Çatışmadaki İnsan: Sigmund Freud’un Ruhçözümleme Bilimi

(Ruhbilimin Öncüleri, Bölüm 6) — Raymond E. Fancher

Çeviren: Aziz Yardımlı

6
Çatışmadaki İnsan:

Sigmund Freud’un
Ruhçözümsel Ruhbilimi




‘‘Ama Doktor, biliyorsun uyumuyorum; hipnotize edilemem.’’ Bu yarı özür diler, yarı iğneleyici sözler 1892’de bir öğleden sonra Sigmund Freud’un kulaklarında çınlıyordu.1 Az önce eğer bir derin hipnoz durumuna sokabilirse belirtilerini iyileştirebileceğine inandığı hastalarından biri tarafından söylenmişlerdi. Bu yüzden, otuzaltı yaşındaki doktor tekrar tekrar yineliyordu, ‘‘Uykulu olduğunu duyuyorsun, göz kapakların gittikçe ağırlaşıyor; az sonra derin bir uykuya dalacaksın.’’

Hastanın rahatsızlığı histeriydi, bir koşul ki ondokuzuncu yüzyıl doktorlarının çoğunu şaşkınlığa düşürüyor ve rahatsız ediyordu, çünkü ana belirtileri saptanabilir hiçbir fiziksel temelleri olmayan tuhaf bedensel yakınmalardan oluşuyordu. Kimi hastalar felçten yakınıyorlardı, ama tepeden tırnağa yapılan sinirsel yoklamalar herhangi bir örgensel bozukluğun bulunduğunu göstermiyordu. Başka histeriklerin körlük, sağırlık, duyuyitimi (uyuşukluk), topallık ve sayısız başka duyusal ve fiziksel belirtilerden yakınmaları da eşit ölçüde temelsizdi. Pekçok doktor anlaşılabileceği gibi histerik hastaları düzenbazlar ve yalancı hastalar olarak gözardı etme eğilimi gösteriyor, çünkü yakınmalarının nedeni açıkça imgesel görünüyordu.

Bununla birlikte, Freud durumun bundan daha karışık olduğunu biliyordu. Fransız nörolog Jean Charcot ile çalışmış ve ondan histerinin ciddiye alınması gerektiğini öğrenmişti. Histerik hastaları kabul etme inceliğini gösteren az sayıda Viyanalı doktordan biri olarak, Freud belirtilerin hastalar için öznel bir olgusallıkları olduğunu öğrenmişti, üstelik nesnel fiziksel nedenler kendilerini doktora açıkça göstermeseler bile. Hastaların çoğu yakınmalarında içtendi, ve eğer hasta rolünü üstleniyorlarsa bile, olgunun bilincinde değillerdi.

Freud çalışmasına başladığı zaman histeriye karşı etkili çok az sağaltım yolu vardı. En gözde sağaltımlar hidroterapi ya da elektroterapi gibi gösterişli adlar taşıyordu. Su-sağaltımı değişik banyo türlerinden ve elektrik-sağaltımı ise etkilenen beden bölgelerinden yumuşak elektrik akımları geçirmeden oluşuyordu. Freud çok geçmeden bu sağaltımların iyileştirici etkilerinin büyük ölçüde telkin yoluyla üretildiklerini kavradı ve böylece bundan sonra telkinden daha doğrudan bir yolda yararlanmasını sağlayacak bir yol aramaya başladı. Fransa’daki ‘‘Nancy Okulu’’ üyelerinin hipnotizmayı histeri için bir sağaltım yolu olarak kullandıklarını biliyordu ve uygulayımlarını öğrenmek için kliniklerini ziyaret etti. Yöntemleri oldukça yalındı: hastalar hipnotize ediliyor ve sonra belirtilerinin yitecek olduğu yolunda doğrudan telkinler veriliyordu. Zaman zaman yitiyorlardı, ve gerçi rahatlama genellikle bölümsel ya da geçici olsa da, hipnotizmanın hidroterapi ve elektroterapi üzerinde bir ilerleme olduğu açıktı.

Freud doğrudan hipnotizma yöntemini kendi hastaları üzerinde belli bir başarıyla uygulamaya başladı. Ama bunları doyurucu bulmayınca daha tam ve kalıcı bir sağaltım aramaya yöneldi. Araştırmasının gidişi içinde yıllar önce ona eski dostu Josef Breuer (1842-1925) tarafından betimlenmiş olan dikkate değer bir olayı anımsadı. Breuer önde gelen Viyanalı doktorlardan biriydi ve histerikleri seyrek olarak ele almasına karşın 1880-1882 yılları sırasında tek bir histerik hasta ile yeğin olarak çalışmıştı. Birçok denemeden sonra hastasını bütünüyle iyileştirmiş gibi görünen bir uygulayım geliştirdi.
Hasta çok sayıda histerik belirtiden acı çekiyordu, ve Breuer eğer kadını hipnotize eder ve hipnotizma altındayken ondan belirti tarafından üretilene benzer fiziksel bir duyumu yaşadığı ilk zamanı anımsamasını isteyecek olursa, belirtileri tek tek ortadan kaldırabileceğini buldu. Hasta her seferinde yavaş yavaş duygu-yüklü bir yaşantının ‘‘unutulmuş’’ bir yanını anımsıyordu. Örneğin, belirtilerden biri gözlerin çevresindeki kasların kasılmaları, gözleri kalıcı bir kısılma durumuna zorlamalarıydı. Hipnoz altındaki hastadan kısılmanın ilk kez olduğu zamanı anımsaması istendiğinde, gece umutsuz bir durumda hasta olan babasının yatağının başında beklerken yaşadığı duygusal olarak acılı bir olayı anımsadı. Babasının durumundan büyük bir endişe duymuş ve gözleri yaşla dolmuştu. Birdenbire babası bir an bilincini toparlayıp ondan saati sordu. Kadın kaygısını ele vermeyi istemeyerek hıçkırıklarını tuttu ve saatine bakmaya çalıştı. Gözyaşlarından ötürü gözlerini kısmak zorundaydı.

Bu acılı durumu yeniden anımsarken, bütün duygusal etkisini de yeniden yaşadı. Dahası, sağaltım sırasında kendine daha önce yadsıdığı bir lüksü engellemedi, kendini duygusunu açıkça anlatmaya bıraktı. Bu duygusal katharsisin ardından belirtiler yitti. Breuer öteki belirtilerden her birini yine bu kathartik yöntem olarak adlandırmaya başladığı aynı yolla iyileştirebileceğini anladı. Sonuçta hasta aşamalı olarak sağlığını kazandı. Bununla birlikte, ironik olarak, Breuer hiçbir zaman bir başka histerik hastanın sağaltımını üstlenmedi.
Yıllar sonra Breuer tarafından betimlenişini anımsayarak kathartik yöntemi yeniden uygulamaya başlayan Freud oldu. Bunu kendi hastaları üzerinde denemelerinde genel olarak iyi sonuçlar aldı ve histerinin bir sağaltımının yaklaştığı vargısına ulaştı. Açıktı ki, onun ve Breuer’in belirttikleri gibi, ‘‘histerikler başlıca anılardan acı çekiyorlardı’’2—hiç kuşkusuz olağan anılardan değil, ama her nasılsa unutulmuş ve normal bilincin eriminin ötesine yerleştirilmiş duygusal olarak yüklü yaşantıların anılarından. Hipnotizma ile bu anılar yeniden ortaya çıkarılabiliyor ve onlara bağlı duygular tam olarak anlatılıyordu. Öyle görünüyordu ki anı bilincin dışında olduğu sürece duygusal erke kapatılıyor ya da ‘‘boğuluyordu.’’ Bilinçli anlatıma çıkması için doğal yolu engellenmiş olarak, duygusal erkenin fiziksel erkeye çevrilmesi gerekiyor ve böylece kendini fiziksel bir belirti olarak anlatıyordu. Bilince girmesine izin verildiği zaman, kendini normal yolda anlatıyor ve sonra dağılıp yitiyordu.

Freud ve Breuer’in yaptıkları çarpıcı buluş fiziksel belirtilerin ansal durumlar tarafından yaratılabileceği olgusuydu. Buna göre, histerik belirtilerin altında yatan o bilinçsiz ama duygu-yüklü anılara patojenik (hastalık yaratıcı) düşünceler adını verdiler. Ve ussal çözümlemeden böylesine uzun bir süredir kaçmış olan o gizemli belirtilerin şimdi kavranabilir bir nedenleri ve yalın bir sağaltımları olduğu gösterildi. Doktorun yapması gereken yalnızca hastasını hipnotize etmekti, ve sonra ...

Ama sorun buradaydı: hipnotizma histerinin iyileştirilmesi için bir anahtar sağlamış olsa da, tüm histerik hastalar hipnotize edilemiyordu. Hastalardan birçoğu Freud’un hipnotik irkitmesine karşılık vermiyor, anılarının olağanüstü akıcılık kazandıkları bir duruma girmeyi başaramıyordu. Bunun yerine, şaşırmış ve endişeli bir durumda kalıyor, ya da giderek karşı çıkıyorlardı: ‘‘Ama Doktor, biliyorsun uyumuyorum; hipnotize edilemem.’’
Freud’un bu soruna getirdiği son çözüm doğrudan doğruya onun en temel buluşlarına, ve yirminci yüzyılın en devrimci ruhbilimsel dizgesine götürdü. Bununla birlikte, çözüm birdenbire doğmadı, ne de yalnızca Freud’un yalıtılmış dehasının bir ürünüydü. Yıllarca süren bir dönem boyunca gelişmişti, ve Freud’un olağanüstü varsıllıktaki anlıksal ve kişisel arkatasarına çok şey borçluydu.

Freud’un Eğitimi ve
Erken Meslek Yaşamı


Sigmund Freud 6 Mayıs 1856’da Moravya’nın Freiberg kasabasında doğdu. Ailesi 1860’ta Viyana’ya taşındı ve Freud 1938’de Nazizmin doğuşu onu ölümünden kısa bir süre önce İngiltere’ye yerleşmek zorunda bırakıncaya dek orada kaldı. Freud’un biraz olağandışı bir aile çevresi vardı, çünkü babası annesinden yirmi yıl daha yaşlıydı ve önceki karısından iki oğlu vardı. Bu çocuklardan birinin Sigmund doğmadan kısa bir süre önce kendi çocuğu olmuştu. Sigmund on yıllık bir süre içinde annesinin doğuracağı sekiz çocuktan ilkiydi. Böylece kalabalık bir doğrudan aile çevresinde en büyük çocuk olarak büyüdü, ama ayrıca annesinin yaşında üvey kardeşleri ve kendisinden büyük bir de yeğeni vardı. Bu pek alışılmadık durumun daha sonra kuramlarını formüle ederken Freud’u aile ilişkilerindeki tuhaflıklara karşı özellikle duyarlı kılmış olması olasıdır.

Doğrudan ailesi içindeki en büyük çocuk olarak, Sigmund tüm kardeşlerinin tartışmasız önderi oldu. Ayrıca okulda da göze çarpacak denli başarılıydı ve bu durum ailesini ona geceleri rahatsız edilmeden çalışabileceği bir oda vermeye götürdü. Babasının parasal konularda sürekli güçlükler çeken bir yün tüccarı olmasına karşın, Sigmund kitap alması konusunda her zaman yüreklendirildi. Çocukluğunda bile yüksek anlıksal özlemleri vardı ve eline geçen her tarih ve felsefe kitabını okurdu. Aylar boyunca bir arkadaşıyla birlikte boş zamanlarını Don Kişot’u özgününde okuyabilmek ve iletişimi Viyana’da çok az bilinen bir dilde olabilecek gizli bir toplum kurmak için İspanyolca öğrenmekle geçirdi.
Lisedeki son yılına dek, Freud’un ilgi ve yetenekleri onu tüze ya da politika alanında gelişecek bir meslek yaşamına çekiyor görünüyordu. Bununla birlikte, o yıl sırasında Goethe’nin Doğa üzerine bir denemesi ile karşılaştı ve yazı birdenbire onu bilimin çekiciliğine uyandırdı. Hemen hemen üzerine hiç düşünmeden, Viyana Üniversitesinde tıp fakültesine yazılarak bu yeni ilgiyi doyurmaya karar verdi.

Üniversitede Freud’un birçok dikkate değer öğretmeni oldu. İlk bir iki yıl boyunca bunların en etkili olanı kısa bir süre önce ruhbilim üzerine bir ders kitabı yazmış bir felsefeci olan Franz Brentano (1838-1917) idi. Brentano düşünce akışını belirlemede güdüsel etkilerin olağanüstü önemde olduklarını ve fiziksel nesnelerin ‘‘nesnel’’ olgusallıkları ile kişisel düşüncenin ‘‘öznel’’ olgusallığı arasında derin ayrımlar olduğunu öğretiyordu—her iki konu da daha sonra ruhçözümlemede daha güçlü biçimler altında kendilerini göstereceklerdi. Brentano ayrıca bilinçsiz düşüncelerin varolup olmadıkları sorusunu da ciddi olarak irdeliyordu, ve varolmadıkları vargısına ulaşmış olsa da, vurguladığı pekçok özel nokta Freud’un daha sonraki olumlu vargıları arasına girecekti. Brentano karizmatik bir öğretmendi. Freud kısa bir süre için onun tılsımı altına düştü ve tıp eğitimini tamamladıktan sonra felsefede bir derece almaya karar verdi. Bununla birlikte, çok geçmeden daha da etkili bir insanın öğretisi tarafından bundan caydırıldı.

