçek yaşamda düşteki
hastaya sorumsuz bir cerrahi işlem uyguladığı yolundaki tatsız bir anıya
götürdü. Yasal olarak Freud’un sorumluluğu altında olan hasta sonuçta
neredeyse ölecekti. Böylece gizli içerik en iyi arkadaşına karşı Freud’un
bilinçli olarak kabul etmeye isteksiz olduğu kınamaları içeriyordu. Freud’un
trimetilaminin sanrısal formülü üzerine çağrışımları, trimetilaminin
eşeysel karşılıklarla ilgili bir örgensel kimyasal töz olabileceğini,
ve hastasının hastalığının eşeysel bir doğada olduğunu düşündüğü zaman,
bir başka tabulu konuda doruğa ulaştılar. Eşeysellik böylece düşlerde
de tıpkı histeride olduğu gibi kendini gösteriyordu. Freud’un bu düş parçasını ve bunun gibi birçok başkalarını yorumlaması
onu düşleri zorunlu olarak ortaya çıkaran ayrı bir ansal sürecin olduğu
varsayımına götürdü. Bu süreci düş çalışması olarak adlandırdı
ve bunun yerdeğiştirme, yoğunlaştırma ve somut sunuluş olarak
üç ayrı bileşenden oluştuğunu ileri sürdü. Düş Çalışması. Özgür çağrışım bir düşün açık içeriğinin, tıpkı
histerik bir belirti gibi, kendilerinde rahatsız edici ya da endişe-yaratıcı
düşünceleri göreli olarak ‘‘güvenlikli’’ bir yolda simgeleştirme
olarak düşünülebileceğini ortaya serdi. Freud’un bu simgesel süreci belirtmek
için kullandığı uygulayımsal terim yerdeğiştirme idi ve normal
olarak bilinçsiz, tabulu düşünceyi etkinleştirmek için kullanılacak olan
erkenin o düşüncenin yerine bilince gelen ilgili ama duygusal olarak daha
yüksüz bir düşünceye ‘‘yerdeğiştirmesini’’ anlatıyordu. Yerdeğiştirme
bir savunma amacına hizmet ediyordu ve belirtinin olduğu gibi düş oluşumunun
da temelinde yatan anahtar bir dinamik ilkeydi. Düşler ve histeri arasındaki bir başka benzerlik de açık düş imgelerinin
(manifest dream images) de tıpkı histerik belirtiler gibi sık sık
birçok gizli düş düşüncesi (latent dream thoughts) tarafından aşırı-belirlenmiş
olmaları olgusunda yatıyordu. Böylece Freud’un düşünün trimetilamin
ile ilgili çağrışımları yalnızca eşeysellik kimyasını değil, ama ayrıca
propil enjeksiyonuyla ilgili çağrışımlara karışmış olan o aynı en iyi
arkadaşla o konu üzerinde bir konuşma yapmış olduğu anısını da içeriyordu.
‘‘Trimetilamin’’ iki ayrı gizli düşünce zinciri ile yakından bağlı olması
anlamında aşırı-belirlenmişti—biri arkadaşı konusunda çatışan duygularıyla,
öteki ise eşeysel düşüncelerle ilgili olmak üzere. Düş çözümlemesi durumunda,
Freud yoğunlaşma sözcüğünü bu tür aşırı-belirlenimi betimlemek
için kullandı. Terim tarafından imlenen düşünce birçok ayrı gizli düş
düşüncesinin tek bir açık imgeye ‘‘yoğunlaşabilecekleri’’dir. Açık ve gizli içerik arasındaki ilişkinin bir üçüncü ırasalı ayrıca histerik
belirti oluşumunu da anımsatıyordu. Her iki durumda da başlangıçta bir
düşünce olan şey—bir patojenik düşünce ya da bir gizli düşünce—aşırı
somut bir yolda anlatılıyordu. Histeride düşünce fiziksel bir rahatsızlığa
dönüyor, bir düşte ise somut duyusal bir imgeye çevriliyordu. Her iki
durumda da, başlangıçta bir soyutlama düzeyinde olan bir düşünce somut
sunuluş durumuna geliyordu. Birincil ve İkincil Süreçler. Freud’un çözümlemeleri açıkça hem
belirtilerin hem de açık düşlerin üç tür temel dönüşüm sürecinden—yerdeğiştirme,
aşırı-belirlenim/yoğunlaşma ve somut sunuluş—geçmiş duygusal olarak yüklü
düşüncelerin en son sonuçları olduklarını imliyordu. Bu süreçlere ilişkin
ilginç bir nokta tümünün de normal olarak mantıksal ve olgun ansal işlev
görmeyle birlikte bulunan anlıksal niteliklere karşı işlemeleriydi. Çevre
ile etkili olarak ve mantıksal olarak başa çıkabilmek için, anıştırmalı
olmaktan çok belirtik kavramlarda düşünmek, artı anlamlardan daha çok
tam olarak sınırlanmış kavramlar kullanmak, ve düşünceler oluşturmada
somut tikellerden soyut genellemelere ilerlemek zorunludur. Böylece, Freud
biri düş ve belirti oluşumu ile, öteki ise ussal düşünce ile ilgili olmak
üzere taban tabana zıt iki ansal etkinlik kipi olduğunu buldu. Ussal düşünce
çocuklukta bulunmadığı ama ancak yıllar süren anlıksal deneyim ve eğitimin
sonunda kazanıldığı için, Freud buna ikincil süreç adını verdi.
Birincisi daha ilkel, usdışı düşünce kipi olarak göründüğü için, Freud
bunun bir çocuğun ansal etkinliğinin ırasalı olabileceğini düşündü ve
birincil süreç olarak adlandırdı. Düşler ve histerik belirtiler
olgun, ikincil süreç düşünmesinin birincil süreçten yana terkedildiği
durumlar olarak görünmeye başladılar—bir durum ki daha erken, daha ilkel
düşünme kiplerine gerilemenin yer almasıyla nitelenir.
Freud’un birincil ve ikincil süreçleri kavramsallaştırması onu zamanının
akademik ruhbilimcilerinden belirgin olarak uzaklaştırdı. Bu ruhbilimciler
araştırmalarını algı, bellek, yargı ve öğrenme gibi tümü de bilinçli
ve Freud’un ikincil sürecinin yanları olan fenomenlere sınırlama eğilimindeydiler.
Aslında, ruhbilim zamanın önde gelen akademisyenleri tarafından ‘‘bilinçli
yaşantının bilimi’’ olarak tanımlanıyordu. Freud’un ansal işlev görme
kuramı bu bilinçli, ikincil süreç etkinliklerinin ötesine genişleyerek
bilinçsiz birincil süreci içerdiği için, kendi kuramından ruhbilim olmaktan
çok metapsikoloji ya da ruhbilim-ötesi olarak söz etti. Freud’un metapsikolojik araştırmaları düşlerin birincil süreç düzenekleri
olarak açıklanabilir ve histerik belirtilere oldukça andırımlı olduklarını
buluşu tarafından büyük ölçüde kolaylaştırıldı. Düşler belirtilerden çok
daha sıktılar, ve çözümleme için çok daha kolay erişilebilirdiler—özellikle
Freud’un kendisi bol bol düş gördüğü için. Düşlerin incelenmesi öylesine
değerliydi ki, Freud onu ‘‘bilinçaltına giden görkemli yol’’ olarak adlandırdı.
Sağladığı buluşlar arasında ayartılma kuramı ikileminin çözümlerine ipucu
da vardı. Dileğin Yerine Gelmesi Önsavı. 1895 yazında Freud tüm düşler
dileklerin yerine getirilmesini temsil ederler biçimindeki çarpıcı
varsayımı geliştirdi. Bu düşünceye tam olarak nasıl ulaştığı açık değildir.
Hiç kuşkusuz kendiliğinden-açık bir gerçeklik olmaktan uzaktır, çünkü
birçok düş yüzeyde dilek-gerçekleşmesi olmaktan başka herşey olarak görünür.
Gene de, 1900’de başyapıtlarından biri olan Düşlerin Yorumu yayımlandığı
zaman, Freud çok yüksek bir sayıda düşü baştan sona çözümlemişti ve hiçbir
zaman gizli içeriğinin bir dilek-gerçekleşmesi kapsadığı gösterilemeyecek
tek bir düşle bile karşılaşmamış olduğunu bildiriyordu. Freud’un Düşlerin Yorumu’nda betimlediği düşlerin kimileri ona
kuramı konusunda kuşkucu olan insanlar tarafından bunun geçersizliğini
göstermek amacıyla sunulmuşlardı. Örneğin, en iyi konuk ağırlayıcılardan
biri olmaktan gurur duyan bir kadın düşünde evde yemek olmadığı için bir
ziyafet vermesinin engellendiğini gördü. Açık düşte büyük bir düşkırıklığına
uğradığını duyumsadı, ve uyanması üzerine düşün bir dilek-gerçekleşmesi
olarak nasıl yorumlanabileceğini anlayamadı. Ama özgür çağrışım bir dizi
ilginç olguyu ortaya çıkardı. Kadın yakınlarda evlenmişti ve kocasının
başka kadınlara ilgisini çok kıskanıyordu. Kocasının iş yerine sık sık
uğrayan bir kadından özellikle kaygılıydı. Bununla birlikte, kocası kendi
beğenisi için çok zayıf olan bu kadının gerçekten çekici olmadığını belirttiği
zaman yeniden rahatlamıştı. Düşten önceki gün, Freud’un hastası gizil
rakibesi ile karşılaşmıştı. Kadın bir kompliman olarak yakınlarda yemeğe
davet edileceğini umduğunu belirtmişti; düş gören her zaman öyle güzel
yemekler sunuyordu ki, tıka basa yemenin önüne geçemeyecekti. Düşün gizli
içeriği şimdi öteki kadının zayıf, tehdit edici olmayan bir durumda kalması
dileği olarak açıkça ortaya çıkıyordu. Bir başka görünürde doğrulayıcı olmayan düşte bir kadın hasta çok sevdiği
genç yeğeninin öldüğünü gördü. Bu hiç kuşkusuz bir dilek-gerçekleşmesinin
tam karşıtı olarak görünüyordu. Düşle ilgili çağrışımları yeğeninin yine
çok sevdiği ve gerçekten de kısa bir süre önce ölmüş olan ağabeyinin cenazesinin
anılarını içeriyordu. Cenazeye katılan tüm başkalarını aralarında onu
reddetmiş olan ama ona henüz çekici gelen eski bir sevgili de olmak üzere
açıkça anımsıyordu. Cenaze töreni onu son gördüğü zamandı. Böylece düşteki
cenaze töreni onu yine görmesine olanak verebilecek varsayımsal durum
olarak yorumlanabilir oluyordu. Çok nahoş açık içerik tarafından dolaylı
olarak anlatılan dilek ortadaydı. Düşlerin altında yatan en önemli gizli düşüncelerin dilekler olduklarını
bulduktan sonra, Freud şu vargıya ulaştı: düşler ve histerik belirtiler
özsel yapısal niteliklerinde birbirlerine çarpıcı bir biçimde benzerdiler.
Her ikisi de anıştırma yoluyla endişe-yaratıcı bilinçsiz düşünceleri simgeliyor,
her ikisi de tekil imgeler ya da belirtiler aracılığıyla eşzamanlı olarak
birçok bilinçsiz düşünceyi temsil ediyor, her ikisi de düşüncelere somut
sunuluşlar sağlıyor, ve her ikisi de bilinçsiz ve istemsiz olarak yaratılıyordu.
Biricik büyük ayrım kabul edilen nedenlerinde yatıyordu: düşlerin gizli
dilekler tarafından, histerik belirtilerin ise yaralayıcı eşeysel
anılar tarafından yaratıldıkları kabul edildi. Ama tam olarak bu noktadaydı ki ayartılma kuramı açıkça yanlıştı! Freud’un
hastaları tarafından öylesine benzer bir yolda ‘‘anımsanan’’ çocukluk
eşeysel yaralanmaları gerçekte hiçbir zaman olmamışlardı. Freud’un sorununa
bir çözüm olanağı o zaman şurada yatıyordu: düşler ve belirtiler başka
noktalarda öylesine benzerken, niçin kökenlerinde de benzer görülmesinler?
Histerik hastalar tarafından anımsanan ayartılma sahneleri o zaman edimsel
anılar olarak değil ama eşeysel bir doğadaki dileklerin yansımaları
olarak görülebilirlerdi. Dilekler hastaların uygar ve bilinçli olarak
benimsenmiş değerlerinin tümüne karşı işliyor, ve böylece baskılanmaları
gerekiyordu. Ama gene de olgusaldılar, ve histerinin birincil süreç düzenekleri
yoluyla en azından bölümsel ve simgesel anlatım istiyorlardı. Histerinin nedeninin bu yeni formülasyonu ile, Freud ‘‘olgusallığın’’
doğasını yeniden kavramsallaştırmaya zorlandı. Birincil süreç fenomenlerine
ilişkin araştırmalarının daha başından görüngü ve olgusallık arasındaki
paradoksal ilişki ile yüz yüze kalmıştı. Histerik belirtilerin hiçbir
nesnel nedenleri yoktu, ve gene de kurbanları için öznel olarak bütünüyle
olgusaldılar. Düşler açıkça dışsal olgusallıktan yoksundular, ve gene
de uyanıklıktaki olgusal yaşantılar denli diri ve inandırıcıydılar. Şimdi
Freud hastalarının olgusal anılar gibi görünen ve kendileri tarafından
bile olgusal anılar olarak alınan patojenik düşüncelerinin olgusal olayların
doğru birer yeniden-kuruluşları olmaktan çok örtük dilekler olduklarını
anlıyordu. Bu düşüncelerden Freud insan ruhunun salt dışsal bir olgusallıktan çok
daha ötesine karşılık verdiği sonucunu çıkardı. Belli koşullar altında,
ruh dileklere sanki bunlar nesnel olarak olgusalmış gibi karşılık verir,
ve nesnel ‘‘olgusallığın’’ tüm özelliklerini taşıyan düşler ya da belirtiler
gibi ansal olaylar üretir. Gündelik uyanık yaşamda bile, dilekler olgusal
olarak yaşananı etkilerler. Soğuk bir kış günü aynı kent yolunda yürüyen
iki insanı düşünelim. Biri çok aç, öteki ise çok üşümüş olsun. Bu iki
insan, özdeş ‘‘nesnel’’ çevre ile karşılaşınca, onu çok değişik yollarda
yaşarlar. Aç olan dikkatini çevrenin yemek sunabilecek yanları üzerinde
yoğunlaştıracaktır—bir lokanta ya da belki de bir mezeci dükkanı üzerinde.
Üşüyen ise dikkatini dahaçok sığınak olabilecek bir yere, belki de bir
yeraltı geçidine ya da boş bir taksiye çevirecektir. Böylece çevrenin
öznel algılanışı onun nesnel özellikleri tarafından olduğu gibi gereksinim
ve dilekler tarafından da belirlenir. Freud tüm ansal yaşantıların dileklerin ve dışsal olgusallığın belli
bir bileşiminden oluşmuş olduğu vargısını çıkardı. Değişik durumlarda,
iki bileşenin göreli oranları değişebilir. Kimi zaman, söz gelimi kızgın
bir ayı tarafından kovalanırken olduğu gibi, olgusallık bileşeni büyük
ölçüde üstündür ve erkenin tümü onunla başa çıkmaya ayrılır. Bununla birlikte,
başka durumlarda dilek bileşeni öyle bir düzeyde başatlık kurabilir ki,
dilek yanlışlıkla nesnel olgusallık yerine alınabilir ve bir birincil
süreç fenomeni yer alabilir. Freud’un terimlerinde, dilek ve dışsal olgusallık
her birey için zamandaki her kıpıda gerçek davranış güdüleyicisi olan
bir ruhsal olgusallık oluşturmak üzere bileşirler. Bir başkasının
davranışını anlamak için o kişinin ruhsal olgusallığını dikkate almak
gerekir. Bir kez daha Freud çatışmanın insan davranışındaki önemini görmüştü:
tıpkı sağaltımın gidişinin direnç ile iyileşme için bilinçli istek arasındaki
çarpışma tarafından belirlenmesi gibi, bir bireyin ruhsal olgusallığının
da dilek-yönelimli ve olgusallık-yönelimli etmenler arasındaki çatışma
tarafından belirlendiğini buldu.