Ernst Brücke (1819-1892), Viyana Fizyoloji Kurumunun müdürü ve Freud’un ruhbilim öğretmeni, daha sonra Freud tarafından ‘‘bütün yaşamımda üzerimde başka herkesten daha etkili olmuş’’ kişi olarak betimlendi. Brücke yakın dostları Hermann Helmholtz, Emile du Bois-Reymond ve Carl Ludwig ile birlikte fizyolojide düzenekçi devimin kurucularından biri olmuştu.* Düzenekçi bakış açısı Brücke’nin Kurumuna egemendi ve araştırmacılar orada ilkin sinir dizgesinin ince anatomik yapısını belirlemeye ve daha sonra böyle yapıların nasıl fizyolojik ve giderek psikolojik fenomenleri üretmek için düzeneksel olarak karşılıklı etkileşime girdiklerini çıkarsamaya çalışıyorlardı. Helmholtz gibi insanların başarılarını izleyen yıllarda, ‘‘yeni fizyoloji’’ tarafından yaşamın gizlerinin ortaya serilmesi yalnızca bir zaman sorunu gibi görünüyordu. Freud Brücke’nin ve yeni fizyolojinin çekimine yakalandı ve Kurumda araştırma yapabilmek için tıp derecesi için doğrudan çalışmalarını erteledi. 1880’de fizyolojide bir araştırmacı olmaya karar kılmaktan mutluluk duyabilirdi.

*Çalışmaları daha önceki bölümlerde betimlenmiş olan birçok insan Freud’un eğitiminde önemli roller oynadılar. Aralarında Brücke ve Helmholtz (Bölüm 3); Wernicke (Bölüm 2); ve Charcot ve Bernheim (Bölüm 5).

Bununla birlikte, bu Freud için hiçbir zaman gerçek bir olanak olmadı. İş bulmak güç ve başlangıçta ücretler düşüktü, ve kuramsal bilim henüz büyük ölçüde varlıklı insanların bir ayrıcalığıydı. Dahası, Freud bir Yahudiydi ve Yahudilere resmi görevlerin çoğunu yasaklayan anti-semitik bir toplumda yaşıyordu. Kişisel ikilemi 1882’de Martha Bernays’a aşık olduğu zaman iveğenlik kazandı. Birdenbire evlenmek ve bir aileyi geçindirmek için yeterince para kazanması gerektiğini anlayınca, Freud istemeye istemeye Kurumdan ayrılmaya ve ona tıp mesleğinde bir gelecek sağlayacak eğitimi üstlenmeye karar verdi.
Uzmanlık alanını seçerken Freud doğallıkla nöroloji ve nöropatolojiye, Kurumdaki nörofizyolojik çalışması ile en yakından ilgili alanlara eğilim gösterdi. Dünyada en önde gelen beyin anatomicisi Theodor Meynert (1833-1893) ile çalıştı ve çok geçmeden değişik türlerdeki beyin zedelenmelerinin etkilerine tanı koyma konusunda bir uzman oldu. Öylesine başarılıydı ki, 1885’te Paris’te altı ay ünlü Jean Charcot’nun öğretmenliği altında çalışmak için bir bursla ödüllendirildi. Orada bulunduğu sırada, Freud yalnızca Charcot’nun örgensel nörolojik hastalıklar üzerine öğretilerini değil ama ayrıca histeri ve hipnotizma üzerine görüşlerinden pekçoğunu da özümsedi.

Freud Viyana’ya geri döndüğü ve üstlerine bu görüşleri—özellikle kadınlar gibi erkeklerin de histerik olabilecekleri düşüncesini—kabul ettirmeye çalıştığı zaman coşkuyla karşılandığı söylenemez. Gerçekte, Freud Viyanalı tıp kodamanları tarafından resmi olmasa da kesin olarak ‘‘karşıtçılık’’ arasında görüldüğünü sezdi. Profesyonel olarak yolunu yerleşik erk yapısından pek yardım almaksızın büyük ölçüde kendi bağımsız çabalarıyla aşmak zorunda kalacağını anladı.

Freud ilkin örgensel beyin zedelenmesi olaylarında uzmanlaşmaya çalıştı. Çocuklardaki beyin felci üzerine kapsamlı çalışmaların yanısıra söz-yitimi üzerine içinde eleştirel olarak Wernicke’nin yerleşim kuramının belli yanlarını da tartıştığı küçük bir kitap yazarak ününü arttırdı. Bu çalışmalar iyi karşılanmış olsalar da, geleceği ne denli parlak görünürse görünsün genç ve kabul edilmemiş bir doktoru geçindirmek için yeterince para kazandıracak örgensel nörolojik hastalık olayları yoktu. Bununla birlikte, başka doktorlardan duygudaş bir ilgi göremeyen histeri hastaları vardı, ve Freud gelirini arttırmak için bunların bakımını üstlenmeye başladı. Çok geçmeden, bu bölümün açılışında betimlenen noktaya ulaştı, hipnotizma yerine geçirilebilecek evrensel olarak uygulanabilir bir almaşık arıyordu.

 

 

 

Özgür Çağrışım Uygulayımı

 

 

Freud sorununu çözmeye doğru ilk adımını Nancy kliniğini ziyareti sırasında yapmış olduğu raslantısal bir gözlemi anımsayarak attı. Bir özne hipnotize edilmiş, bir dizi sıradan hipnotik etkiyi yaşaması sağlanmış ve sonra dalınçtan uyanmıştı. Uyandıktan sonra özne dalınç sırasında olmuş olanların hiçbir anısını taşımıyordu—yalın bir hipnoz-sonrası bellek-yitimi durumu. Bununla birlikte, hipnotizmacı elini öznenin alnına koyup ‘‘Şimdi anımsayabilirsin’’ dediği zaman Freud şaşırmıştı. Özne hemen bütün bir hipnotik deneyimi en ince ayrıntısına dek anımsıyordu.

Bu deneyim üzerine düşünerek Freud belli bir uslamlama geliştirdi. Eğer böylesine yalın bir uygulayım bir öznenin hipnoz-sonrası bellek-yitimini yenmesine yardımcı olabiliyorsa, kendi histerik hastalarının unutulmuş patojenik düşüncelerini anımsamalarına yardımcı olmak için de işleyebilirdi. Düşüncesini sınamak için, bir basınç uygulayımı ile denemeler yapmaya başladı. Hastalarını gözleri kapalı ama bütünüyle normal bir uyanıklık durumunda bir koltuk üzerine yatırıyor, daha sonra onlardan belirtilerinin duyumlarına benzer fiziksel duyumları ilk kez yaşadıkları zamanı anımsamaya çalışmalarını istiyordu. Bunun üzerine hastalar kaçınılmaz olarak hedefe erişemeden belli bir yerde duran anı zincirleri üretmeye başlıyorlardı. Bu noktalarda Freud elini hastanın alnına bastırıyor ve güvenle önemli yeni anıların bilince geleceklerini bildiriyordu. Birçok durumda yeni anılar gerçekten kendilerini gösteriyor ve anımsamalar zinciri sürdürülebiliyordu. Sık sık, bu yeni uygulayımın yinelenişiyle gerçekten patojenik olan düşünceler anımsanıyor ve arkasından gelen duygusal katharsis ile belirtiler yitiyordu.

Zamanla Freud basınç uygulayımını kullanımında giderek artan bir ustalık kazandı. Daha baştan açıktı ki hastalar basınca her zaman açıkça ilgili anılarla karşılık vermiyorlardı; bunun yerine, kimi zamanlar ancak bulanık ve görünürde ilgisiz imgeleri ya da düşünceleri bildiriyorlardı. Başlangıçta Freud bunları önemsiz diye gözardı etti ve işleme yeni baştan başlamak zorunda olduğunu düşündü. Bununla birlikte, aşamalı olarak bu bulanık karşılıkların bile imlemli olduklarını ve dinlenmeleri ve kullanılmaları gerektiğini öğrendi.

Bir hasta alnındaki basınca yıldız gibi titrek ışıklar ve ışık çakmaları bildirerek karşılık verdiği zaman belirleyici önemde bir deneyim yer aldı. Freud düşkırıklığına uğradı ve kızın yalnızca fosfonlar, kapalı bir göz üzerine bastırıldığı zaman çoğu kez beliren o ışık çakmalarını gördüğünü düşündü. Neredeyse vazgeçmek üzereydi ki, hasta imgelerin Sanskrit betilerini andıran geometrik şekiller—haçlar, çemberler, üçgenler vb.—kazanmaya başladıklarını söyledi. Kafası karışan Freud ondan betilerle bağlı olarak kafasına gelen tüm düşünceleri sıralamasını istedi. Hasta haç-benzeri betilerin ‘‘acıyı’’ temsil ettiklerini ve dairesel, güneş-benzeri bir betinin ‘‘eksiksizliği’’ simgelediğini söyledi. Bu arkadan acı ve kişisel eksiksizlik yoksunluğu duygularının duygusal bir betimlemesine götürdü. Yakınlarda tinselci bir dergide okuduğu Sanskritçe’den çevrilmiş bir yazı tarafından özellikle yetersiz olduğunu duyumsamaya götürüldüğünü söyledi. Bunu yeniden anımsama deneyimi onun için kathartik ve sağaltıcıydı. Böylece basınç uygulayımına karşılığı herşeye karşın oldukça imlemli çıkmıştı, ve benzer birçok deneyimden Freud hastalarının söyledikleri herşeye önem vermeyi öğrendi, üstelik bunlar ilk bakışta önemsiz görünseler bile.

Yanılma sınama adım adım Freud’u hiçbir biçimde alına basınç uygulamak zorunda olmadığına inandırdı. Yalnızca hastalarını belirtileri konusunda düşünmeye yüreklendirmesi, düşüncelerini bütünüyle özgürce akışa bırakmalarını ve kafalarına gelen herşeyi ona anlatmalarını sağlaması gerekiyordu. Biricik özsel kural hiçbir şeyin geri çekilmemesiydi, üstelik aptalca, ilgisiz, utandırıcı ya da iğrenç görünse bile. Herşeyin gizil bir önemi vardı.

Freud bu yeni uygulayımı özgür çağrışım olarak adlandırdı ve patojenik düşünceleri ortaya çıkarmada hipnotizma denli etkili olabileceğini buldu. Kimi insanların dirençle karşıladıkları hipnotizmayı gerektirmediği için, herkes üzerinde uygulanabilirdi. Freud hastalarını iyileştirmede hipnotizmayı bütünüyle bir yana bırakarak yalnızca özgür çağrışıma dayanmaya başladı. Değişimin uzak-erimli imlemleri olacaktı, çünkü özgür çağrışımın ek incelikleri histerinin hipnotizma tarafından maskelenen özelliklerini görebilmesini sağlıyordu. Bunlar arasında aşırı-belirlenim ve baskılama fenomenleri, ve nedensel bir etken olarak eşeyselliğin önemi vardı.

Çoklu-belirlenim (Aşırı-belirlenim). Hastalarının özgür çağrışımlarından Freud çok geçmeden belirtiler ve temellerinde yatan patojenik düşünceler arasındaki ilişkilerin genellikle yalın olmadıklarını öğrendi. Her bir tekil belirti için tek bir patojenik düşünce olması yerine, çok daha sık olmak üzere tekil bir belirti ile bağlı bütün bir duygu-yüklü sahneler dizisi bulunuyordu. Örneğin, kadın hastalarından biri ellerinin histerik seğirmesinden yakınıyordu. Çözümleme bu belirti ile birleşmiş olan üç patojenik düşünceyi açığa çıkardı: piyano çalarken kötü bir biçimde korkutulma, bir öğrenciyken ellerine vurularak cezalandırılma, ve sevilmeyen bir amcanın sırtına masaj yapmaya zorlanma anıları. Daha önceden unutulmuş bu anıların her biri anımsanırken belirtinin yeğinliğinde belli bir azalma oldu. Freud’un bu fenomen için terimi ‘‘çoklu-belirlenim’’ idi, çünkü belirti tek bir patojenik düşünce tarafından değil ama bunlardan birçoğu tarafından aşırı-belirlenmişti. Freud aşırı-belirlenmiş belirtinin uygun olarak tümü de ellerle ilgili üç patojenik düşünceyi simgelediğine dikkat etti. Belirtilerin çoğunun birçok değişik patojenik düşünce tarafından eşzamanlı olarak aşırı-belirlenmiş olduklarını ve bu düşünceleri simgelediklerini buldu.

Baskı. Çoklu-belirlenimin bulunuşundan daha da önemlisi Freud’un bilinçsiz patojenik düşüncelerin yalnızca yaşantıların önemsiz ayrıntılarının unutulmaları anlamında ‘‘unutulmuş’’ olmadıklarını anlamasıydı. Patolojik düşüncelerin hastaları tarafından etkin olarak ve isteyerek—ama belki de bilincinde olmaksızın—bastırıldıklarını buldu. Patojenik düşünceler hastaların anımsamayı istememelerini olmaktan çok bunu yapamamalarını ilgilendiriyordu.

Freud’u bu vargıya götüren kanıtlar değişik doğadaydılar, ama imlemlerinde yanılmak olanaksızdı: hastalar sık sık özgür çağrışım sürecine ve patojenik düşüncelerin açığa çıkarılmasına direnç gösteriyorlardı. Direncin en açık örnekleri tam da sağaltımın en pürüzsüz gidiyor göründüğü noktalarda oluyordu. Hasta özgür çağrışıma giriyor ve Freud güvenle önemli patojenik gerecin anımsanmak üzere olduğunu seziyordu. Hasta birdenbire duruyor ve kafasının birden boşaldığını söylüyor ya da etkili olarak çağrışımlar zincirini sonlandırmaya yarayan bir başka davranışa geçiyordu. Açıkça görülür endişe ve utanma belirtileriyle tam o kıpıda düşündüğü şeyin sözü edilemeyecek denli gülünç ya da paylaşılmayacak denli kişisel olduğunu söyleyebiliyordu. Direncin bir başka sık görülen örneği de öznenin birden Freud’un kendisine dönmesi, belki de onun tıbbi yetkilerini ya da tuhaf sağaltım uygulayımının yararlılığını sorgulamaya başlamasıydı. Kısaca, hastalar patojenik düşüncelerinin açığa çıkmasından kaçınmak için çeşitli yollara başvuruyorlardı. Bu kaçınmanın ya da baskılamanın böylece güdülenmiş bir durum olduğu ortaya çıktı, çünkü baskılamayı koruyan davranış özgür çağrışımlar patojenik düşüncelerin çok yakınlarına geldikleri zaman kendiliğinden ortaya çıkma eğilimini gösteriyordu. Freud ayrıca direncin çoğunun kendiliğinden olduğu gibi bilinçsiz olarak da göründüğünü saptadı; hastalar sık sık sorundan kaçındıklarını anlamıyorlardı.