|
||
|
Freud’un Öz-Çözümlemesi
Kendi histeri kuramıyla ilgili güçlükleri çözdükten sonra, Freud insan güdülenişinin doğası üzerine güç bir düşünme sürecine girmek zorunda kaldı. Hastalarının—ki çoğu görünürde saygın ve ahlaksal olarak erdemli insanlardı—gizlice ve bilinçsizce genel olarak toplumda kolay kolay kabul edilemeyecek eşeysel düşlemler ve dilekler taşıdıkları yolunda kanıtlar ortaya çıkarmıştı. Dahası, bu dilekler eşeyselliğe yönelik bir çocukluk ilgisini belirtecek denli gerilerden geliyor gibi görünüyorlardı. Daha önceleri, Freud insanlarda eşeysel içgüdünün erginliğe dek normal olarak uykuda olduğu yolundaki genel ondokuzuncu yüzyıl inancını paylaşıyordu. Böylece başlangıçtaki önsavının nasıl olmuş olması gerektiği çıkarılabilir: histerikler anormal ölçüde erken gelişmiş bir eşeysellikten acı çeken, çocuklukta güçlü eşeysel dürtüler yaşamış ve bunun sonucunda yetişkinlikte histeriye başkalarından daha büyük bir yatkınlık kazanmış olan bireyler olmalıydılar. O zaman histerideki gerçek nedensel etmen eşeysel dizgenin fizyolojik temelli bir sapması olarak görülebilirdi. Kısa bir süre içinde böyle bir önsavın ne denli çekici görünse de desteklenebilir
olmadığını anladı. Bunu reddetmesinin doğrudan nedeni büyük ölçüde kişisel
ve acılı bir nedendi. 1896’dan 1898’e dek Freud kendini baştan
sona bir çözümlemeden geçirdi, düşlemlerini, düşlerini ve açık davranışlarını
özgür çağrışımlarına konu yaptı. Bu öz-çözümlemenin bir sonucu olarak,
Freud kendisinin de, tıpkı histerik hastaları gibi, çocukluktan başlayan
bilinçli olarak kabul edilemez eşeysel dilekler altında olduğu vargısına
ulaştı. Öz-çözümleme 1896 sonbaharında babasının ölümünden kısa bir süre sonra
başladı. Yaşlı ve hasta babasının ölümü beklenmedik olmamışsa da, Freud
olay tarafından beklediğinden çok daha fazla sarsıldığını gördü. Bir arkadaşına
‘‘sanki köklerinden kopmuş’’3 olduğunu duyduğunu yazdı ve daha
sonra bir babanın ölümünün ‘‘bir insanın yaşamındaki en önemli olay, en
acılı yitiş’’4 olduğunu belirtecekti. Babasının ölümünün ardından
aylar geçtikten sonra bile Freud endişe ve çöküntüden kurtulamadı, yeniden
çalışma yeteneğine kavuşamadı. Belirtilerinin ağırlığı sonunda onu kendisini
bir hasta olarak görmeye götürdü ve belirtilerini ve düşlerini özgür çağrışım
altına alarak kendi öz-çözümlemesine girişti. Çağrışımlar çok rahatsız
ediciydiler. Bir çocukluk düşünün yorumu Freud’un öz-çözümlemesinin önemli bir bölümünü
oluşturdu. Düşün anısı her zaman diri kalmıştı, ve zaman zaman belli parçaları
yetişkinlik düşlerinde geri döndüler. Çocukluk düşünü şöyle betimliyordu:
‘‘Bütün yüzüne yayılan tuhaf denebilecek denli barışçıl, uykulu bir anlatımla
sevgili annemi gördüm, kuş gagalı iki (ya da üç) insan tarafından odaya
taşındı ve yatağın üzerine yatırıldı.’’5 Bunun oldukça yoğunlaşmış
açık bir düş imgesi olduğu ortaya çıktı, çünkü özgür çağrışım imlemli
bir gizli düşünceler karışımı üretmişti. İlkin, düşün ölümle ilgili olduğu
açıktı. Gagalı şekiller Freud’un aile İncil’inde görmüş olduğu Mısır cenaze
tanrılarının kimi resimlerini anımsatıyordu. Daha öte çözümleme annesinin
yüzündeki tuhaf anlatımın gerçekten ona özgü olmadığını, ama ölümünden
kısa bir süre önce büyükbabasının yüzünde görmüş olduğu bir anlatımla
özdeş olduğunu ortaya serdi. Yatağa bırakılan şekil o zaman bileşik
şekil olarak sözü edilen bir tip yoğunlaşma idi ve bunda tek bir düş
karakteri iki ya da daha çok gerçek bireyin özelliklerini üstlenerek tümünü
de aynı zamanda simgeliyordu. Şekil hem annesini hem de ölmekte olan büyükbabasını
temsil ediyordu. Annesini ve ölmekte olan büyükbabasını bileştiren imgeden
ölmekte olan bir baba düşüncesine varmak için yalnızca kısa bir
çağrışım adımı yeterliydi, ve Freud düşte anlatılan önemli gizli dileklerden
birinin babasının ölümü için olduğunu kabul etmek zorunda kaldı. Bir şokla
bilinçli olarak sevdiği babasına karşı erken çocukluğa dek giden bir dönemde
bilinçsiz düşmanca dilekler barındırmış olması gerektiğini anladı. Nahoş düş yorumu burada durmadı. Daha öte çağrışım düşün açık eşeysel
anıştırmaları olduğunu da gösterdi. Freud eşeysel birleşme için Almanca
argo sözcüğün (vögeln) kuş (Vogel) sözcüğünden türemiş olduğunu
anımsadı. Dahası, argo terimi ilk kez Philip adında ondan biraz
büyük bir arkadaşından öğrenmişti, ve gagalı varlıkların imgelerinde imlenen
aile İncil’i Eski Ahit’in Philipson İncili olarak bilinen bir basımıydı.
En kötüsü daha gelmemişti: düş tarafından eşeysel bir dileğin anlatılmış
olması gerektiğine karar verdikten sonra, Freud çocukluk eşeysel dileğinin
nesnesinin annesi olmuş olması gerektiği vargısını kabul etmek zorunda
kaldı. Küçük bir çocukken yetişkin eşeyselliğinin doğasını ancak eksik
olarak anlamış olsa da, büyük bir tensel haz içerdiğini açıkça biliyordu.
Ayrıca annesini anlayabileceği eşeysel hazzın en istenebilir kaynağı olarak
görmüştü. Böylece, tam bir dürüstlükle, Freud annesine ilişkin gizli düş
düşüncelerini eşeysel doğada olarak sınıflandırmak zorunda kaldı. Ödipus Karmaşası. Freud’un çocukluk düş imgesi böylece itici ama
gene de derin olarak duyumsanan iki dileği temsil eden karışık bir yoğunlaşma
olarak ortaya çıktı: babanın ölmesi için dileği, ve annenin eşeysel bir
nesne olarak kullanılabilir olması için dileği. Ölüm ve eşeysellik kavramları
küçük bir çocuk için bir yetişkin için taşıdıklarıyla bütünüyle aynı anlamı
taşımıyorlardı, çünkü bir çocuk için ölümün birincil anlamı yalnızca birinin
yokluğu demekti, ve eşeysellik her tür tensel, fiziksel doyumu
içeriyordu. Buna karşın, Freud düşünde anlatılan duyguların yetişkin ölüm
ve eşeysellik kavramlarının açık ön habercileri olduğunu kabul etmek zorunda
kaldı. Freud’un öz-çözümlemesinin başka yanları bu duyguların çocuklukta varolmuş
oldukları yolundaki buluşunu doğruladı, ve dahası bunların birçok yanının
yetişkinlikte de sürdüklerini düşündürdü. Babasının ölümüne karşı tuhaf
tepkisinin bir bölümü ölümün uzun süreli bir çocukluk dileğinin gerçekleşmesi
olmasıyla açıklandı. Böyle bir dilek anlaşılacağı gibi kişiliğinin bilinçli
yanı tarafından kabul edilemez olarak görüldü. Bu yüzden ağır bir çatışma
gelişti ve sözü edilen belirtilerde sonuçlandı. Bu çocukluk dileklerinin ortaya çıkarılması Freud için çok acılı olmuş
olsa da, sonunda bunları duymuş olduğu için özellikle olağandışı ya da
sapık olmadığını gördü. Tersine, kendini dürüst olarak çözümlemeye bırakacak
herkesin benzer dileklerin izlerini ortaya çıkaracağını buldu.
Histerik hastalarının ‘‘ayartılma anıları’’ şimdi iç-zina dilekli düşlemler
olarak göründüler. Dahası, ‘‘normal’’ kişilerin düş ve davranışlarının
çözümlemeleri, ayrıca bir dizi ortak mit ve efsanenin irdelenişi, Freud’un
karşı-eşeyden ebeveyni eşeysel olarak elde etme ve aynı-eşeyden ebeveynden
(karşı-eşeyden ebeveynin duyguları için başlıca hasım) kurtulma isteğinin
çocukluk yaşantısının aşağı yukarı evrensel bir sonucu olduğuna inandırdı.