Freud’un bilinçsiz direnci buluşu ona oldukça önemli bir ders öğretti, çünkü hastalarının hastalıklarına karşı gerçek tutumlarının yalın olmaktan uzak olduğunu belirtiyordu. Bir yandan, belirtilerinden somut bir rahatsızlık ve sıkıntı çekiyorlar ve gerçekten onlardan kurtulmayı istiyorlardı. Sağaltım isteme davranışının kendisi buna bir kanıttı. Bununla birlikte, öte yandan dirençleri sağaltımın ilerlemesini zayıflatma eğilimindeydi. Sanki her bir hastanın bilinçli bir yanı iyileştirilmeyi çok isterken, öteki bilinçsiz yanı ise başarılı bir iyileşmede karşılaşılacak acının taşınamayacak denli ağır olacağı korkusuyla sağaltıma direniyordu. Bu Freud’un insan davranışını belirlemede çatışmanın önemini gördüğü ilk durumlardan biriydi: o noktada bir bireyin değişik yanları karşılıklı olarak dışlayıcı hedefler için yaygara koparıyorlardı. Kuramlarını tam olarak geliştirdiği zaman, Freud çatışmanın yalnızca histerik evrilme belirtilerinden çok daha fazlasını belirlediğini gördü.
Çatışmanın bulunuşu Freud’un sağaltım görevini büyük ölçüde karıştırdı. Şimdi hastalarının olumlu, sağlık-isteyen tutumları ile onların bilinçsiz dirençlerine karşı bir bağlaşma yapması gerekiyordu. Uygulamada, bu hastalarını sürekli olarak dirençler için tetikte olmaya ve onlarla savaşmaya karşı uyarması anlamına geliyordu. Hastalara açık olarak zaman zaman çağrışımlarını sürdürmeyi istemeyecekleri, ama bunların onu sürdürmek için kesinlikle en önemli ve en yararlı zamanlar olduğu söyleniyordu. Genellikle direnç aşamalı olarak yenilebiliyor ve imlemli patojenik düşünceler Freud’un hastasının güvenini kazanacak denli etkili ve dayançlı çalışmış olup olmadığını açığa seriyorlardı.

Eşeysellik. Freud dirençle savaşmada deneyimini arttırırken, onun niçin varolduğu ve gerçekte neye karşı yöneltilmiş olduğu konusunda daha açık bir anlayış kazanmaya başladı. Sonunda birçok hastanın, direncin çoğu daha şimdiden yenildikten sonra, isteksizce eşeysel bir doğada olan çağrışımlar üretmeye başladıklarını buldu. Çocuklukta yaşanan eşeysel deneyimlerin ve çoğunlukla ebeveynler ya da başka yakın akrabalar tarafından eşeysel kötüye-kullanımların anıları özellikle sıktı. Örneğin el seğirmesi olan hasta sonunda sırtını ovmaya zorlandığı amcanın daha sonra ona eşeysel olarak saldırıda bulunduğunu açıkladı. Freud yavaş yavaş hastalarının tümünün eşeysel doğalı patojenik düşünceler taşıdıkları ve bunların histerik belirtilerin en derin ve en önemli nedenleri oldukları vargısına ulaştı. Bu eşeysel düşünceler baskılanmış kaldıkları sürece, hasta her zaman en azından gizil olarak histerik kalıyordu. Düşünceleri bilince çıkarmayı başaramayan herhangi bir sağaltım en iyisinden eksik olmaya yazgılanmıştı.

İlkin Freud—daha sonra iyi olgunlaşmamış bir vargı olarak ortaya çıkacağı gibi—bu düşünceleri tüm histeriklerin çocukken eşeysel kötüye-kullanım durumlarında kalmış olduklarını ileri süren bir ayarıltma kuramının içersine aldı. Olayın anısının baskılanmasına yol açacak denli acılı ve utandırıcı olması gerekiyordu. Sonra, yaşamın ileri evrelerinde, normal olarak anıyı bilince çıkartacak olaylar baskılanma nedeniyle bunu yapamıyorlar, ve hasta anı yerine bir belirtiyi yaşıyordu. Böylece el seğirmesi olan hasta amcasıyla ne zaman karşılaşacak olsa belirtisinde bir yeğinleşme duyuyordu. Çocukluk ayartılmasını anımsamak yerine simgesel bir fiziksel acıyı yaşıyordu. Ayartılma kuramına göre, belirti eşeysel bir patojenik düşüncenin bilinçli olarak kabul edilmesine karşı bir savunma idi. Belirtiler bilinçte iki kötülükten küçüğü olarak, nahoş olsalar da bastırılan düşüncelerin kendileri için daha az endişe yaratıcı eşdeğerler olarak görünüyordu. Savunma işlevi belirtileri hastalar için değerli kılıyor, ve sağaltımda direncin bulunuşunu açıklıyordu. Freud böylece histeriyi savunma sinircesi olarak görmeye başladı.

Freud histeri üzerine ayartılma kuramını yayımladığı zaman usa öylesine aykırı göründü ki, tıp çevrelerinde alayla karşılandı. Meslektaşları onu dışladılar ve ona hasta göndermeyi durdurdular. Daha da kötüsü, Freud’un kendisi yavaş yavaş kuramın belli yanları konusunda kuşkular duymaya başladı. Hastalarının çocukluk eşeysel yaralanmalarını bildirmedeki tutarlılıklarına ve o olayların gerçekliklerine inanmadaki içtenliklerine karşın, sık sık öyküleri bütünüyle doğru gibi gelmiyordu. Zaman zaman Freud ayartıcı oldukları öne sürülen akrabalarla kişisel olarak tanışıyor ve hiçbir zaman böyle birşey yapmış olamayacaklarından emin oluyordu. Bundan başka, eğer doğruysa kuram genel nüfus içinde ebeveynler arasında usauygun bir yolda beklenebileceğinden çok daha yüksek bir sapıklık oranını belirtiyordu. Kısaca, o zaman, Freud hastaları tarafından üretilen eşeysel kötüye-kullanılma ‘‘anılarının’’ hiç de gerçek anılar olmadıklarından kuşkulanmaya başladı.

Ama, eğer anılar değillerse, neydiler? Bu soru Freud’un yakasını aylarca bırakmayacaktı. Bütün histeri kuramının yararsız olduğuna inanamıyordu. Sağaltımı o sıralar eldeki en etkili sağaltım yoluydu ve henüz belirtileri belli bir tipteki patojenik düşüncelere karşı savunmalar olarak görmek anlamlı geliyordu, üstelik bunlar gerçek anılar olmasalar bile. Dahası, eşeyselliğin herhangi bir yolda önemli olmuş olması gerekiyordu, yoksa niçin çok sayıda hasta özgür çağrışımlarında o çocukluk ayartılma sahnelerini anlatsınlardı? Ayartılma kuramının kimi ayrıntılarda yanlış olduğu açıktı, ve gene de başkalarında doğruydu. Freud sonunda kuramın hangi yanlarının geçerli olduğunu çıkardığı zaman, bu büyük ölçüde 1890’ların ortalarında girişmiş olduğu bir dizi yeni araştırmanın sonucu oldu—düşlerin anlam ve doğaları üzerine araştırmaların.

 

 

 

Düşlerin Yorumu


Freud’un düşleri araştırma konusuna ilgi duymaya nasıl başladığını tam olarak bilmiyoruz. Öğretmenlerinden kimileri düşler ve ansal hastalıklar arasındaki benzerlikler konusunda kurgular geliştirmişlerdi, ve hastaları arada bir özgür çağrışımlarının gidişi içinde düşlerini betimliyorlardı. Freud’un kendisinin sık sık düşlerini anımsadığı bilinir. Her ne olursa olsun, koşulların belli bir bileşimi sonunda Freud’u düşleri özgür çağrışıma konu yapmaya götürdü. Bunu yaptığı zaman, düşlerin de tıpkı histerik belirtiler durumunda olduğu gibi çözümlenebilecek ve yorumlanabilecek olduklarını ve kavranabilir bir anlamları olduğunu buldu.

Açık ve Gizli İçerik. Freud düşlerin, bir kez özgür çağrışıma bırakıldıkları zaman, belirgin bir ayrım gösteren iki içerik düzeyi gösterdiklerini buldu. Bir yanda, düş gören tarafından yaşandığı ve anımsandığı biçimiyle bilinçli düşün kendisi vardı. Bu birincil olarak görsel bir sanrı deneyimiydi ve sıklıkla parça parça ve zamansal olarak kopuk kopuktu, düşlemsel ya da tuhaf imgeler kapsıyordu. Freud bunu açık içerik olarak belirtti. Açık içerik hiç kuşkusuz düş deneyiminin en doğrudan ve açık yanıydı.

Açık içerik genellikle anlaşılmaz olsa da, eğer özgür çağrışıma alınacak olursa, Freud düş görenin yaşam deneyiminin terimlerinde anlamlı olan bir düşünceler dizisinin kaçınılmaz olarak doğduğunu gördü. Açık içerik, bir histerik belirti gibi, kendi başına açıklanamaz ve gizemliydi; ama gene de bir çağrışım zinciri tarafından çok büyük kişisel imlemleri olan düşüncelere bağlanıyordu. Özgür çağrışımlar tarafından ortaya serilen düşünceler açık içeriğin anlam kazanmasını sağladıkları için, Freud bunların ikinci bir düş içeriği düzeyi oluşturduklarının düşünülmesi gerektiği vargısına ulaştı ve buna gizli içerik adını verdi.

Freud düşlerin açık ve gizli içerikleri arasındaki ilişkiler üzerine düşünürken, bu ilişkilerin histerik belirtiler ile bunların patojenik düşünceleri arasındaki ilişkilere ne denli benzer olduklarını buldu. Direnç gizli içeriğin ortaya çıkarılmasını engelliyordu, tıpkı patojenik düşüncelerin tanınmasını engellediği gibi. Birbiri ardına düşlerde, üstelik histerik olmayan bireylerin düşlerinde bile, özgür çağrışım dirençle karşılanan tabulaşmış ve endişe-yaratıcı düşüncelere götürüyordu. Tıpkı histerik hastaların sağaltımında olduğu gibi, direncin üstesinden gelmek için çaba gösterilmesi gerekiyordu.

Bu direnme eğiliminin bir örneği Freud’un kendi düşlerinden birini çözümlemesi tarafından verildi. Açık içerik Freud’un bir hastasına bir meslekdaşı tarafından propil enjekte edilmesini (bütünüyle saçma bir tıbbi işlem) kapsayan bir bölümü içeriyordu. Enjeksiyonun arkasından Freud çok açık olarak trimetilaminin kimyasal formülünü oluşturan harf ve sayıları sanrıladı. Bu anlamsız açık içerikle ilgili özgür çağrışım üzerine, Freud en azından saçma enjeksiyonu yapanın kendisi olmadığı sonucunu çıkardı. Öyleyse olayın herhangi bir kötü sonucu için suçlanacak olan meslekdaşı olacaktı. Bu daha sonra en iyi dostunun gerçek yaşamda düşteki hastaya sorumsuz bir cerrahi işlem uyguladığı yolundaki tatsız bir anıya götürdü. Yasal olarak Freud’un sorumluluğu altında olan hasta sonuçta neredeyse ölecekti. Böylece gizli içerik en iyi arkadaşına karşı Freud’un bilinçli olarak kabul etmeye isteksiz olduğu kınamaları içeriyordu. Freud’un trimetilaminin sanrısal formülü üzerine çağrışımları, trimetilaminin eşeysel karşılıklarla ilgili bir örgensel kimyasal töz olabileceğini, ve hastasının hastalığının eşeysel bir doğada olduğunu düşündüğü zaman, bir başka tabulu konuda doruğa ulaştılar. Eşeysellik böylece düşlerde de tıpkı histeride olduğu gibi kendini gösteriyordu.

Freud’un bu düş parçasını ve bunun gibi birçok başkalarını yorumlaması onu düşleri zorunlu olarak ortaya çıkaran ayrı bir ansal sürecin olduğu varsayımına götürdü. Bu süreci düş çalışması olarak adlandırdı ve bunun yerdeğiştirme, yoğunlaştırma ve somut sunuluş olarak üç ayrı bileşenden oluştuğunu ileri sürdü.

Düş Çalışması. Özgür çağrışım bir düşün açık içeriğinin, tıpkı histerik bir belirti gibi, kendilerinde rahatsız edici ya da endişe-yaratıcı düşünceleri göreli olarak ‘‘güvenlikli’’ bir yolda simgeleştirme olarak düşünülebileceğini ortaya serdi. Freud’un bu simgesel süreci belirtmek için kullandığı uygulayımsal terim yerdeğiştirme idi ve normal olarak bilinçsiz, tabulu düşünceyi etkinleştirmek için kullanılacak olan erkenin o düşüncenin yerine bilince gelen ilgili ama duygusal olarak daha yüksüz bir düşünceye ‘‘yerdeğiştirmesini’’ anlatıyordu. Yerdeğiştirme bir savunma amacına hizmet ediyordu ve belirtinin olduğu gibi düş oluşumunun da temelinde yatan anahtar bir dinamik ilkeydi.

Düşler ve histeri arasındaki bir başka benzerlik de açık düş imgelerinin (manifest dream images) de tıpkı histerik belirtiler gibi sık sık birçok gizli düş düşüncesi (latent dream thoughts) tarafından aşırı-belirlenmiş olmaları olgusunda yatıyordu. Böylece Freud’un düşünün trimetilamin ile ilgili çağrışımları yalnızca eşeysellik kimyasını değil, ama ayrıca propil enjeksiyonuyla ilgili çağrışımlara karışmış olan o aynı en iyi arkadaşla o konu üzerinde bir konuşma yapmış olduğu anısını da içeriyordu. ‘‘Trimetilamin’’ iki ayrı gizli düşünce zinciri ile yakından bağlı olması anlamında aşırı-belirlenmişti—biri arkadaşı konusunda çatışan duygularıyla, öteki ise eşeysel düşüncelerle ilgili olmak üzere. Düş çözümlemesi durumunda, Freud yoğunlaşma sözcüğünü bu tür aşırı-belirlenimi betimlemek için kullandı. Terim tarafından imlenen düşünce birçok ayrı gizli düş düşüncesinin tek bir açık imgeye ‘‘yoğunlaşabilecekleri’’dir.