Büyük Yunan trajedisi Kral Ödipus bu çocukluk dileklerinin yerine
getirildiği bir durumu konu aldığı için (kahraman, Ödipus, bilmeden babasını
öldürür ve annesi ile evlenir), Freud bu evrensel dilekler öbeğini Ödipus
Karmaşası olarak adlandırdı. Daha öte araştırma Freud’un Ödipus dilek ve düşlemlerinin çocukluğun karşı çıkılabilecek biricik kalıntıları olmaktan uzak olduklarını gösterdi. Sık sık, ağzın ve anüsün bir yetişkinin bakış açısından ancak iğrenç ya da sapık olarak görülebilecek etkinliklerini ilgilendiren çağrışımlar doğuyordu. Freud bunların da çocukluktan gelen dilekleri temsil ettikleri vargısına ulaştı—dilekler ki kişiliğin bilinçli, yetişkin yanı tarafından dehşetle karşılanıyor, ama birincil süreç düzenekleri yoluyla anlatım kazanmak için bilinçsizce baskı yapmayı sürdürüyorlardı. Bu buluşların bir sonucu olarak Freud hem çocukluk hem de eşeysellik üzerine yeni ve devrimci bir görüşe götürüldü—bir görüş ki yürürlükteki törellik tini ile doğrudan karşıtlık içindeydi. |
||
|
Çocukluk Eşeyselliği Kuramı
Freud’un özgür çağrışımdan sağladığı kanıtlar bu görüşlerin her bakımdan
yanlış olduklarını imledi. Ödipus karmaşasının düşlemlerinin varoluşu
küçük bir çocuğun ansal yaşamının büyük bir bölümünün çok ilkel ve yabanıl
bir doğada olduğunu, eşeysel dürtülerin yanında saldırgan ve karşı-toplumsal
dürtüleri de kapsadığını düşündürdü. Dahası, çocuk eşeyselliği yalnızca
var olarak değil, ama eşeyselliğin ‘‘normal’’ yetişkin türünden çok daha
geniş bir türü olarak da görünüyor ve yetişkin bakış açısından büyük ölçüde
sapıkça görülen doyum tiplerini içeriyordu. Freud şaşırtıcı buluşlarını eşeysel içgüdünün bütünüyle yeni bir kavramsallaştırılması
ile açıkladı, bu içgüdünün doğumdan başlayarak oldukça bir güçlü bir biçimde
varolduğu önsavını getirdi. Bununla birlikte, yalnızca karşı eşeye yönelik
çok sınırlı bir doyum biçimine doğru oldukça tikelleşmiş bir itki olmaktan
uzak, gizil olarak çok çeşitli yollarda doyuma yetenekli genelleşmiş
bir çabaydı. Eşeyselliğin özü her tür bedensel, tensel haz için
genel bir istekti ve genital uyarılma bunların yalnızca bir biçimiydi. Freud yeni doğmuş bebeği çok-şekilli sapık (polymorphously
perverse) olarak betimledi; eş deyişle, bedenin sözcüğün tam anlamıyla
herhangi bir yerine yumuşak bir uyarıdan eşeysel (eş deyişle, tensel)
haz alma yeteneğindeydi. Erken gelişmenin gidişi içinde belli uyarı tipleri
başkalarından daha kolay ve daha sık olarak yer alır, böylece bedenin
belli bölümlerini ve belli uyarı tiplerini doyum için en önemli araçlar
olarak seçer. Bebek ve küçük çocuk için özellikle önemli olanlar oral
ve anal bölgelerdir, çünkü emme ve kaka yapma edimleri yoluyla her ikisi
de düzenli, yumuşak uyarı alırlar. Kısa bir süre sonra, çocuk bedeni üzerinde
daha büyük bir denetim geliştirdikçe, genitallerin uyarılmasından türetilen
haz öne çıkar. Bu fiziksel gelişim değişkenlerine ek olarak, toplumsal kaygıların
da eşeysel içgüdü üzerinde belli etkileri vardır. Birçok eşeysel doyum
türü çocuğun ebeveynleri tarafından büyük ölçüde uygunsuz görülür ve buna
göre çocuk tuvalet eğitimi gibi uygulamalar yoluyla ya da masturbasyon
için ceza tarafından kısıtlanır. Çocuk adım adım ancak göreli olarak az
sayıda doyuma izin verildiğini öğrenir. Tüm bu baskıların ve etkilerin
bir sonucu olarak, kökensel olarak ayrımlaşmamış eşeysel içgüdü giderek
artan bir oranda yönlendirilir, belirişlerinde katı kalıplar altına getirilir.
Erişkinlikte, genellikle oldukça tikelleşerek karşı eşeye yönelik genital
eşeysellik biçimine ulaşır. O zaman özgür çağrışımda açığa serildiği biçimiyle Ödipus düşlemleri
için ve çocuk eşeyselliğinin sapık belirişleri için açıklama burada yatıyordu.
Bunlar ‘‘saflık’’ içindeki eşeyselliğin, yetişkindeki en son biçimine
şekillenmeden önceki zamandan kalan eşeysel içgüdünün izleriydiler. Çocuklar
tabu eşeysel dürtüleri doğallıkla yaşar ve sergilerler, çünkü uygunsuz
olduklarını henüz öğrenmemişlerdir. Öğrendikleri zaman, ‘‘uygarlaşır’’
ve bilinçli olarak çocukluk eşeysel doyum araçlarını terkederler. Geleneksel
tablo böylece tam anlamıyla yanlıştı. Çocuklar dünyanın kötülükleri tarafından
eşeysel olarak yozlaştırılan suçsuz yaratıklar değildirler; tersine, ancak
olgunlaştıkça ve uygarlaştıkça denetlemeyi öğrendikleri dizginlenmemiş
ve ‘‘sapık’’ eğilimlerle doğarlar. Freud eşeysel gelişimin tipik sürecini kavramsallaştırırken, kaynaşmakta
olan çocuksu eşeysel dürtülerin yaklaşık beş yaşında bir doruğa ulaştıkları
vargısına ulaştı. Bu noktada karşı-eşeyden ebeveyn açıkça dürtülerin doyumu
için en istenen kişi olarak ve aynı-eşeyden ebeveyn ise doyum için yenilmesi
en güç hasım olarak tanınmıştır. Bu durum ebeveynlerden birine iye olma,
ve ötekindense kurtulma isteğini doğurur; böylece Ödipus karmaşası doğar.
Bununla birlikte, karmaşa çocuk için büyük bir iç çatışma getirir, çünkü
aynı-eşeyden ebeveyn yalnızca bir hasım olarak değil, ama ayrıca çok daha
güçlü bir birey olarak da görülür. Çocuk nasıl ebeveyne karşı olumsuz
dilekler taşıyorsa, ebeveynin de ona karşı olumsuz eğilimleri olabileceğinden
korkar. Ebeveyn böylesine güçlü olduğu için, çocuğun kafasında aralarındaki
herhangi bir kavgayı kimin kazanacağı konusunda hiçbir kuşku yoktur. Bu
yüzden Ödipal dileklerin kendileri çocuk tarafından tehlikeli olarak görülmeye
başlar, çünkü onu kazanmak için hiçbir umudu olmadığı bir kavgaya sürükleme
gözdağını verirler. Dilekleri dışsal olgusallığın zorlu istemleri ile
çatışma içine girmiştir. Bu çatışmanın çocuk açısından ulaşılabilir biricik çözümü Ödipal dilekleri
baskılamak, onları endişe yaratmak üzere hiçbir zaman kendilerini
gösteremeyecekleri bir yolda bir bilinçaltı duruma zorlamaktır. Çocukluk
eşeyselliğinin tüm kalıntıları, Ödipal dürtülerle bağlı oldukları için,
bilinçten yiterler. Çocuk şimdi Freud’un gizlilik dönemi dediği
evreye girer ve bu erginlikteki fiziksel olgunlaşma eşeysel itkiyi yeniden-uyandırıncaya
dek sürer. Gizlilik dönemi sırasında, çocuk eşeysel içgüdü tarafından
yaratılan saplantı ve endişelerden büyük ölçüde kurtulur, ve genellikle
okulda toplum tarafından dayatılan göreli olarak ‘‘yüksüz’’ öğrenme görevlerini
üstlenmeye en uygun yatkınlığı kazanır. |
||
|
Ruhçözümsel Ruhsağaltımı
Freud araştırmalarını düşler ve çocuğun ruhsal gelişimi gibi fenomenlere
genişletirken bile, geçimini bir ruhsağaltım uzmanı olarak kazanmayı sürdürdü.
Kuramsal çalışması gibi, sağaltımı da yıllar içinde önemli ölçüde değişim
ve gelişimden geçti. Özellikle eğitici bir olay 1900’ün sonlarında intihar gözdağının arkasından
ona babası tarafından getirilen ‘‘Dora’’ adındaki onsekiz yaşındaki bir
kadındı. Hafif histerik belirtiler gösteriyordu, ve diri anlama yetisinden
ötürü Freud’un sağaltımı için ideal bir aday olarak göründü. Özgür çağrışımı
kısa bir süre içinde benimsedi ve Freud’un çağrışımlarını çocuk eşeyselliğinin
terimlerinde yorumlayışını anlıyor göründü. Belirtileri daha birkaç oturumdan
sonra iyileşmeye başladı ve Freud bir dostuna güvenle ‘‘olay maymuncuk
kolleksiyonumla kolayca açıldı’’6 diye yazdı. Bununla birlikte,
iyimserliği erkendi, ve Dora çok geçmeden sağaltımı başarıyla tamamlanmadan
önce sonlandıracaktı. Daha sonra düşündüğü zaman Freud olayı çözümlemeyi
başarabildi, hastanın niçin öyle davrandığını ve genel sağaltıcı görevin
niçin böyle önceden düşündüğünden çok daha karışık olduğunu anlayabildi. Bu sefil durum Freud’un Dora’yı sağaltıma almasından önceki yaz kızın
ailesi ve Bay ve Bayan K.’ler bir dinlence evini paylaştıkları zaman bir
doruğa ulaştı. Bay K. doğrudan doğruya Dora’ya göl çevresinde bir yürüyüş
önerdi ve duygusal bir havada ‘‘Karım bana birşey vermiyor’’ diye yakındı.