Açık ve gizli içerik arasındaki ilişkinin bir üçüncü ırasalı ayrıca histerik belirti oluşumunu da anımsatıyordu. Her iki durumda da başlangıçta bir düşünce olan şey—bir patojenik düşünce ya da bir gizli düşünce—aşırı somut bir yolda anlatılıyordu. Histeride düşünce fiziksel bir rahatsızlığa dönüyor, bir düşte ise somut duyusal bir imgeye çevriliyordu. Her iki durumda da, başlangıçta bir soyutlama düzeyinde olan bir düşünce somut sunuluş durumuna geliyordu.

Birincil ve İkincil Süreçler. Freud’un çözümlemeleri açıkça hem belirtilerin hem de açık düşlerin üç tür temel dönüşüm sürecinden—yerdeğiştirme, aşırı-belirlenim/yoğunlaşma ve somut sunuluş—geçmiş duygusal olarak yüklü düşüncelerin en son sonuçları olduklarını imliyordu. Bu süreçlere ilişkin ilginç bir nokta tümünün de normal olarak mantıksal ve olgun ansal işlev görmeyle birlikte bulunan anlıksal niteliklere karşı işlemeleriydi. Çevre ile etkili olarak ve mantıksal olarak başa çıkabilmek için, anıştırmalı olmaktan çok belirtik kavramlarda düşünmek, artı anlamlardan daha çok tam olarak sınırlanmış kavramlar kullanmak, ve düşünceler oluşturmada somut tikellerden soyut genellemelere ilerlemek zorunludur. Böylece, Freud biri düş ve belirti oluşumu ile, öteki ise ussal düşünce ile ilgili olmak üzere taban tabana zıt iki ansal etkinlik kipi olduğunu buldu. Ussal düşünce çocuklukta bulunmadığı ama ancak yıllar süren anlıksal deneyim ve eğitimin sonunda kazanıldığı için, Freud buna ikincil süreç adını verdi. Birincisi daha ilkel, usdışı düşünce kipi olarak göründüğü için, Freud bunun bir çocuğun ansal etkinliğinin ırasalı olabileceğini düşündü ve birincil süreç olarak adlandırdı. Düşler ve histerik belirtiler olgun, ikincil süreç düşünmesinin birincil süreçten yana terkedildiği durumlar olarak görünmeye başladılar—bir durum ki daha erken, daha ilkel düşünme kiplerine gerilemenin yer almasıyla nitelenir.
Freud’un gözüne birincil ve ikincil süreçler arasındaki bir karşıtlık daha çarptı: ikincil süreç bilince doğrudan açıkken, birincil süreç ise bilinçsizdi. Bir ikincil süreç düşünce zincirinin ussal etkinliği istemli denetime açıktı, ve her zaman en azından gizil olarak ayrımsanma olanağını sunuyordu. Bununla birlikte, birincil süreç düşünce istemli ya da bilinçli bir denetime açık değildi; düşler ve belirtilerin her ikisi de ‘‘gökten düşercesine’’ gelme gibi bir öznel duyum taşıyorlardı.*

*Belirtmek gerek ki bu birincil süreç özellikleri düşler ya da belirtiler gibi ‘‘anormal’’ fenomenlere sınırlı değildi ve ayrıca sanatsal yaratıcılığa da katılmış görünüyordu. Sanatçılar ve ozanlar gereçleri olarak simgeleri alırlar, anlatmak istediklerini yerdeğiştirmeye benzer bir tarzda anıştırma yoluyla bildirirler. Sanatsal simgeler, tıpkı düşlerdeki yoğunlaşmalar gibi, çoğu kez değişik anlam düzeylerinde yoruma açıktır. Ayrıca sık sık soyut düşüncelere somut sunuluşlar da verirler, ve sanatçılara bilinçsizce kendi dışlarındaki kaynaklardan gelen içgörü çakışlarında köken buluyor olarak görünürler.

Freud’un birincil ve ikincil süreçleri kavramsallaştırması onu zamanının akademik ruhbilimcilerinden belirgin olarak uzaklaştırdı. Bu ruhbilimciler araştırmalarını algı, bellek, yargı ve öğrenme gibi tümü de bilinçli ve Freud’un ikincil sürecinin yanları olan fenomenlere sınırlama eğilimindeydiler. Aslında, ruhbilim zamanın önde gelen akademisyenleri tarafından ‘‘bilinçli yaşantının bilimi’’ olarak tanımlanıyordu. Freud’un ansal işlev görme kuramı bu bilinçli, ikincil süreç etkinliklerinin ötesine genişleyerek bilinçsiz birincil süreci içerdiği için, kendi kuramından ruhbilim olmaktan çok metapsikoloji ya da ruhbilim-ötesi olarak söz etti.

Freud’un metapsikolojik araştırmaları düşlerin birincil süreç düzenekleri olarak açıklanabilir ve histerik belirtilere oldukça andırımlı olduklarını buluşu tarafından büyük ölçüde kolaylaştırıldı. Düşler belirtilerden çok daha sıktılar, ve çözümleme için çok daha kolay erişilebilirdiler—özellikle Freud’un kendisi bol bol düş gördüğü için. Düşlerin incelenmesi öylesine değerliydi ki, Freud onu ‘‘bilinçaltına giden görkemli yol’’ olarak adlandırdı. Sağladığı buluşlar arasında ayartılma kuramı ikileminin çözümlerine ipucu da vardı.

Dileğin Yerine Gelmesi Önsavı. 1895 yazında Freud tüm düşler dileklerin yerine getirilmesini temsil ederler biçimindeki çarpıcı varsayımı geliştirdi. Bu düşünceye tam olarak nasıl ulaştığı açık değildir. Hiç kuşkusuz kendiliğinden-açık bir gerçeklik olmaktan uzaktır, çünkü birçok düş yüzeyde dilek-gerçekleşmesi olmaktan başka herşey olarak görünür. Gene de, 1900’de başyapıtlarından biri olan Düşlerin Yorumu yayımlandığı zaman, Freud çok yüksek bir sayıda düşü baştan sona çözümlemişti ve hiçbir zaman gizli içeriğinin bir dilek-gerçekleşmesi kapsadığı gösterilemeyecek tek bir düşle bile karşılaşmamış olduğunu bildiriyordu.

Freud’un Düşlerin Yorumu’nda betimlediği düşlerin kimileri ona kuramı konusunda kuşkucu olan insanlar tarafından bunun geçersizliğini göstermek amacıyla sunulmuşlardı. Örneğin, en iyi konuk ağırlayıcılardan biri olmaktan gurur duyan bir kadın düşünde evde yemek olmadığı için bir ziyafet vermesinin engellendiğini gördü. Açık düşte büyük bir düşkırıklığına uğradığını duyumsadı, ve uyanması üzerine düşün bir dilek-gerçekleşmesi olarak nasıl yorumlanabileceğini anlayamadı. Ama özgür çağrışım bir dizi ilginç olguyu ortaya çıkardı. Kadın yakınlarda evlenmişti ve kocasının başka kadınlara ilgisini çok kıskanıyordu. Kocasının iş yerine sık sık uğrayan bir kadından özellikle kaygılıydı. Bununla birlikte, kocası kendi beğenisi için çok zayıf olan bu kadının gerçekten çekici olmadığını belirttiği zaman yeniden rahatlamıştı. Düşten önceki gün, Freud’un hastası gizil rakibesi ile karşılaşmıştı. Kadın bir kompliman olarak yakınlarda yemeğe davet edileceğini umduğunu belirtmişti; düş gören her zaman öyle güzel yemekler sunuyordu ki, tıka basa yemenin önüne geçemeyecekti. Düşün gizli içeriği şimdi öteki kadının zayıf, tehdit edici olmayan bir durumda kalması dileği olarak açıkça ortaya çıkıyordu.

Bir başka görünürde doğrulayıcı olmayan düşte bir kadın hasta çok sevdiği genç yeğeninin öldüğünü gördü. Bu hiç kuşkusuz bir dilek-gerçekleşmesinin tam karşıtı olarak görünüyordu. Düşle ilgili çağrışımları yeğeninin yine çok sevdiği ve gerçekten de kısa bir süre önce ölmüş olan ağabeyinin cenazesinin anılarını içeriyordu. Cenazeye katılan tüm başkalarını aralarında onu reddetmiş olan ama ona henüz çekici gelen eski bir sevgili de olmak üzere açıkça anımsıyordu. Cenaze töreni onu son gördüğü zamandı. Böylece düşteki cenaze töreni onu yine görmesine olanak verebilecek varsayımsal durum olarak yorumlanabilir oluyordu. Çok nahoş açık içerik tarafından dolaylı olarak anlatılan dilek ortadaydı.

Düşlerin altında yatan en önemli gizli düşüncelerin dilekler olduklarını bulduktan sonra, Freud şu vargıya ulaştı: düşler ve histerik belirtiler özsel yapısal niteliklerinde birbirlerine çarpıcı bir biçimde benzerdiler. Her ikisi de anıştırma yoluyla endişe-yaratıcı bilinçsiz düşünceleri simgeliyor, her ikisi de tekil imgeler ya da belirtiler aracılığıyla eşzamanlı olarak birçok bilinçsiz düşünceyi temsil ediyor, her ikisi de düşüncelere somut sunuluşlar sağlıyor, ve her ikisi de bilinçsiz ve istemsiz olarak yaratılıyordu. Biricik büyük ayrım kabul edilen nedenlerinde yatıyordu: düşlerin gizli dilekler tarafından, histerik belirtilerin ise yaralayıcı eşeysel anılar tarafından yaratıldıkları kabul edildi.

Ama tam olarak bu noktadaydı ki ayartılma kuramı açıkça yanlıştı! Freud’un hastaları tarafından öylesine benzer bir yolda ‘‘anımsanan’’ çocukluk eşeysel yaralanmaları gerçekte hiçbir zaman olmamışlardı. Freud’un sorununa bir çözüm olanağı o zaman şurada yatıyordu: düşler ve belirtiler başka noktalarda öylesine benzerken, niçin kökenlerinde de benzer görülmesinler? Histerik hastalar tarafından anımsanan ayartılma sahneleri o zaman edimsel anılar olarak değil ama eşeysel bir doğadaki dileklerin yansımaları olarak görülebilirlerdi. Dilekler hastaların uygar ve bilinçli olarak benimsenmiş değerlerinin tümüne karşı işliyor, ve böylece baskılanmaları gerekiyordu. Ama gene de olgusaldılar, ve histerinin birincil süreç düzenekleri yoluyla en azından bölümsel ve simgesel anlatım istiyorlardı.

Histerinin nedeninin bu yeni formülasyonu ile, Freud ‘‘olgusallığın’’ doğasını yeniden kavramsallaştırmaya zorlandı. Birincil süreç fenomenlerine ilişkin araştırmalarının daha başından görüngü ve olgusallık arasındaki paradoksal ilişki ile yüz yüze kalmıştı. Histerik belirtilerin hiçbir nesnel nedenleri yoktu, ve gene de kurbanları için öznel olarak bütünüyle olgusaldılar. Düşler açıkça dışsal olgusallıktan yoksundular, ve gene de uyanıklıktaki olgusal yaşantılar denli diri ve inandırıcıydılar. Şimdi Freud hastalarının olgusal anılar gibi görünen ve kendileri tarafından bile olgusal anılar olarak alınan patojenik düşüncelerinin olgusal olayların doğru birer yeniden-kuruluşları olmaktan çok örtük dilekler olduklarını anlıyordu.

Bu düşüncelerden Freud insan ruhunun salt dışsal bir olgusallıktan çok daha ötesine karşılık verdiği sonucunu çıkardı. Belli koşullar altında, ruh dileklere sanki bunlar nesnel olarak olgusalmış gibi karşılık verir, ve nesnel ‘‘olgusallığın’’ tüm özelliklerini taşıyan düşler ya da belirtiler gibi ansal olaylar üretir. Gündelik uyanık yaşamda bile, dilekler olgusal olarak yaşananı etkilerler. Soğuk bir kış günü aynı kent yolunda yürüyen iki insanı düşünelim. Biri çok aç, öteki ise çok üşümüş olsun. Bu iki insan, özdeş ‘‘nesnel’’ çevre ile karşılaşınca, onu çok değişik yollarda yaşarlar. Aç olan dikkatini çevrenin yemek sunabilecek yanları üzerinde yoğunlaştıracaktır—bir lokanta ya da belki de bir mezeci dükkanı üzerinde. Üşüyen ise dikkatini dahaçok sığınak olabilecek bir yere, belki de bir yeraltı geçidine ya da boş bir taksiye çevirecektir. Böylece çevrenin öznel algılanışı onun nesnel özellikleri tarafından olduğu gibi gereksinim ve dilekler tarafından da belirlenir.

Freud tüm ansal yaşantıların dileklerin ve dışsal olgusallığın belli bir bileşiminden oluşmuş olduğu vargısını çıkardı. Değişik durumlarda, iki bileşenin göreli oranları değişebilir. Kimi zaman, söz gelimi kızgın bir ayı tarafından kovalanırken olduğu gibi, olgusallık bileşeni büyük ölçüde üstündür ve erkenin tümü onunla başa çıkmaya ayrılır. Bununla birlikte, başka durumlarda dilek bileşeni öyle bir düzeyde başatlık kurabilir ki, dilek yanlışlıkla nesnel olgusallık yerine alınabilir ve bir birincil süreç fenomeni yer alabilir. Freud’un terimlerinde, dilek ve dışsal olgusallık her birey için zamandaki her kıpıda gerçek davranış güdüleyicisi olan bir ruhsal olgusallık oluşturmak üzere bileşirler. Bir başkasının davranışını anlamak için o kişinin ruhsal olgusallığını dikkate almak gerekir. Bir kez daha Freud çatışmanın insan davranışındaki önemini görmüştü: tıpkı sağaltımın gidişinin direnç ile iyileşme için bilinçli istek arasındaki çarpışma tarafından belirlenmesi gibi, bir bireyin ruhsal olgusallığının da dilek-yönelimli ve olgusallık-yönelimli etmenler arasındaki çatışma tarafından belirlendiğini buldu.