Dora öfkeyle geri çekildi, ama büyüklerine birşey söylemedi. Daha sonraki
iki hafta boyunca her gece diri ve nahoş bir düş gördü. Sonra artık dinlence
evinde kalmayacağını, ama iş gezisinde babasına eşlik edeceğini bildirdi.
Yolda babasına Bay K. konusunu anlattığı zaman düşler sona erdi, ama histerik
belirtiler ortaya çıktı ve babası sonunda onu yardım için Freud’a getirinceye
dek kötüleşmeyi sürdürdüler. Dora çözümleme sağaltımına başladıktan kısa bir süre sonra, düş yinelemeye
başladı. Freud doğallıkla ondan düşü özgür çağrışıma bırakmasını istedi,
ve kızın akıcı ve kolay karşılıkları Freud’un olay konusunda öylesine
iyimser olmasının nedenleri arasındaydı. Düşün açık içeriği kısaydı: ‘‘Bir
ev yanıyordu. Babam yatağımın yanında duruyordu ve beni uyandırdı. Çabucak
giyindim. Annem durup mücevherlerini kurtarmak istedi; ama babam onun
mücevher kutusu uğruna kendisini ve iki çocuğunu yanmaya bırakamayacağını
söyleyip karşı çıktı. Aceleyle aşağı indik, ve dışarı çıkar çıkmaz uyandım.’’7 Dora’nın özgür çağrışımları karışık ve çatışan duygularla dolu bir gizli
içeriği ortaya serdi. Bay K. çağrışımlar yoluyla güçlü olarak mücevher
kutusu ile ve Dora’nın onun soluğunda duyduğu tütün kokusunu imleyen yangın
ile ilişkilendiriliyordu. Dora ayrıca dinlence evindeyken her zaman çabucak
giyindiğini anımsamıştı—düşte olduğu gibi—, çünkü yatağı açık bir salondaydı
ve Bay K.’nin onu yarı soyunuk bir durumda görmesinden korkuyordu. Yangın
Dora’nın bir genç kadın olarak doğallıkla duymaya başladığı eşeysel kıpırtıları
da temsil ediyordu. Genel olarak, o zaman, düş Bay K.’nin yarattığı korku
ve iğrenme duygularıyla birlikte bunlarla çatışan ve ona yönelik belli
bir çekim duygusunun düzeyini de anlatıyordu. Freud’un kuramıyla tutarlı olarak, ayrıca çocukluk eşeyselliğine
açık anıştırmalar da vardı. Ateş suyla ilgili çağrışımlara götürdü, ve
bu ise, başka eşeysel anıştırmalarla bileşim içinde, çocukluktaki altını
ıslatma ve masturbasyon anılarını getirdi. Dora babasının geceleri onu
uyandırıp altını ıslatmasını önlemek için banyoya götürdüğünü belirttiği
zaman, Freud düşün gerçek anlamını ve belirttiği dileği anladığından emin
olduğunu duydu. Yorumuna göre, düş Dora’nın Bay K. için sürmekte olan ve çatışma-yüklü
çekimini babası için erken, Ödipal çekiminin yerine geçirdi. Freud’un
anlatımıyla, ‘‘Dora onu bir yabancı için o anki duygusuna karşı koruması
için babasına yönelik bir çocukluk çekimini etkinleştiriyordu.’’8
Düş tarafından anlatılan dilek babasıyla kaçmak, onun güvenlik
verici dostluğu tarafından olgunlaşmakta olan eşeyselliğinin rahatsız
edici dürtülerinden korunmaktı. Gerçekte, kısa bir süre sonra onunla birlikte
iş gezisine çıktığı zaman bu dileği yerine getirdi. Anlamlı olarak, düş
o zaman sona erdi. Freud’un Dora’nın duygusal yaşamının bu açıklamasından doyum bulmak için
nedenleri vardı. Ama daha sonra düşün çözümlemesini gerektiği denli ileri
götürmeyi başaramadığını anladı. Çünkü yorum düşün niçin Dora’nın dinlence
evindeyken görüldüğünü açıklamışken, Freud ile çözümlemesinin ortasında
yeniden ortaya çıkışını açıklamıyordu. Bu soruya yanıt sağaltımın üçüncü
ayının sonuna doğru Dora birdenbire artık gelmeyeceğini bildirdiği zaman
açığa çıktı. Sağaltımı büyük ilerleme göstermesine karşın, tamamlanmış
olmaktan uzaktı. Freud başlangıçta Dora’nın birden ayrılmasından şaşırdı. Kısa bir sürede Dora’nın onu niyetleri konusunda uyardığını anladı, gerçi
iletisini yorumlamayı başaramamış olsa da. Düş sağaltımın ortasında Dora’nın
gerçek yaşamında artık önemli bir kişilik olmayan Bay K.’ye değil,
ama onun yerine Freud’un kendisine yönelik karışık duygularını
anlatmak için yinelemişti. Üzerine düşündüğünde, Freud Dora’nın özgür
çağrışımlarına Bay K. denli güçlü olarak karışmış olduğunu görebildi.
Kendisi de çok sigara içen biriydi ve hastalarının çağrışımlarını yüreklendirmek
için sık sık kullandığı anlatımlardan biri ‘‘Ateş olmayan yerden duman
çıkmaz’’ deyimiydi. Niyetleri Bay K.’ninkiler gibi onursuz değilken, Dora
ile onda kaçınılmaz olarak rahatsız edici dürtüler yaratmış olmaları gereken
eşeysel konular üzerinde açıkça konuşmuştu. Böylece düş bir kez daha Dora
için bir başka yaşlı yabancıyla duygusal ya da eşeysel olarak içine düştüğü
güçlükten duyduğu korkuyu ve babasının göreli güvenliğine sığınma dileğini
anlatmak için yararlıydı. Nasıl bu dileği ilk keresinde edimsel olarak
yerine getirmişse, bu kez de sağaltımdan çekilerek kaçıyordu. Aktarım. Dora ile bu deneyimden, ve daha az dramatik olsalar da
başka hastalarla benzer etkileşimlerden, Freud kendisi ve hastaları arasındaki
ilişki konusunda çok önemli bir ders çıkardı. Kaçınılmaz olarak, hastalarının
onun aktarım duyguları dediği şeyi sergilediklerini buldu; daha
açık bir deyişle, geçmiş yaşamlarından önemli insanların, kökensel olarak
sinircelerine neden olmuş duygularla ilgili insanların özellikleri olan
güdü ve yüklemleri onun üzerine aktarıyorlardı. Freud’un nesnel
olarak neye benzediğine bakılmaksızın, hastalarının düşlemleri onu içine
anne, baba ya da örneğin Bay K. gibi herhangi bir duygu-yüklü kişilik
olarak alan ruhsal bir olgusallık yaratıyordu. Freud aktarım fenomenlerinin sağaltım görevini büyük ölçüde karıştırdığını
anladı. Dora’nın durumunda olduğu gibi, pek kolayca direncin bir parçası
olabiliyorlardı. Freud’un ve hastalarının o sırada kendi aralarındaki
ilişkilere hastanın geçmiş patojenik yaşantılarının ortaya serilmesine
olduğu denli dikkat etmelerini zorunlu kıldılar. Bu buluşla, başlangıçtaki belirtiler Freud’a çok daha az önemli görünmeye
başladı. Bunların kendilerini aralarında düşler, aktarım ya da çeşitli
belirtiler de olmak üzere çok değişik yollarda anlatan temel duygusal
çatışmaların yalnızca göreli olarak yüzeysel bir belirişi olduklarını
anladı. Tekil bir belirtinin yitişi göreli olarak önemsizdi, çünkü belirti
bağımsız bir kendilik değildi. Onu yaratmış olan çatışma her zaman kendini
düşlerde ya da aktarım duygularında yeniden-anlatabilir ya da bütünüyle
yeni belirtilere neden olabilirdi. Bütün durum öylesine akışkandı ki,
herhangi bir kalıcı iyileşme umudu temeldeki bütün bir bilinçsiz düşünceler
karmaşasının çözümlenmesini gerektiriyordu. Freud şimdi gerçekten etkili sağaltımın kısa bir zamanda seyrek olarak
başarılabileceğine inanıyordu, çünkü temelde yatan tüm karmaşaların çözümlemesi
ayları ya da yılları gerektirecek gibiydi. Ayrıca bir çözümlemenin tam
olduğu konusunda karar vermek için en iyi ölçütün belirtilerin durumlarında
olmaktan çok aktarım durumunda yattığına da inandı. Hem belirtiler hem
de aktarım temelde yatan aynı çatışmaları yansıtıyorlardı, ama aktarım
sağaltımcının sürekli gözlemi için çok daha yakında duruyordu. Freud bir
hastanın ona gerçekten olduğu gibiyken daha çok ve sanki geçmişten gölgemsi
bir kişilik gibiyken daha az karşılık vermeye başladığını açıkça ayırdedebildiği
zaman, uzun çözümleme görevinin artık bir sona yaklaştığı konusunda güven
duyabiliyordu. Sonunda, o zaman, Freud histerik belirtiler için başlangıçta aramış olduğu o çabuk ve belirli iyileşmeyi sağlamadı. Bunun yerine, hastalara büyük bir öz-bilgi düzeyi kazandırabilecek oldukça güç bir süreç bulmuştu ki, sonuçlarından biri belirtileri için gereksinimlerinin yitişi ya da azalışıydı. |
||
|
Ansal Model:
1890’lardaki en erken girişimleri ruhbilimsel olduğu denli de nörofizyolojik
doğadaydılar. Brücke’nin Kurumundaki düzenekçi eğitimiyle tutarlı olarak,
Freud uyanıklıktaki düşünce süreçlerini olduğu gibi düşleri ve histerik
belirtileri de açıklayabilecek nörolojik yapı ve düzenekleri betimleme
girişiminde bulundu. Sonuç 1895’te Freud’un hiçbir zaman yayıma hazır
duruma getirmediği, ama ölümünden sonra yayımcılarının Bilimsel Bir
Ruhbilim İçin Tasar (Project for a Scientific Psychology) başlığı
altında yayımladıkları uzun bir taslak elyazmasıydı. Gerçi Tasar’ın yazılışı Freud için olağanüstü yararlı bir deneyim
olmuş ve onu birçok yeni ve değerli düşünceye götürmüş olsa da, nörolojik
çerçeve kuramcılığı üzerine birçok gereksiz sınırlama dayattı. Sinir dizgesi
henüz onun hangi sinirsel düzeneklerin hangi ruhsal fenomenlerden sorumlu
olduğunu yeterli ayrıntıda saptamasına olanak verecek bir düzeyde anlaşılmış
değildi. Böylece Freud yeni bir strateji benimsedi, sinirbilimsel ayrıntılar
tarafından oyalanmasına izin vermek yerine, kuramını bütünüyle ruhbilimsel
terimlerde anlatmaya karar verdi. Kavramlarını eldeki tüm nörolojik bilgi
ile tutarlı kılmaya çalıştı ve Tasar’ın anahtar düşüncelerinden
çoğunu korudu, ama bu kez nörolojik-olmayan bir terminolojiye dökülmüş
olarak. Gelecekteki nörolojik araştırmanın onun varsayımsal ruhsal süreçlerinin
temellerinde yatan sağın düzenekleri ortaya sereceğine güveniyordu. Bununla
birlikte, şimdilik sağın olarak ruhbilimsel zeminde kalmakla daha iyi
ilerleyebileceğine karar verdi. Freud’un anlık için en son ve en belirli ruhbilimsel modeli 1923’te Ego
ve İd’de yayımlandı ve orada şimdi ünlü İd, Ego ve Süperego
bölümlemesini getirdi. Klinik çalışmasıyla tutarlı olarak, insan anlığı
bu anlayışa göre herşeyden önde çatışmanın çözülmesinden sorumlu bir örgendi. Freud’un anlayışına göre, insan anlığı sürekli olarak üç ayrı türde istemin
kuşatması altındadır ve bunlar genellikle birbirleriyle çatışır ve bir
tür uzlaşma çözümü isterler. İlkin bedenin kendi içersinden doğan istemler
vardı—beslenme, ısınma, bedensel ya da eşeysel doyum ve başkaları için
dirimsel temelli gereksinimler. Freud bu dirimsel istemleri—ki bunlardan
hiçbir zaman kaçınılamaz ya da kaçılamazdı—içgüdüler olarak adlandırdı.
İkinci büyük istemler sınıfı bedenin içersinden değil, ama dışsal olgusallık
dünyasından gelir. Çevre sürekli olarak insan örgenliği üzerine bir tür
uyarlanma karşılığı gerektiren uyarılar getirir—kaçılacak tehlikeler,
aranacak içgüdü-doyurucu nesneler vb. Açıktır ki, içgüdüsel istemler ve
olgusallığın zorlamalarının birbirleri ile çatışmaya girdikleri, içgüdüsel
doyumun olgusal dünyanın koşulları nedeniyle ertelenmesi, değiştirilmesi
ya da bütünüyle terkedilmesinin gerektiği sayısız durumla karşılaşılır.
İçgüdüsel dilekler ve olgusallık arasındaki çatışmalar hiç kuşkusuz düşler,
histeri ve birincil ve ikincil süreçler üzerine erken kuramlarını geliştirdiği
zaman Freud’un önemli uğraşları arasındaydılar. Ego ve İd’i yazdığı sıralarda, Freud ahlaksal istemlerin
[moral demands] anlığın yüklerinin bir üçüncü kategorisini oluşturduklarını
anlamıştı, çünkü ahlaksal kaygıların hem içgüdüsel dileklerle hem de nesnel
olgusallıkla çatışmaya girdiği sayısız durumu gözlemişti. Örneğin, bireyler
sık sık içgüdüsel olarak doyum verici edimleri yerine getirmekten duyunç
nedeniyle kaçınıyorlardı, üstelik nesnel çevrede açıkça engelleyici hiçbir
güç bulunmadığı zamanlarda bile. Başka zamanlarda, ahlaksal istemler bir
bireyi dışsal olgusallığın istemlerini gözardı etmeye ya da çiğnemeye
götürüyordu, örneğin bir kimse bir başkasına yardım etmek için yaşamını
tehlikeye attığı zaman olduğu gibi. Ahlaksal istemler böylece sık sık
kişiyi olgusallığın istemlerinden ve içgüdülerden bütünüyle bağımsız yollarda
güdüleyebilir ve sık sık da güdülerler. İnsan ruhunun herhangi bir tam
modeli bunlara yer ayırmak zorundaydı. Anlığın yeni modelinde, Freud insanın çatışmasına katılan bu üç yandan
her birini açıklayacak birer ruhsal kendilik kavramı geliştirdi. İlk olarak,
ruhsal aygıtın doğrudan doğruya içgüdülere karşılık veren ve O
[Das Es=Id=It] olarak adlandırılabilecek bir parçası
olduğunu ileri sürdü. İd bedenin örgensel gereksinimlerinin doğrudan
sonucu olarak doğan dilek ve dürtülerin tümünü depolar. İkinci olarak,
dışsal dünyadan duyumları ruha ileten bir algı dizgesi vardır.
Anlık ve dışsal dünya arasındaki sınıra yerleşmiş bu algı dizgesi yoluyla,
dışsal dünya tarafından örgenlik üzerine dayatılan istemler tanınmaya
başlar. Üçüncü olarak, Freud ruhun içersinde Üstben [Das Über-Ich,
Ichideal] olarak adlandırdığı bir ahlaksal kendilik konutladı. Hem
O hem de algısal aygıt ruha dışından gelen erkeler için giriş verirken,
Üstben ise bütünüyle ruhsal dizgenin kendi içersinde kapsanır.
Bu üç kendiliğin düzenlemeleri Şekil 6-1 tarafından sunulur.
Yine Şekil 6-1’de belirtildiği gibi, Ben ruhsal aygıtın tam ortasına
yerleşmiştir. Bu özeksel yerleşim içgüdü, olgusallık ve duyuncun istemlerinin
birleştikleri ve çatıştıkları konumu imler. Çatışmaları olanaklı olduğu
ölçüde çözmeye ve uygun eylem yolları konusunda karar vermeye yönelik
ansal işin Bende yerine getiriliyor olması gerekir. Kaçınılmaz
olarak, Benin çelişkili istemleri uzlaştırmadaki ilk görevi bunlardan
herhangi birinin aşırı ölçüde iveğen doyumunu engellemektir. Sonra, eylemin
geçici bir ertelenişini başardıktan sonra, Ben tüm yanlar için
hiç olmazsa belli bir düzeyde kabul edilebilir olacak bir tür uzlaşma
eylemini üretmek zorundadır. Çalışma yaşamının son evrelerine doğru, Freud Ben tarafından üretilen
uzlaşma türlerini giderek daha ayrıntılı bir düzeyde çözümledi. Kişinin
yaptığı herşeyin ruhu üzerinde çatışan birçok istem arasında bir tür uzlaşmanın
sonucu olduğu görüşü onun için artık açıklık kazanmıştı. Kimi zaman uzlaşmalar
çatışan istemlerden birini başkalarına karşı yeğliyor ve birey için uyarlanabilirliklerinde
değişiklikler gösteriyorlardı. Ama tüm insan davranışı bir tür çatışmaya
bir tür uzlaşma karşılığı olarak görünüyordu. Bir uzlaşmalar sınıfı gençliğinde Freud’un dikkatini çekmiş olan düşler
ve histerik belirtiler gibi birincil süreç fenomenleri idiler. Bunlar
Ben göreli olarak zayıfken oluyorlardı ve dışsal olgusallığın zorlamalarının
büyük ölçüde gözardı edilmesine götüren aşırı uzlaşma biçimleriydiler.