 

 

 

Freud’un Öz-Çözümlemesi

 

Kendi histeri kuramıyla ilgili güçlükleri çözdükten sonra, Freud insan güdülenişinin doğası üzerine güç bir düşünme sürecine girmek zorunda kaldı. Hastalarının—ki çoğu görünürde saygın ve ahlaksal olarak erdemli insanlardı—gizlice ve bilinçsizce genel olarak toplumda kolay kolay kabul edilemeyecek eşeysel düşlemler ve dilekler taşıdıkları yolunda kanıtlar ortaya çıkarmıştı. Dahası, bu dilekler eşeyselliğe yönelik bir çocukluk ilgisini belirtecek denli gerilerden geliyor gibi görünüyorlardı. Daha önceleri, Freud insanlarda eşeysel içgüdünün erginliğe dek normal olarak uykuda olduğu yolundaki genel ondokuzuncu yüzyıl inancını paylaşıyordu. Böylece başlangıçtaki önsavının nasıl olmuş olması gerektiği çıkarılabilir: histerikler anormal ölçüde erken gelişmiş bir eşeysellikten acı çeken, çocuklukta güçlü eşeysel dürtüler yaşamış ve bunun sonucunda yetişkinlikte histeriye başkalarından daha büyük bir yatkınlık kazanmış olan bireyler olmalıydılar. O zaman histerideki gerçek nedensel etmen eşeysel dizgenin fizyolojik temelli bir sapması olarak görülebilirdi.

Kısa bir süre içinde böyle bir önsavın ne denli çekici görünse de desteklenebilir olmadığını anladı. Bunu reddetmesinin doğrudan nedeni büyük ölçüde kişisel ve acılı bir nedendi. 1896’dan 1898’e dek Freud kendini baştan sona bir çözümlemeden geçirdi, düşlemlerini, düşlerini ve açık davranışlarını özgür çağrışımlarına konu yaptı. Bu öz-çözümlemenin bir sonucu olarak, Freud kendisinin de, tıpkı histerik hastaları gibi, çocukluktan başlayan bilinçli olarak kabul edilemez eşeysel dilekler altında olduğu vargısına ulaştı.

Öz-çözümleme 1896 sonbaharında babasının ölümünden kısa bir süre sonra başladı. Yaşlı ve hasta babasının ölümü beklenmedik olmamışsa da, Freud olay tarafından beklediğinden çok daha fazla sarsıldığını gördü. Bir arkadaşına ‘‘sanki köklerinden kopmuş’’3 olduğunu duyduğunu yazdı ve daha sonra bir babanın ölümünün ‘‘bir insanın yaşamındaki en önemli olay, en acılı yitiş’’4 olduğunu belirtecekti. Babasının ölümünün ardından aylar geçtikten sonra bile Freud endişe ve çöküntüden kurtulamadı, yeniden çalışma yeteneğine kavuşamadı. Belirtilerinin ağırlığı sonunda onu kendisini bir hasta olarak görmeye götürdü ve belirtilerini ve düşlerini özgür çağrışım altına alarak kendi öz-çözümlemesine girişti. Çağrışımlar çok rahatsız ediciydiler.

Bir çocukluk düşünün yorumu Freud’un öz-çözümlemesinin önemli bir bölümünü oluşturdu. Düşün anısı her zaman diri kalmıştı, ve zaman zaman belli parçaları yetişkinlik düşlerinde geri döndüler. Çocukluk düşünü şöyle betimliyordu: ‘‘Bütün yüzüne yayılan tuhaf denebilecek denli barışçıl, uykulu bir anlatımla sevgili annemi gördüm, kuş gagalı iki (ya da üç) insan tarafından odaya taşındı ve yatağın üzerine yatırıldı.’’5 Bunun oldukça yoğunlaşmış açık bir düş imgesi olduğu ortaya çıktı, çünkü özgür çağrışım imlemli bir gizli düşünceler karışımı üretmişti. İlkin, düşün ölümle ilgili olduğu açıktı. Gagalı şekiller Freud’un aile İncil’inde görmüş olduğu Mısır cenaze tanrılarının kimi resimlerini anımsatıyordu. Daha öte çözümleme annesinin yüzündeki tuhaf anlatımın gerçekten ona özgü olmadığını, ama ölümünden kısa bir süre önce büyükbabasının yüzünde görmüş olduğu bir anlatımla özdeş olduğunu ortaya serdi. Yatağa bırakılan şekil o zaman bileşik şekil olarak sözü edilen bir tip yoğunlaşma idi ve bunda tek bir düş karakteri iki ya da daha çok gerçek bireyin özelliklerini üstlenerek tümünü de aynı zamanda simgeliyordu. Şekil hem annesini hem de ölmekte olan büyükbabasını temsil ediyordu. Annesini ve ölmekte olan büyükbabasını bileştiren imgeden ölmekte olan bir baba düşüncesine varmak için yalnızca kısa bir çağrışım adımı yeterliydi, ve Freud düşte anlatılan önemli gizli dileklerden birinin babasının ölümü için olduğunu kabul etmek zorunda kaldı. Bir şokla bilinçli olarak sevdiği babasına karşı erken çocukluğa dek giden bir dönemde bilinçsiz düşmanca dilekler barındırmış olması gerektiğini anladı.

Nahoş düş yorumu burada durmadı. Daha öte çağrışım düşün açık eşeysel anıştırmaları olduğunu da gösterdi. Freud eşeysel birleşme için Almanca argo sözcüğün (vögeln) kuş (Vogel) sözcüğünden türemiş olduğunu anımsadı. Dahası, argo terimi ilk kez Philip adında ondan biraz büyük bir arkadaşından öğrenmişti, ve gagalı varlıkların imgelerinde imlenen aile İncil’i Eski Ahit’in Philipson İncili olarak bilinen bir basımıydı. En kötüsü daha gelmemişti: düş tarafından eşeysel bir dileğin anlatılmış olması gerektiğine karar verdikten sonra, Freud çocukluk eşeysel dileğinin nesnesinin annesi olmuş olması gerektiği vargısını kabul etmek zorunda kaldı. Küçük bir çocukken yetişkin eşeyselliğinin doğasını ancak eksik olarak anlamış olsa da, büyük bir tensel haz içerdiğini açıkça biliyordu. Ayrıca annesini anlayabileceği eşeysel hazzın en istenebilir kaynağı olarak görmüştü. Böylece, tam bir dürüstlükle, Freud annesine ilişkin gizli düş düşüncelerini eşeysel doğada olarak sınıflandırmak zorunda kaldı.

Ödipus Karmaşası. Freud’un çocukluk düş imgesi böylece itici ama gene de derin olarak duyumsanan iki dileği temsil eden karışık bir yoğunlaşma olarak ortaya çıktı: babanın ölmesi için dileği, ve annenin eşeysel bir nesne olarak kullanılabilir olması için dileği. Ölüm ve eşeysellik kavramları küçük bir çocuk için bir yetişkin için taşıdıklarıyla bütünüyle aynı anlamı taşımıyorlardı, çünkü bir çocuk için ölümün birincil anlamı yalnızca birinin yokluğu demekti, ve eşeysellik her tür tensel, fiziksel doyumu içeriyordu. Buna karşın, Freud düşünde anlatılan duyguların yetişkin ölüm ve eşeysellik kavramlarının açık ön habercileri olduğunu kabul etmek zorunda kaldı.

Freud’un öz-çözümlemesinin başka yanları bu duyguların çocuklukta varolmuş oldukları yolundaki buluşunu doğruladı, ve dahası bunların birçok yanının yetişkinlikte de sürdüklerini düşündürdü. Babasının ölümüne karşı tuhaf tepkisinin bir bölümü ölümün uzun süreli bir çocukluk dileğinin gerçekleşmesi olmasıyla açıklandı. Böyle bir dilek anlaşılacağı gibi kişiliğinin bilinçli yanı tarafından kabul edilemez olarak görüldü. Bu yüzden ağır bir çatışma gelişti ve sözü edilen belirtilerde sonuçlandı.

Bu çocukluk dileklerinin ortaya çıkarılması Freud için çok acılı olmuş olsa da, sonunda bunları duymuş olduğu için özellikle olağandışı ya da sapık olmadığını gördü. Tersine, kendini dürüst olarak çözümlemeye bırakacak herkesin benzer dileklerin izlerini ortaya çıkaracağını buldu. Histerik hastalarının ‘‘ayartılma anıları’’ şimdi iç-zina dilekli düşlemler olarak göründüler. Dahası, ‘‘normal’’ kişilerin düş ve davranışlarının çözümlemeleri, ayrıca bir dizi ortak mit ve efsanenin irdelenişi, Freud’un karşı-eşeyden ebeveyni eşeysel olarak elde etme ve aynı-eşeyden ebeveynden (karşı-eşeyden ebeveynin duyguları için başlıca hasım) kurtulma isteğinin çocukluk yaşantısının aşağı yukarı evrensel bir sonucu olduğuna inandırdı. Büyük Yunan trajedisi Kral Ödipus bu çocukluk dileklerinin yerine getirildiği bir durumu konu aldığı için (kahraman, Ödipus, bilmeden babasını öldürür ve annesi ile evlenir), Freud bu evrensel dilekler öbeğini Ödipus Karmaşası olarak adlandırdı.

Daha öte araştırma Freud’un Ödipus dilek ve düşlemlerinin çocukluğun karşı çıkılabilecek biricik kalıntıları olmaktan uzak olduklarını gösterdi. Sık sık, ağzın ve anüsün bir yetişkinin bakış açısından ancak iğrenç ya da sapık olarak görülebilecek etkinliklerini ilgilendiren çağrışımlar doğuyordu. Freud bunların da çocukluktan gelen dilekleri temsil ettikleri vargısına ulaştı—dilekler ki kişiliğin bilinçli, yetişkin yanı tarafından dehşetle karşılanıyor, ama birincil süreç düzenekleri yoluyla anlatım kazanmak için bilinçsizce baskı yapmayı sürdürüyorlardı. Bu buluşların bir sonucu olarak Freud hem çocukluk hem de eşeysellik üzerine yeni ve devrimci bir görüşe götürüldü—bir görüş ki yürürlükteki törellik tini ile doğrudan karşıtlık içindeydi.

 

Çocukluk Eşeyselliği Kuramı


Ondokuzuncu yüzyılın başat görüşü çocukluğun bir arılık ve suçsuzluk dönemi olduğu, bozulmanın ancak daha sonra yetişkinler toplumunun haksızlıklarına ve bedensel olgunlaşmanın getirdiği fiziksel kabalaşmalara bağlı olduğu yolundaydı. Eşeysel içgüdünün çocuklarda hiçbir biçimde bulunmadığı, ilkin erginlikte kendini gösterdiği kabul ediliyordu. Dahası, ortaya çıktığı zaman içgüdünün çok belirli bir doğada olduğuna, bireyi tek bir hedefe ittiğine inanılıyordu: karşı eşeye yönelik ‘‘normal’’ eşeysel ilişkiler yoluyla türün üremesi.

Freud’un özgür çağrışımdan sağladığı kanıtlar bu görüşlerin her bakımdan yanlış olduklarını imledi. Ödipus karmaşasının düşlemlerinin varoluşu küçük bir çocuğun ansal yaşamının büyük bir bölümünün çok ilkel ve yabanıl bir doğada olduğunu, eşeysel dürtülerin yanında saldırgan ve karşı-toplumsal dürtüleri de kapsadığını düşündürdü. Dahası, çocuk eşeyselliği yalnızca var olarak değil, ama eşeyselliğin ‘‘normal’’ yetişkin türünden çok daha geniş bir türü olarak da görünüyor ve yetişkin bakış açısından büyük ölçüde sapıkça görülen doyum tiplerini içeriyordu.

Freud şaşırtıcı buluşlarını eşeysel içgüdünün bütünüyle yeni bir kavramsallaştırılması ile açıkladı, bu içgüdünün doğumdan başlayarak oldukça bir güçlü bir biçimde varolduğu önsavını getirdi. Bununla birlikte, yalnızca karşı eşeye yönelik çok sınırlı bir doyum biçimine doğru oldukça tikelleşmiş bir itki olmaktan uzak, gizil olarak çok çeşitli yollarda doyuma yetenekli genelleşmiş bir çabaydı. Eşeyselliğin özü her tür bedensel, tensel haz için genel bir istekti ve genital uyarılma bunların yalnızca bir biçimiydi.

Freud yeni doğmuş bebeği çok-şekilli sapık (polymorphously perverse) olarak betimledi; eş deyişle, bedenin sözcüğün tam anlamıyla herhangi bir yerine yumuşak bir uyarıdan eşeysel (eş deyişle, tensel) haz alma yeteneğindeydi. Erken gelişmenin gidişi içinde belli uyarı tipleri başkalarından daha kolay ve daha sık olarak yer alır, böylece bedenin belli bölümlerini ve belli uyarı tiplerini doyum için en önemli araçlar olarak seçer. Bebek ve küçük çocuk için özellikle önemli olanlar oral ve anal bölgelerdir, çünkü emme ve kaka yapma edimleri yoluyla her ikisi de düzenli, yumuşak uyarı alırlar. Kısa bir süre sonra, çocuk bedeni üzerinde daha büyük bir denetim geliştirdikçe, genitallerin uyarılmasından türetilen haz öne çıkar.

Bu fiziksel gelişim değişkenlerine ek olarak, toplumsal kaygıların da eşeysel içgüdü üzerinde belli etkileri vardır. Birçok eşeysel doyum türü çocuğun ebeveynleri tarafından büyük ölçüde uygunsuz görülür ve buna göre çocuk tuvalet eğitimi gibi uygulamalar yoluyla ya da masturbasyon için ceza tarafından kısıtlanır. Çocuk adım adım ancak göreli olarak az sayıda doyuma izin verildiğini öğrenir. Tüm bu baskıların ve etkilerin bir sonucu olarak, kökensel olarak ayrımlaşmamış eşeysel içgüdü giderek artan bir oranda yönlendirilir, belirişlerinde katı kalıplar altına getirilir. Erişkinlikte, genellikle oldukça tikelleşerek karşı eşeye yönelik genital eşeysellik biçimine ulaşır.

O zaman özgür çağrışımda açığa serildiği biçimiyle Ödipus düşlemleri için ve çocuk eşeyselliğinin sapık belirişleri için açıklama burada yatıyordu. Bunlar ‘‘saflık’’ içindeki eşeyselliğin, yetişkindeki en son biçimine şekillenmeden önceki zamandan kalan eşeysel içgüdünün izleriydiler. Çocuklar tabu eşeysel dürtüleri doğallıkla yaşar ve sergilerler, çünkü uygunsuz olduklarını henüz öğrenmemişlerdir. Öğrendikleri zaman, ‘‘uygarlaşır’’ ve bilinçli olarak çocukluk eşeysel doyum araçlarını terkederler. Geleneksel tablo böylece tam anlamıyla yanlıştı. Çocuklar dünyanın kötülükleri tarafından eşeysel olarak yozlaştırılan suçsuz yaratıklar değildirler; tersine, ancak olgunlaştıkça ve uygarlaştıkça denetlemeyi öğrendikleri dizginlenmemiş ve ‘‘sapık’’ eğilimlerle doğarlar.

Freud eşeysel gelişimin tipik sürecini kavramsallaştırırken, kaynaşmakta olan çocuksu eşeysel dürtülerin yaklaşık beş yaşında bir doruğa ulaştıkları vargısına ulaştı. Bu noktada karşı-eşeyden ebeveyn açıkça dürtülerin doyumu için en istenen kişi olarak ve aynı-eşeyden ebeveyn ise doyum için yenilmesi en güç hasım olarak tanınmıştır. Bu durum ebeveynlerden birine iye olma, ve ötekindense kurtulma isteğini doğurur; böylece Ödipus karmaşası doğar. Bununla birlikte, karmaşa çocuk için büyük bir iç çatışma getirir, çünkü aynı-eşeyden ebeveyn yalnızca bir hasım olarak değil, ama ayrıca çok daha güçlü bir birey olarak da görülür. Çocuk nasıl ebeveyne karşı olumsuz dilekler taşıyorsa, ebeveynin de ona karşı olumsuz eğilimleri olabileceğinden korkar. Ebeveyn böylesine güçlü olduğu için, çocuğun kafasında aralarındaki herhangi bir kavgayı kimin kazanacağı konusunda hiçbir kuşku yoktur. Bu yüzden Ödipal dileklerin kendileri çocuk tarafından tehlikeli olarak görülmeye başlar, çünkü onu kazanmak için hiçbir umudu olmadığı bir kavgaya sürükleme gözdağını verirler. Dilekleri dışsal olgusallığın zorlu istemleri ile çatışma içine girmiştir.

Bu çatışmanın çocuk açısından ulaşılabilir biricik çözümü Ödipal dilekleri baskılamak, onları endişe yaratmak üzere hiçbir zaman kendilerini gösteremeyecekleri bir yolda bir bilinçaltı duruma zorlamaktır. Çocukluk eşeyselliğinin tüm kalıntıları, Ödipal dürtülerle bağlı oldukları için, bilinçten yiterler. Çocuk şimdi Freud’un gizlilik dönemi dediği evreye girer ve bu erginlikteki fiziksel olgunlaşma eşeysel itkiyi yeniden-uyandırıncaya dek sürer. Gizlilik dönemi sırasında, çocuk eşeysel içgüdü tarafından yaratılan saplantı ve endişelerden büyük ölçüde kurtulur, ve genellikle okulda toplum tarafından dayatılan göreli olarak ‘‘yüksüz’’ öğrenme görevlerini üstlenmeye en uygun yatkınlığı kazanır.
Ama çocukluk eşeyselliğinin özelliği olan dilek ve dürtüler yok edilmemiş, yalnızca baskılanmışlardır. Yetişkinliğe dek dayanırlar, bilincin yüzeyinin tam altında kalırlar, ve bulabilecekleri her tür dolaylı ve örtük anlatım biçimini ararlar. Düşler ‘‘normal’’ bir çıkış yolu sağlar ve böylece kendilerini aşağı yukarı herkeste sergilerler. Histerik belirtiler aynı soruna daha alışıldık dışı ve daha kötü uyarlanan bir çözümü temsil ederler, üstelik düzeneklerin her iki durumda da benzer olmalarına karşın. Baskılanmış çocukluk eşeyselliği bilinçsiz gizli içeriği ya da patojenik düşünceleri sağlar, ve bunlar da kendi paylarına birincil süreç düzenekleri yoluyla bölümsel ve simgesel doyum kazanırlar.
Freud böylece düşleri ve belirtileri benzer olarak insan yaşantısında kaçınılmaz olan çatışmaların yansımaları olarak görmeye başladı—çocukluk ve olgunluk arasındaki, içgüdü ve toplum arasındaki, dilek ve olgusallık arasındaki çatışmaların. Ve kuramını daha öte geliştirirken, böyle çatışmalar ve bunları çözme girişimleri ona insan ruhsallığının en belirleyici özelliği olarak görünmeye başladı.

 

Ruhçözümsel Ruhsağaltımı

 

Freud araştırmalarını düşler ve çocuğun ruhsal gelişimi gibi fenomenlere genişletirken bile, geçimini bir ruhsağaltım uzmanı olarak kazanmayı sürdürdü. Kuramsal çalışması gibi, sağaltımı da yıllar içinde önemli ölçüde değişim ve gelişimden geçti.
İlkin, özgür çağrışımın bulunuşuyla, sağaltım işi Freud’a göreli olarak yalın ve açık görünmüştü. Görünürde yapması gereken tek şey hastalarının özgür çağrışımlarını baskılanan patojenik düşünceler bilince getirilinceye dek yüreklendirmekti. O zaman daha önce o düşünceleri simgeleyen belirtiler gereksizleşip yitiyorlardı. Bununla birlikte, Freud çok geçmeden hastalarının dirençlerinin bu hedefe çabuk ve kolayca ulaşmanın önüne geçen aşılması güç engeller olduklarını gördü. Bilinçsiz güdülerin ne denli çeşitli yollarda sağaltımı engelleyebildikleri konusunda artan bir bilgi kazandıkça, tam ‘‘sağaltımı’’ başarmanın neredeyse olanaksız olduğunu ve giderek en ılımlı ilerlemenin bile çoğu kez ancak büyük güçlüklerle kazanıldığını anladı.

Özellikle eğitici bir olay 1900’ün sonlarında intihar gözdağının arkasından ona babası tarafından getirilen ‘‘Dora’’ adındaki onsekiz yaşındaki bir kadındı. Hafif histerik belirtiler gösteriyordu, ve diri anlama yetisinden ötürü Freud’un sağaltımı için ideal bir aday olarak göründü. Özgür çağrışımı kısa bir süre içinde benimsedi ve Freud’un çağrışımlarını çocuk eşeyselliğinin terimlerinde yorumlayışını anlıyor göründü. Belirtileri daha birkaç oturumdan sonra iyileşmeye başladı ve Freud bir dostuna güvenle ‘‘olay maymuncuk kolleksiyonumla kolayca açıldı’’6 diye yazdı. Bununla birlikte, iyimserliği erkendi, ve Dora çok geçmeden sağaltımı başarıyla tamamlanmadan önce sonlandıracaktı. Daha sonra düşündüğü zaman Freud olayı çözümlemeyi başarabildi, hastanın niçin öyle davrandığını ve genel sağaltıcı görevin niçin böyle önceden düşündüğünden çok daha karışık olduğunu anlayabildi.
Dora Olayı. Dora’nın sorunu ebeveynleri ile ve onların en yakın arkadaşları, Freud’un ‘‘Herr ve Frau K.’’ olarak değindiği bir komşu çift ile ilişkilerinden kaynaklanıyordu. Babası sağlığı bozuk ve sık sık yoğun bakım gerektiren cana yakın bir insandı. Annesi sıkıntı verici bir kadındı ve kocasına bakmaktan çok evle ilgileniyor ve Dora’ya olduğu gibi babasına da pek sıcaklık göstermiyordu. Babasının bakımı zamanla daha çok Bayan K. tarafından üstlenilmeye başladı ve Dora erginlik dönemine girdiği zaman komşunun babasının bakıcısı gibi metresi de olmuş olduğunu anladı. Karısının arkadaşıyla ilişkisi konusunda pek patırtı çıkarmayan yakışıklı ama uysal Bay K. ise kendini hizmetçileriyle aşk serüvenlerinde avutuyordu. Arada bir de dikkatini artık çekici bir genç kadın olmaya başlamış olan Dora’ya yöneltiyordu. Ona aralarında pahalı bir mücevher kutusu da olmak üzere armağanlar aldı ve bir keresinde onu öpmeye kalkıştı. Öpücük adamın soluğundaki güçlü tütün kokusundan rahatsız olan Dora’ya iğrenç geldi.

Bu sefil durum Freud’un Dora’yı sağaltıma almasından önceki yaz kızın ailesi ve Bay ve Bayan K.’ler bir dinlence evini paylaştıkları zaman bir doruğa ulaştı. Bay K. doğrudan doğruya Dora’ya göl çevresinde bir yürüyüş önerdi ve duygusal bir havada ‘‘Karım bana birşey vermiyor’’ diye yakındı. Dora öfkeyle geri çekildi, ama büyüklerine birşey söylemedi. Daha sonraki iki hafta boyunca her gece diri ve nahoş bir düş gördü. Sonra artık dinlence evinde kalmayacağını, ama iş gezisinde babasına eşlik edeceğini bildirdi. Yolda babasına Bay K. konusunu anlattığı zaman düşler sona erdi, ama histerik belirtiler ortaya çıktı ve babası sonunda onu yardım için Freud’a getirinceye dek kötüleşmeyi sürdürdüler.

Dora çözümleme sağaltımına başladıktan kısa bir süre sonra, düş yinelemeye başladı. Freud doğallıkla ondan düşü özgür çağrışıma bırakmasını istedi, ve kızın akıcı ve kolay karşılıkları Freud’un olay konusunda öylesine iyimser olmasının nedenleri arasındaydı. Düşün açık içeriği kısaydı: ‘‘Bir ev yanıyordu. Babam yatağımın yanında duruyordu ve beni uyandırdı. Çabucak giyindim. Annem durup mücevherlerini kurtarmak istedi; ama babam onun mücevher kutusu uğruna kendisini ve iki çocuğunu yanmaya bırakamayacağını söyleyip karşı çıktı. Aceleyle aşağı indik, ve dışarı çıkar çıkmaz uyandım.’’7

Dora’nın özgür çağrışımları karışık ve çatışan duygularla dolu bir gizli içeriği ortaya serdi. Bay K. çağrışımlar yoluyla güçlü olarak mücevher kutusu ile ve Dora’nın onun soluğunda duyduğu tütün kokusunu imleyen yangın ile ilişkilendiriliyordu. Dora ayrıca dinlence evindeyken her zaman çabucak giyindiğini anımsamıştı—düşte olduğu gibi—, çünkü yatağı açık bir salondaydı ve Bay K.’nin onu yarı soyunuk bir durumda görmesinden korkuyordu. Yangın Dora’nın bir genç kadın olarak doğallıkla duymaya başladığı eşeysel kıpırtıları da temsil ediyordu. Genel olarak, o zaman, düş Bay K.’nin yarattığı korku ve iğrenme duygularıyla birlikte bunlarla çatışan ve ona yönelik belli bir çekim duygusunun düzeyini de anlatıyordu.

Freud’un kuramıyla tutarlı olarak, ayrıca çocukluk eşeyselliğine açık anıştırmalar da vardı. Ateş suyla ilgili çağrışımlara götürdü, ve bu ise, başka eşeysel anıştırmalarla bileşim içinde, çocukluktaki altını ıslatma ve masturbasyon anılarını getirdi. Dora babasının geceleri onu uyandırıp altını ıslatmasını önlemek için banyoya götürdüğünü belirttiği zaman, Freud düşün gerçek anlamını ve belirttiği dileği anladığından emin olduğunu duydu.

Yorumuna göre, düş Dora’nın Bay K. için sürmekte olan ve çatışma-yüklü çekimini babası için erken, Ödipal çekiminin yerine geçirdi. Freud’un anlatımıyla, ‘‘Dora onu bir yabancı için o anki duygusuna karşı koruması için babasına yönelik bir çocukluk çekimini etkinleştiriyordu.’’8 Düş tarafından anlatılan dilek babasıyla kaçmak, onun güvenlik verici dostluğu tarafından olgunlaşmakta olan eşeyselliğinin rahatsız edici dürtülerinden korunmaktı. Gerçekte, kısa bir süre sonra onunla birlikte iş gezisine çıktığı zaman bu dileği yerine getirdi. Anlamlı olarak, düş o zaman sona erdi.

Freud’un Dora’nın duygusal yaşamının bu açıklamasından doyum bulmak için nedenleri vardı. Ama daha sonra düşün çözümlemesini gerektiği denli ileri götürmeyi başaramadığını anladı. Çünkü yorum düşün niçin Dora’nın dinlence evindeyken görüldüğünü açıklamışken, Freud ile çözümlemesinin ortasında yeniden ortaya çıkışını açıklamıyordu. Bu soruya yanıt sağaltımın üçüncü ayının sonuna doğru Dora birdenbire artık gelmeyeceğini bildirdiği zaman açığa çıktı. Sağaltımı büyük ilerleme göstermesine karşın, tamamlanmış olmaktan uzaktı. Freud başlangıçta Dora’nın birden ayrılmasından şaşırdı.