Bununla birlikte, Onun dileksel baskıları burada bile tam olarak
utkulu olamıyor, çünkü patojenik düşünceler ve gizli düşünceler Üstbenin
baskısının bir sonucu olarak açık olmaktan çok örtük anlatım kazanıyorlardı.
Arı biçimleri içindeki dilekler ahlaksal bir duruş noktasından kabul edilemiyorlar,
ve bu yüzden anlatılmadan önce çarpıtılmaya uğruyorlardı. Böylece düşler
ve belirtiler bir yandan olgusallığın yenik düşmesine izin veren göreli
olarak zayıf bir Ben tarafından yaratılan uzlaşmalar, ve öte yandan
Üstbenin istemlerine uymak için değişkiye uğratıldıktan sonra simgesel
anlatım kazanan O dürtüleri idiler. Savunma Düzenekleri. Freud tarafından saptanan bir başka önemli
uzlaşmalar kümesi de herkesin normal uyanıklık davranışlarını doğrudan
etkiler, ve savunma düzenekleri olarak adlandırılır. Savunma düzenekleri
birçok değişik biçimde gelir ve değişik bireyler bunların değişik bileşimlerini
kullanma eğilimini gösterirler. Bununla birlikte, açık bir olgu herkesin
onları her zaman bulunan ve kaçınılmaz olan çatışmalarla başa çıkmak için
sürekli olarak kullanmasıdır. Olağan savunma düzenekleri arasında yerdeğiştirme,
yansıtma, anlıksallaştırma, yalanlama ve ussallaştırma bulunur. Yerdeğiştirme savunma düzeneği için ilkörnek düşlerde ve histeride
gözlenen yerdeğiştirmedir. Yerdeğiştirme bir savunma düzeneği olarak kullanıldığı
zaman, olgusal yaşamda bir dürtü asıl hedefi belli bir yolda andıran,
ama ‘‘daha güvenlikli’’ olarak onun yerini alan bir kişiye doğru işler.
Örneğin, birçok erkek annelerini andıran kadınlarla, ve birçok kadın babalarını
andıran erkeklerle evlenir. Bu durumlarda, Freud’a göre, eşler belli bir
ölçüde bu andırım nedeniyle seçilirler. Böyle seçimler bireye karşı-eşeyden
ebeveyne benzer olan, ama eşeysellik nesnesi rolünde aynı endişeyi yaratmayan
bir sevgi nesnesi sağlayarak Ödipal dürtülerin yerdeğiştirmiş doyumuna
izin verirler. Yerdeğiştirme ayrıca insanlar patronları ya da polisler
gibi daha tehlikeli kişiler tarafından kızdırıldıktan sonra bu kızgınlığı
aile üyeleri ya da ev hayvanları gibi ‘‘güvenlikli’’ hedefler üzerinde
‘‘boşalttıkları’’ zaman da olur. Bu durumda eşeysellikten çok saldırganlık
yerdeğiştirmiş olur. Yansıtma birinin kendi kabul edilemez dürtülerinin başka birine
yüklenmesini sağlayan bir sıradan savunma düzeneğidir. Bireyler başkalarına
karşı düşmanca duygular duyabilir, ama Üstbenin istemleri nedeniyle
öfkeli olduklarını kabul etmeyi başaramayabilirler. Bu ikilemi bilinçsiz
olarak kendi öfkelerini başka bir kişiye yansıtarak çözebilir, başka kişinin
onlara düşman olduğu yolunda bilinçli algıya ulaşabilirler. Yansıtma savaş
zamanlarında, sayısız kötü dürtünün yaygın olarak düşmana yansıtıldığı
ama kendi yanında kararlı olarak yalanlandığı zaman özellikle sık görünür. Anlıksallaştırmada bir dürtü-yüklü alana salt anlıksal bir yolda
yaklaşılır. Böylece eşeysel dürtüler herhangi bir açık eşeysel etkinlik
yerine getirilmeksizin eşeysellik nesnesine büyük bir anlıksal
ilgide sonuçlanabilirler. Birçok ergin birey tomurcuklanmakta olan eşeysel
duygularıyla bu yolda başa çıkmaya çalışır, sık sık süreçte yararlı bir
bilgi kazanır. Kimi savunma düzenekleri bir dürtünün açık doyumuna izin verir, ama sonra
o doyumun anısını değiştirerek endişenin yaşanmasını önler. Bu
tipte oldukça ilkel ve çocuklarda yaygın olan bir savunma düzeneği yalanlamadır.
Yalanlamada kişi sanki birşey hiç olmamış gibi davranır. Kavga eden iki
çocuk bir yetişkinin yaklaştığını sezer sezmez birden bütünüyle uyumlu
ve canayakın bir yolda davranmaya başlayabilirler. Giderek yetişkinin
uzaklaşmasından sonra bile çok kısa bir süre önce açıkça anlattıkları
saldırgan dürtüleri başarılı olarak yalanlamayı sürdürebilirler. Yalanlamanın
oldukça incelmiş bir başka türü de yetişkinler tarafından sık sık uygulanan
ussallaştırmadır. Burada kişi bir güdü nedeniyle davranabilir,
ama davranışını bir başka güdünün zemininde açıklayabilir. Savunma düzenekleri
olarak başarılı olmaları için ussallaştırmalara onları ussallaştıranların
kendileri tarafından inanılmalıdır. Yüceltme savunma düzeneklerine benzer ruhsal bir uzlaşmadır ve
bir içgüdü erkesi Üstben ve olgusallık istemleri tarafından toplumsal
olarak değerli birşey üreteceği bir yolda yönlendirildiğinde olur. Örneğin,
bir sanatçı kökensel olarak eşeysel ya da saldırgan içgüdüsel erkesini
bir sanat yapıtının yaratılmasına yeniden-yöneltebilir. Yapıtın başlatıcı
dürtülerle simgesel bir ilişkisi olabilir, tıpkı bir düşün açık içeriğinin
gizli içeriği ile ilişkili olması gibi. Bununla birlikte, bir sanat yapıtı
durumunda, Ben ve ikincil süreç son ürün üzerinde onun bir düşten
çok daha cilalı ve etkili olacağı bir yolda ‘‘çalışırlar.’’ Yüceltme sanatsal
yaratıcılığa sınırlanmaz, ama ruhçözümsel kuram tarafından aşağı yukarı
tüm yaratıcı etkinliğin temelinde yattığı varsayılır. Yüceltme ile yakından ilgili ve birinin yapabileceği en iyi uzlaşmaların
arasında olan şey sevgidir. Sevgide bir birey bir başka kişinin
iyiliği için gerçek bir kaygı duyar. Birçok bakımdan bu ideal bir uzlaşma
sağlar, çünkü eşeysel ve duygusal gereksinimler sık sık bir sevgi ilişkisinin
bağlamı içersinde doyurulabilirler, ama törel ve olgusallık-yönelimli
kaygılar tarafından yumuşatılmış olarak. Burada içgüdü, olgusallık, ve
Üstben tümü de doyum kazanırlar. Yüceltmeden ve sevgiden doğan uzlaşmalar en iyileri arasında olsalar
da, o denli de en güç olanlarıdırlar. Yüceltme güçtür çünkü başarılı olarak
yerine getirilebilmesi için sık sık alışılmadık ölçüde yüksek bir beceri
düzeyini gerektirir (örneğin sanatsal yetenek gibi) ve sağladığı içgüdüsel
doyum oldukça yumuşak ve içgüdünün başlangıçtaki hedefinden çok uzaktır.
Sevgi sorunlar yaratır, çünkü sevgilinin yitirilmesi durumunda kişiyi
ağır düşkırıklığı ya da acı olasılığı ile yüz yüze bırakır. Çok az olay
bundan daha yıkıcıdır, ve sevgide bir kez yitiren kişiler onu insan ikilemine
yanıt olarak yeniden denemede isteksiz olabilirler. Yaşamının sonuna doğru, Freud giderek artan bir düzeyde kuramının bu
yanlarının felsefi imlemleriyle uğraşmaya başlamıştı. 1930’da yayımlanan
Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları’nda yüceltme ve sevgiden doğan insan
mutluluğunun uzun erimli beklentilerini çözümledi. Bireyin toplumdaki
paradoksal durumundan kaynaklanan gizil olarak uzun erimli bir güçlüğü
öngördü. Ancak uygar bir toplumda yüceltme ve sevginin ‘‘yüksek’’ doyumları
olanaklıdır. Ancak toplumsal olarak üzerlerinde anlaşılmış değerler yüceltme
ürünleri için gerekli biçimleri sağlayabilirler, ve öte yandan anlamlı
sevgi ilişkileri için aile ve başka küme bağlarını yöneten toplumsal kurumlar
gerekir. Ama toplum bu doyumlara olanak veren yapıyı sağlarken, ayrıca
dürtülerin doyumu üzerine kısıtlamalar da dayatır. Freud Birinci Dünya
Savaşı gibi yıkımlardan ve Almanya’da Nasyonel Sosyalizmin yaklaşan doğuşundan
‘‘uygar’’ toplumların sevgi içgüdüleri üzerindeki kısıtlamalarını arttırırken,
onları ölüm ve yoketme içgüdüleri üzerinden kaldırdıkları olgusunun büyüyen
kanıtlarını görüyordu. Böylece savaşta kıyım ve cinayet edimleri işlenebilir,
ve yurtseverlik ve ahlak edimleri olarak övülebilirler. Uygarlık ve
Hoşnutsuzlukları’nın sonunda Freud bu eğilimin kısa bir sürede tersine
döneceği ve toplumların sevgiye hizmette uzlaşmalar için daha çok fırsat
yaratmaya başlayacakları umudunu anlattı. Bununla birlikte, aşırı iyimser
değildi, ve bir soruyla bitirdi: ‘‘Ve şimdi iki ‘Göksel Güç’ten ötekinin,
bengi Eros’un, eşit ölçüde ölümsüz karşıtıyla [Thanatos, ölüm ve saldırganlık
içgüdüsü] savaşımında kendini ileri sürmek için bir çaba göstermesi gerekecektir.