Kısa bir sürede Dora’nın onu niyetleri konusunda uyardığını anladı, gerçi iletisini yorumlamayı başaramamış olsa da. Düş sağaltımın ortasında Dora’nın gerçek yaşamında artık önemli bir kişilik olmayan Bay K.’ye değil, ama onun yerine Freud’un kendisine yönelik karışık duygularını anlatmak için yinelemişti. Üzerine düşündüğünde, Freud Dora’nın özgür çağrışımlarına Bay K. denli güçlü olarak karışmış olduğunu görebildi. Kendisi de çok sigara içen biriydi ve hastalarının çağrışımlarını yüreklendirmek için sık sık kullandığı anlatımlardan biri ‘‘Ateş olmayan yerden duman çıkmaz’’ deyimiydi. Niyetleri Bay K.’ninkiler gibi onursuz değilken, Dora ile onda kaçınılmaz olarak rahatsız edici dürtüler yaratmış olmaları gereken eşeysel konular üzerinde açıkça konuşmuştu. Böylece düş bir kez daha Dora için bir başka yaşlı yabancıyla duygusal ya da eşeysel olarak içine düştüğü güçlükten duyduğu korkuyu ve babasının göreli güvenliğine sığınma dileğini anlatmak için yararlıydı. Nasıl bu dileği ilk keresinde edimsel olarak yerine getirmişse, bu kez de sağaltımdan çekilerek kaçıyordu.

Aktarım. Dora ile bu deneyimden, ve daha az dramatik olsalar da başka hastalarla benzer etkileşimlerden, Freud kendisi ve hastaları arasındaki ilişki konusunda çok önemli bir ders çıkardı. Kaçınılmaz olarak, hastalarının onun aktarım duyguları dediği şeyi sergilediklerini buldu; daha açık bir deyişle, geçmiş yaşamlarından önemli insanların, kökensel olarak sinircelerine neden olmuş duygularla ilgili insanların özellikleri olan güdü ve yüklemleri onun üzerine aktarıyorlardı. Freud’un nesnel olarak neye benzediğine bakılmaksızın, hastalarının düşlemleri onu içine anne, baba ya da örneğin Bay K. gibi herhangi bir duygu-yüklü kişilik olarak alan ruhsal bir olgusallık yaratıyordu.

Freud aktarım fenomenlerinin sağaltım görevini büyük ölçüde karıştırdığını anladı. Dora’nın durumunda olduğu gibi, pek kolayca direncin bir parçası olabiliyorlardı. Freud’un ve hastalarının o sırada kendi aralarındaki ilişkilere hastanın geçmiş patojenik yaşantılarının ortaya serilmesine olduğu denli dikkat etmelerini zorunlu kıldılar.

Bu buluşla, başlangıçtaki belirtiler Freud’a çok daha az önemli görünmeye başladı. Bunların kendilerini aralarında düşler, aktarım ya da çeşitli belirtiler de olmak üzere çok değişik yollarda anlatan temel duygusal çatışmaların yalnızca göreli olarak yüzeysel bir belirişi olduklarını anladı. Tekil bir belirtinin yitişi göreli olarak önemsizdi, çünkü belirti bağımsız bir kendilik değildi. Onu yaratmış olan çatışma her zaman kendini düşlerde ya da aktarım duygularında yeniden-anlatabilir ya da bütünüyle yeni belirtilere neden olabilirdi. Bütün durum öylesine akışkandı ki, herhangi bir kalıcı iyileşme umudu temeldeki bütün bir bilinçsiz düşünceler karmaşasının çözümlenmesini gerektiriyordu.

Freud şimdi gerçekten etkili sağaltımın kısa bir zamanda seyrek olarak başarılabileceğine inanıyordu, çünkü temelde yatan tüm karmaşaların çözümlemesi ayları ya da yılları gerektirecek gibiydi. Ayrıca bir çözümlemenin tam olduğu konusunda karar vermek için en iyi ölçütün belirtilerin durumlarında olmaktan çok aktarım durumunda yattığına da inandı. Hem belirtiler hem de aktarım temelde yatan aynı çatışmaları yansıtıyorlardı, ama aktarım sağaltımcının sürekli gözlemi için çok daha yakında duruyordu. Freud bir hastanın ona gerçekten olduğu gibiyken daha çok ve sanki geçmişten gölgemsi bir kişilik gibiyken daha az karşılık vermeye başladığını açıkça ayırdedebildiği zaman, uzun çözümleme görevinin artık bir sona yaklaştığı konusunda güven duyabiliyordu.

Sonunda, o zaman, Freud histerik belirtiler için başlangıçta aramış olduğu o çabuk ve belirli iyileşmeyi sağlamadı. Bunun yerine, hastalara büyük bir öz-bilgi düzeyi kazandırabilecek oldukça güç bir süreç bulmuştu ki, sonuçlarından biri belirtileri için gereksinimlerinin yitişi ya da azalışıydı.

 

Ansal Model:
İd/O, Ego/Ben ve Süperego/Üstben


Meslek yaşamı boyunca, Freud her zaman klinik buluşlarını daha geniş bir kuramsal bağlam içersine yerleştirmeye çalıştı. Sürekli olarak kendini insan örgenliğinin içersinde—kabul edildiği gibi, beyinde—ruhsal fenomenleri üretmek için varolması gereken yapı ve işlevlerin doğaları konusunda sorgulamayı sürdürdü. Kısaca, anlığın kendisinin kuramsal bir modelini kurmaya çalıştı. Uzun meslek yaşamının sürecinde, bu amacı göz önünde tutarak birçok çalışma üreti.

1890’lardaki en erken girişimleri ruhbilimsel olduğu denli de nörofizyolojik doğadaydılar. Brücke’nin Kurumundaki düzenekçi eğitimiyle tutarlı olarak, Freud uyanıklıktaki düşünce süreçlerini olduğu gibi düşleri ve histerik belirtileri de açıklayabilecek nörolojik yapı ve düzenekleri betimleme girişiminde bulundu. Sonuç 1895’te Freud’un hiçbir zaman yayıma hazır duruma getirmediği, ama ölümünden sonra yayımcılarının Bilimsel Bir Ruhbilim İçin Tasar (Project for a Scientific Psychology) başlığı altında yayımladıkları uzun bir taslak elyazmasıydı.

Gerçi Tasar’ın yazılışı Freud için olağanüstü yararlı bir deneyim olmuş ve onu birçok yeni ve değerli düşünceye götürmüş olsa da, nörolojik çerçeve kuramcılığı üzerine birçok gereksiz sınırlama dayattı. Sinir dizgesi henüz onun hangi sinirsel düzeneklerin hangi ruhsal fenomenlerden sorumlu olduğunu yeterli ayrıntıda saptamasına olanak verecek bir düzeyde anlaşılmış değildi. Böylece Freud yeni bir strateji benimsedi, sinirbilimsel ayrıntılar tarafından oyalanmasına izin vermek yerine, kuramını bütünüyle ruhbilimsel terimlerde anlatmaya karar verdi. Kavramlarını eldeki tüm nörolojik bilgi ile tutarlı kılmaya çalıştı ve Tasar’ın anahtar düşüncelerinden çoğunu korudu, ama bu kez nörolojik-olmayan bir terminolojiye dökülmüş olarak. Gelecekteki nörolojik araştırmanın onun varsayımsal ruhsal süreçlerinin temellerinde yatan sağın düzenekleri ortaya sereceğine güveniyordu. Bununla birlikte, şimdilik sağın olarak ruhbilimsel zeminde kalmakla daha iyi ilerleyebileceğine karar verdi.

Freud’un anlık için en son ve en belirli ruhbilimsel modeli 1923’te Ego ve İd’de yayımlandı ve orada şimdi ünlü İd, Ego ve Süperego bölümlemesini getirdi. Klinik çalışmasıyla tutarlı olarak, insan anlığı bu anlayışa göre herşeyden önde çatışmanın çözülmesinden sorumlu bir örgendi.

Freud’un anlayışına göre, insan anlığı sürekli olarak üç ayrı türde istemin kuşatması altındadır ve bunlar genellikle birbirleriyle çatışır ve bir tür uzlaşma çözümü isterler. İlkin bedenin kendi içersinden doğan istemler vardı—beslenme, ısınma, bedensel ya da eşeysel doyum ve başkaları için dirimsel temelli gereksinimler. Freud bu dirimsel istemleri—ki bunlardan hiçbir zaman kaçınılamaz ya da kaçılamazdı—içgüdüler olarak adlandırdı. İkinci büyük istemler sınıfı bedenin içersinden değil, ama dışsal olgusallık dünyasından gelir. Çevre sürekli olarak insan örgenliği üzerine bir tür uyarlanma karşılığı gerektiren uyarılar getirir—kaçılacak tehlikeler, aranacak içgüdü-doyurucu nesneler vb. Açıktır ki, içgüdüsel istemler ve olgusallığın zorlamalarının birbirleri ile çatışmaya girdikleri, içgüdüsel doyumun olgusal dünyanın koşulları nedeniyle ertelenmesi, değiştirilmesi ya da bütünüyle terkedilmesinin gerektiği sayısız durumla karşılaşılır. İçgüdüsel dilekler ve olgusallık arasındaki çatışmalar hiç kuşkusuz düşler, histeri ve birincil ve ikincil süreçler üzerine erken kuramlarını geliştirdiği zaman Freud’un önemli uğraşları arasındaydılar.

Ego ve İd’i yazdığı sıralarda, Freud ahlaksal istemlerin [moral demands] anlığın yüklerinin bir üçüncü kategorisini oluşturduklarını anlamıştı, çünkü ahlaksal kaygıların hem içgüdüsel dileklerle hem de nesnel olgusallıkla çatışmaya girdiği sayısız durumu gözlemişti. Örneğin, bireyler sık sık içgüdüsel olarak doyum verici edimleri yerine getirmekten duyunç nedeniyle kaçınıyorlardı, üstelik nesnel çevrede açıkça engelleyici hiçbir güç bulunmadığı zamanlarda bile. Başka zamanlarda, ahlaksal istemler bir bireyi dışsal olgusallığın istemlerini gözardı etmeye ya da çiğnemeye götürüyordu, örneğin bir kimse bir başkasına yardım etmek için yaşamını tehlikeye attığı zaman olduğu gibi. Ahlaksal istemler böylece sık sık kişiyi olgusallığın istemlerinden ve içgüdülerden bütünüyle bağımsız yollarda güdüleyebilir ve sık sık da güdülerler. İnsan ruhunun herhangi bir tam modeli bunlara yer ayırmak zorundaydı.

Anlığın yeni modelinde, Freud insanın çatışmasına katılan bu üç yandan her birini açıklayacak birer ruhsal kendilik kavramı geliştirdi. İlk olarak, ruhsal aygıtın doğrudan doğruya içgüdülere karşılık veren ve O [Das Es=Id=It] olarak adlandırılabilecek bir parçası olduğunu ileri sürdü. İd bedenin örgensel gereksinimlerinin doğrudan sonucu olarak doğan dilek ve dürtülerin tümünü depolar. İkinci olarak, dışsal dünyadan duyumları ruha ileten bir algı dizgesi vardır. Anlık ve dışsal dünya arasındaki sınıra yerleşmiş bu algı dizgesi yoluyla, dışsal dünya tarafından örgenlik üzerine dayatılan istemler tanınmaya başlar.

Üçüncü olarak, Freud ruhun içersinde Üstben [Das Über-Ich, Ichideal] olarak adlandırdığı bir ahlaksal kendilik konutladı. Hem O hem de algısal aygıt ruha dışından gelen erkeler için giriş verirken, Üstben ise bütünüyle ruhsal dizgenin kendi içersinde kapsanır. Bu üç kendiliğin düzenlemeleri Şekil 6-1 tarafından sunulur.

Yine Şekil 6-1’de belirtildiği gibi, Ben ruhsal aygıtın tam ortasına yerleşmiştir. Bu özeksel yerleşim içgüdü, olgusallık ve duyuncun istemlerinin birleştikleri ve çatıştıkları konumu imler. Çatışmaları olanaklı olduğu ölçüde çözmeye ve uygun eylem yolları konusunda karar vermeye yönelik ansal işin Bende yerine getiriliyor olması gerekir. Kaçınılmaz olarak, Benin çelişkili istemleri uzlaştırmadaki ilk görevi bunlardan herhangi birinin aşırı ölçüde iveğen doyumunu engellemektir. Sonra, eylemin geçici bir ertelenişini başardıktan sonra, Ben tüm yanlar için hiç olmazsa belli bir düzeyde kabul edilebilir olacak bir tür uzlaşma eylemini üretmek zorundadır.

Çalışma yaşamının son evrelerine doğru, Freud Ben tarafından üretilen uzlaşma türlerini giderek daha ayrıntılı bir düzeyde çözümledi. Kişinin yaptığı herşeyin ruhu üzerinde çatışan birçok istem arasında bir tür uzlaşmanın sonucu olduğu görüşü onun için artık açıklık kazanmıştı. Kimi zaman uzlaşmalar çatışan istemlerden birini başkalarına karşı yeğliyor ve birey için uyarlanabilirliklerinde değişiklikler gösteriyorlardı. Ama tüm insan davranışı bir tür çatışmaya bir tür uzlaşma karşılığı olarak görünüyordu.

Bir uzlaşmalar sınıfı gençliğinde Freud’un dikkatini çekmiş olan düşler ve histerik belirtiler gibi birincil süreç fenomenleri idiler. Bunlar Ben göreli olarak zayıfken oluyorlardı ve dışsal olgusallığın zorlamalarının büyük ölçüde gözardı edilmesine götüren aşırı uzlaşma biçimleriydiler. Bununla birlikte, Onun dileksel baskıları burada bile tam olarak utkulu olamıyor, çünkü patojenik düşünceler ve gizli düşünceler Üstbenin baskısının bir sonucu olarak açık olmaktan çok örtük anlatım kazanıyorlardı. Arı biçimleri içindeki dilekler ahlaksal bir duruş noktasından kabul edilemiyorlar, ve bu yüzden anlatılmadan önce çarpıtılmaya uğruyorlardı. Böylece düşler ve belirtiler bir yandan olgusallığın yenik düşmesine izin veren göreli olarak zayıf bir Ben tarafından yaratılan uzlaşmalar, ve öte yandan Üstbenin istemlerine uymak için değişkiye uğratıldıktan sonra simgesel anlatım kazanan O dürtüleri idiler.