Ama hangi başarıyla ve hangi sonuçla olacağını kim bilebilir?’’9
|
||
|
Freud’un Kalıtı
Az sayıda insan Sigmund Freud denli etkili—ya da tartışmalı—olmuştur.
1939’da öldüğü zaman, Freud geniş bir izleyiciler kitlesini esinlendirmiş
ve kendini onun düşüncelerini sürdürmeye adayan bir ruhçözümlemeci devim
yaratmıştı. Devim bugün Uluslararası Ruh-Çözümleme Birliği olarak sürmekte,
üyeleri bugün de aşağı yukarı Freud’un uygulamış olduğu yolda sağaltım
işlemlerini yerine getirmekte ve ruhçözümsel araştırmayı sürdürümektedirler. Bir başka önemli sağaltımcılar kümesi Freud’un görüşlerinden yola çıktılar,
ama daha sonra şu ya da bu nedenle onun kümesinden ayrılarak kendi ‘‘yeni-Freudcu’’
okullarını yaratmaya başladılar. Aralarında Alfred Adler (1870-1937),
Carl Gustav Jung (1875-1961) ve Karen Horney (1885-1952) de olmak üzere
kimileri Freud’un kuramında eşeyselliğin rolünü aşırı vurguladığına inandılar
ve toplumsal ya da ekinsel etmenleri vurgulayan yeni dizgeler geliştirdiler.
Otto Rank (1884-1939) gibi başkaları ise tam ruhçözümsel sağaltımın gerektirdiği
uzun zamana karşı tepki göstererek süreci kısaltmayı amaçlayan uygulayımlar
geliştirdiler. Bu bireylerin her biri çok sayıda izleyici çeken—ve çekmeyi
sürdüren—iyi eklemlenmiş birer kişilik kuramı geliştirdi. Günün en etkili ruhsağaltımcıları arasında pek çoğu başlangıçta Freudcu
uygulayımlarda eğitilmiş ama daha sonra açıkça bunlara tepki göstermiş
olanlar vardır. Örneğin Carl Rogers klasik Freudcu ruhçözümlemecinin rolünde
haksız bir herşeyi-bilirlik havası olarak gördüğü şeyin üstesinden gelmeyi
amaçlayan bir girişimle hasta-özeksel sağaltımı geliştirdi. Joseph
Wolpe ise Freud’un sinircenin temelde yatan nedenleri üzerine bireysel
belirtiler pahasına getirdiği vurgu konusunda anlaşmazlığa düştü. Hastasını
sağaltım aramaya yönelten tikel belirtilerden çabuk ve belirli bir kurtuluş
sağlamaya yönelik girişiminde davranış sağaltımının en yaygın biçimlerinden
birini geliştirdi. Bu çok kabataslak betimlemelerin imlediği gibi, bugün ruhsağaltım sahnesi
aşırı ölçüde türlülük gösterir. Sağaltımcılar kullanılacak en iyi yaklaşımlar
konusunda aralarında anlaşma içinde değildirler, ve ancak bir azınlık
tam olarak Freud’un kullanmış olduğu uygulayımları kullanır. Buna karşın,
bir genelleme olanaklıdır: hemen hemen tüm sağaltımcılar bugün Freud’un
kendisi tarafından kullanılmış, izleyicileri tarafından onun kuramlarının
uzantıları olarak geliştirilmiş, ya da ruhçözümsel uygulamalara karşı
açık tepki gösterenler tarafından geliştirilmiş olan uygulayımları kullanırlar.
Freud bu sahnedeki tek başat kişiliktir, ve ister ondan yana isterse ona
karşı olsun aşağı yukarı tüm sağaltımcılar ona göre konum almaya zorlandıklarını
duyarlar. Ruhsağaltım üzerinde olağanüstü bir etki yaratmış olmanın yanısıra, Freud’un
kuramları ruhbilimciler tarafından kişilik gelişimi üzerine yapılan sayısız
çalışmayı doğrudan ya da dolaylı olarak esinlendirmiştir. Kişilik araştırma
yöntemlerinin birçoğu doğrudan doğruya ruhçözümsel uygulamalardan türemiştir.
Örneğin, Rorschach ya da Tematik Tamalgı Testi gibi yansıtmalı testler
öznelerin söz gelimi mürekkep lekeleri ya da ikircimli resimler gibi ‘‘yansız’’
uyaranlara karşılıklarının, özgür çağrışımın sonuçlarına oldukça benzer
bir yolda, kendilerinin bilincinde olmadıkları çatışmaları ve kişisel
ırasalları ortaya serebildiklerini varsayarlar. Ruhçözümsel önsavlar kişilik araştırmacıları tarafından birçok değişik
kişilik tiplerini açıklamada kullanılmıştır. Yetkeci kişilik—azınlık
kümelere karşı önyargılı tutumlara yatkın kişilik—böyle geniş olarak incelenmiş
bir tiptir. Araştırmalar çocuk-yetiştirme uygulamalarının yetkeci bireyleri
yansıtma olarak adlandırılan savunma düzeneğinin oldukça yoğun bir kullanımına
götürdüklerini düşündürür. Bu kişilikler kendi düşmanlıklarını azınlık
kümelere yansıtır, ve böylece bilinçli olarak kümeleri onlara düşman
olarak görürler. Bundan sonra, yansıtmada bulunanlar azınlıklara karşı
düşmanca bir yolda davranabilir ve saldırganlıklarını bir öz-savunma sorunu
olarak ussallaştırırlar. Kişiliğin gelişiminde çocuk-yetiştirme değişkenleri üzerine vurgu da
Freud’dan gelen oldukça önemli genel bir kalıttır. Erken çocukluk yaşantılarının
yetişkin karakterin gelişimi için önemini göstererek, Freud bütün bir
yeni araştırma alanının kapısının açılmasına yardımcı olmuştur. Ekinimizin
çocuk-yetiştirme uygulayımları konusundaki güncel ilgisi Freud’un öncü
araştırmasının doğrudan, ama sık sık çarpıtılan bir uzantısıdır. Hiç kuşkusuz, Freud’un etkisi ruhbilim ve ilgili bilim dallarına sınırlı kalmamıştır. Bilinçsiz ansal etmenlerin önem ve yaygınlığını betimlemesi öylesine etkili olmuştur ki, bu bir zamanların devrimci düşüncesi bugün aşağı yukarı sorgusuzca alınır. Zamanımızın en iyi sanatı ve yazını insanları kendileri ile çatışma içindeki, kişisel bilinçli denetimlerinin ötesindeki güçlere bağımlı ve kendi öz kimliklerinden habersiz yaratıklar olarak sunar. Freud’un kuramının pekçok özgün yanı sınanmamış ya da sorgulanabilir olarak kalırken, insanlık görüşünün karşılık veren bir tele vurmuş olduğu konusunda hiçbir kuşkuya yer yoktur. Sigmund Freud çalışmaları yalnızca tek bir özelleşme alanını değil ama bütün bir anlıksal iklimi dirimsel olarak etkilemiş az sayıda bireyin arasında durur. |
||
|
Önerilen Okumalar Bu bölümde sunulan düşüncelerle ilgilenen her okur Freud’u özgününde
okumayı hak eder. Bütün ruhbilimsel yapıtları büyük bir özenle yayıma
hazırlanmış, İngilizce’ye çevrilmiş ve James Strachey’in yayımcılığı altında
bir Standard Edition’da tam olarak belgelenmiştir. Aşağıdaki baskıların
tümü de Standard Edition’dan derlenmiştir. |
||
|
Notlar Bölüm 6. Çatışmadaki İnsan 1Sigmund Freud and Joseph
Breuer, Studies on Hysteria, bkz. James Strachey, tarafından yay.
haz. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund
Freud, 24 Cilt (Londra: Hogarth, 1953-1974), Cilt II, s. 108. |