Savunma Düzenekleri. Freud tarafından saptanan bir başka önemli uzlaşmalar kümesi de herkesin normal uyanıklık davranışlarını doğrudan etkiler, ve savunma düzenekleri olarak adlandırılır. Savunma düzenekleri birçok değişik biçimde gelir ve değişik bireyler bunların değişik bileşimlerini kullanma eğilimini gösterirler. Bununla birlikte, açık bir olgu herkesin onları her zaman bulunan ve kaçınılmaz olan çatışmalarla başa çıkmak için sürekli olarak kullanmasıdır. Olağan savunma düzenekleri arasında yerdeğiştirme, yansıtma, anlıksallaştırma, yalanlama ve ussallaştırma bulunur.

Yerdeğiştirme savunma düzeneği için ilkörnek düşlerde ve histeride gözlenen yerdeğiştirmedir. Yerdeğiştirme bir savunma düzeneği olarak kullanıldığı zaman, olgusal yaşamda bir dürtü asıl hedefi belli bir yolda andıran, ama ‘‘daha güvenlikli’’ olarak onun yerini alan bir kişiye doğru işler. Örneğin, birçok erkek annelerini andıran kadınlarla, ve birçok kadın babalarını andıran erkeklerle evlenir. Bu durumlarda, Freud’a göre, eşler belli bir ölçüde bu andırım nedeniyle seçilirler. Böyle seçimler bireye karşı-eşeyden ebeveyne benzer olan, ama eşeysellik nesnesi rolünde aynı endişeyi yaratmayan bir sevgi nesnesi sağlayarak Ödipal dürtülerin yerdeğiştirmiş doyumuna izin verirler. Yerdeğiştirme ayrıca insanlar patronları ya da polisler gibi daha tehlikeli kişiler tarafından kızdırıldıktan sonra bu kızgınlığı aile üyeleri ya da ev hayvanları gibi ‘‘güvenlikli’’ hedefler üzerinde ‘‘boşalttıkları’’ zaman da olur. Bu durumda eşeysellikten çok saldırganlık yerdeğiştirmiş olur.

Yansıtma birinin kendi kabul edilemez dürtülerinin başka birine yüklenmesini sağlayan bir sıradan savunma düzeneğidir. Bireyler başkalarına karşı düşmanca duygular duyabilir, ama Üstbenin istemleri nedeniyle öfkeli olduklarını kabul etmeyi başaramayabilirler. Bu ikilemi bilinçsiz olarak kendi öfkelerini başka bir kişiye yansıtarak çözebilir, başka kişinin onlara düşman olduğu yolunda bilinçli algıya ulaşabilirler. Yansıtma savaş zamanlarında, sayısız kötü dürtünün yaygın olarak düşmana yansıtıldığı ama kendi yanında kararlı olarak yalanlandığı zaman özellikle sık görünür.

Anlıksallaştırmada bir dürtü-yüklü alana salt anlıksal bir yolda yaklaşılır. Böylece eşeysel dürtüler herhangi bir açık eşeysel etkinlik yerine getirilmeksizin eşeysellik nesnesine büyük bir anlıksal ilgide sonuçlanabilirler. Birçok ergin birey tomurcuklanmakta olan eşeysel duygularıyla bu yolda başa çıkmaya çalışır, sık sık süreçte yararlı bir bilgi kazanır.

Kimi savunma düzenekleri bir dürtünün açık doyumuna izin verir, ama sonra o doyumun anısını değiştirerek endişenin yaşanmasını önler. Bu tipte oldukça ilkel ve çocuklarda yaygın olan bir savunma düzeneği yalanlamadır. Yalanlamada kişi sanki birşey hiç olmamış gibi davranır. Kavga eden iki çocuk bir yetişkinin yaklaştığını sezer sezmez birden bütünüyle uyumlu ve canayakın bir yolda davranmaya başlayabilirler. Giderek yetişkinin uzaklaşmasından sonra bile çok kısa bir süre önce açıkça anlattıkları saldırgan dürtüleri başarılı olarak yalanlamayı sürdürebilirler. Yalanlamanın oldukça incelmiş bir başka türü de yetişkinler tarafından sık sık uygulanan ussallaştırmadır. Burada kişi bir güdü nedeniyle davranabilir, ama davranışını bir başka güdünün zemininde açıklayabilir. Savunma düzenekleri olarak başarılı olmaları için ussallaştırmalara onları ussallaştıranların kendileri tarafından inanılmalıdır.

Yüceltme savunma düzeneklerine benzer ruhsal bir uzlaşmadır ve bir içgüdü erkesi Üstben ve olgusallık istemleri tarafından toplumsal olarak değerli birşey üreteceği bir yolda yönlendirildiğinde olur. Örneğin, bir sanatçı kökensel olarak eşeysel ya da saldırgan içgüdüsel erkesini bir sanat yapıtının yaratılmasına yeniden-yöneltebilir. Yapıtın başlatıcı dürtülerle simgesel bir ilişkisi olabilir, tıpkı bir düşün açık içeriğinin gizli içeriği ile ilişkili olması gibi. Bununla birlikte, bir sanat yapıtı durumunda, Ben ve ikincil süreç son ürün üzerinde onun bir düşten çok daha cilalı ve etkili olacağı bir yolda ‘‘çalışırlar.’’ Yüceltme sanatsal yaratıcılığa sınırlanmaz, ama ruhçözümsel kuram tarafından aşağı yukarı tüm yaratıcı etkinliğin temelinde yattığı varsayılır.

Yüceltme ile yakından ilgili ve birinin yapabileceği en iyi uzlaşmaların arasında olan şey sevgidir. Sevgide bir birey bir başka kişinin iyiliği için gerçek bir kaygı duyar. Birçok bakımdan bu ideal bir uzlaşma sağlar, çünkü eşeysel ve duygusal gereksinimler sık sık bir sevgi ilişkisinin bağlamı içersinde doyurulabilirler, ama törel ve olgusallık-yönelimli kaygılar tarafından yumuşatılmış olarak. Burada içgüdü, olgusallık, ve Üstben tümü de doyum kazanırlar.

Yüceltmeden ve sevgiden doğan uzlaşmalar en iyileri arasında olsalar da, o denli de en güç olanlarıdırlar. Yüceltme güçtür çünkü başarılı olarak yerine getirilebilmesi için sık sık alışılmadık ölçüde yüksek bir beceri düzeyini gerektirir (örneğin sanatsal yetenek gibi) ve sağladığı içgüdüsel doyum oldukça yumuşak ve içgüdünün başlangıçtaki hedefinden çok uzaktır. Sevgi sorunlar yaratır, çünkü sevgilinin yitirilmesi durumunda kişiyi ağır düşkırıklığı ya da acı olasılığı ile yüz yüze bırakır. Çok az olay bundan daha yıkıcıdır, ve sevgide bir kez yitiren kişiler onu insan ikilemine yanıt olarak yeniden denemede isteksiz olabilirler.

Yaşamının sonuna doğru, Freud giderek artan bir düzeyde kuramının bu yanlarının felsefi imlemleriyle uğraşmaya başlamıştı. 1930’da yayımlanan Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları’nda yüceltme ve sevgiden doğan insan mutluluğunun uzun erimli beklentilerini çözümledi. Bireyin toplumdaki paradoksal durumundan kaynaklanan gizil olarak uzun erimli bir güçlüğü öngördü. Ancak uygar bir toplumda yüceltme ve sevginin ‘‘yüksek’’ doyumları olanaklıdır. Ancak toplumsal olarak üzerlerinde anlaşılmış değerler yüceltme ürünleri için gerekli biçimleri sağlayabilirler, ve öte yandan anlamlı sevgi ilişkileri için aile ve başka küme bağlarını yöneten toplumsal kurumlar gerekir. Ama toplum bu doyumlara olanak veren yapıyı sağlarken, ayrıca dürtülerin doyumu üzerine kısıtlamalar da dayatır. Freud Birinci Dünya Savaşı gibi yıkımlardan ve Almanya’da Nasyonel Sosyalizmin yaklaşan doğuşundan ‘‘uygar’’ toplumların sevgi içgüdüleri üzerindeki kısıtlamalarını arttırırken, onları ölüm ve yoketme içgüdüleri üzerinden kaldırdıkları olgusunun büyüyen kanıtlarını görüyordu. Böylece savaşta kıyım ve cinayet edimleri işlenebilir, ve yurtseverlik ve ahlak edimleri olarak övülebilirler. Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları’nın sonunda Freud bu eğilimin kısa bir sürede tersine döneceği ve toplumların sevgiye hizmette uzlaşmalar için daha çok fırsat yaratmaya başlayacakları umudunu anlattı. Bununla birlikte, aşırı iyimser değildi, ve bir soruyla bitirdi: ‘‘Ve şimdi iki ‘Göksel Güç’ten ötekinin, bengi Eros’un, eşit ölçüde ölümsüz karşıtıyla [Thanatos, ölüm ve saldırganlık içgüdüsü] savaşımında kendini ileri sürmek için bir çaba göstermesi gerekecektir. Ama hangi başarıyla ve hangi sonuçla olacağını kim bilebilir?’’9
Özet olarak, Freud’un iletisi insan varoluşunun sorunlarına herhangi bir eksiksiz yanıtın olmadığı yolundaydı. Kişi tam olarak yeterli ya da kalıcı hiçbir çözüm vermeyen çatışmaların sürekli kuşatması altındadır. Freud’un anlık modeli tarafından imlenen oldukça kötümser ama belki de gerçekçi vargı bir insanın en iyisinden yaşamın çatışan istemlerinden uzlaşmalar yaratmayı umabilecek olduğudur. Eğer birey güçlü ve yaratıcı bir Ben geliştirecek ve yüceltme ve sevgi için doğru fırsatlar sağlayan bir toplumda yaşayacak denli şanslı olmuşsa, uzlaşmalar pekala iyi uzlaşmalar olabilirler.

 

 

Freud’un Kalıtı

 

Az sayıda insan Sigmund Freud denli etkili—ya da tartışmalı—olmuştur. 1939’da öldüğü zaman, Freud geniş bir izleyiciler kitlesini esinlendirmiş ve kendini onun düşüncelerini sürdürmeye adayan bir ruhçözümlemeci devim yaratmıştı. Devim bugün Uluslararası Ruh-Çözümleme Birliği olarak sürmekte, üyeleri bugün de aşağı yukarı Freud’un uygulamış olduğu yolda sağaltım işlemlerini yerine getirmekte ve ruhçözümsel araştırmayı sürdürümektedirler.

Bir başka önemli sağaltımcılar kümesi Freud’un görüşlerinden yola çıktılar, ama daha sonra şu ya da bu nedenle onun kümesinden ayrılarak kendi ‘‘yeni-Freudcu’’ okullarını yaratmaya başladılar. Aralarında Alfred Adler (1870-1937), Carl Gustav Jung (1875-1961) ve Karen Horney (1885-1952) de olmak üzere kimileri Freud’un kuramında eşeyselliğin rolünü aşırı vurguladığına inandılar ve toplumsal ya da ekinsel etmenleri vurgulayan yeni dizgeler geliştirdiler. Otto Rank (1884-1939) gibi başkaları ise tam ruhçözümsel sağaltımın gerektirdiği uzun zamana karşı tepki göstererek süreci kısaltmayı amaçlayan uygulayımlar geliştirdiler. Bu bireylerin her biri çok sayıda izleyici çeken—ve çekmeyi sürdüren—iyi eklemlenmiş birer kişilik kuramı geliştirdi.

Günün en etkili ruhsağaltımcıları arasında pek çoğu başlangıçta Freudcu uygulayımlarda eğitilmiş ama daha sonra açıkça bunlara tepki göstermiş olanlar vardır. Örneğin Carl Rogers klasik Freudcu ruhçözümlemecinin rolünde haksız bir herşeyi-bilirlik havası olarak gördüğü şeyin üstesinden gelmeyi amaçlayan bir girişimle hasta-özeksel sağaltımı geliştirdi. Joseph Wolpe ise Freud’un sinircenin temelde yatan nedenleri üzerine bireysel belirtiler pahasına getirdiği vurgu konusunda anlaşmazlığa düştü. Hastasını sağaltım aramaya yönelten tikel belirtilerden çabuk ve belirli bir kurtuluş sağlamaya yönelik girişiminde davranış sağaltımının en yaygın biçimlerinden birini geliştirdi.

Bu çok kabataslak betimlemelerin imlediği gibi, bugün ruhsağaltım sahnesi aşırı ölçüde türlülük gösterir. Sağaltımcılar kullanılacak en iyi yaklaşımlar konusunda aralarında anlaşma içinde değildirler, ve ancak bir azınlık tam olarak Freud’un kullanmış olduğu uygulayımları kullanır. Buna karşın, bir genelleme olanaklıdır: hemen hemen tüm sağaltımcılar bugün Freud’un kendisi tarafından kullanılmış, izleyicileri tarafından onun kuramlarının uzantıları olarak geliştirilmiş, ya da ruhçözümsel uygulamalara karşı açık tepki gösterenler tarafından geliştirilmiş olan uygulayımları kullanırlar. Freud bu sahnedeki tek başat kişiliktir, ve ister ondan yana isterse ona karşı olsun aşağı yukarı tüm sağaltımcılar ona göre konum almaya zorlandıklarını duyarlar.

Ruhsağaltım üzerinde olağanüstü bir etki yaratmış olmanın yanısıra, Freud’un kuramları ruhbilimciler tarafından kişilik gelişimi üzerine yapılan sayısız çalışmayı doğrudan ya da dolaylı olarak esinlendirmiştir. Kişilik araştırma yöntemlerinin birçoğu doğrudan doğruya ruhçözümsel uygulamalardan türemiştir. Örneğin, Rorschach ya da Tematik Tamalgı Testi gibi yansıtmalı testler öznelerin söz gelimi mürekkep lekeleri ya da ikircimli resimler gibi ‘‘yansız’’ uyaranlara karşılıklarının, özgür çağrışımın sonuçlarına oldukça benzer bir yolda, kendilerinin bilincinde olmadıkları çatışmaları ve kişisel ırasalları ortaya serebildiklerini varsayarlar.

Ruhçözümsel önsavlar kişilik araştırmacıları tarafından birçok değişik kişilik tiplerini açıklamada kullanılmıştır. Yetkeci kişilik—azınlık kümelere karşı önyargılı tutumlara yatkın kişilik—böyle geniş olarak incelenmiş bir tiptir. Araştırmalar çocuk-yetiştirme uygulamalarının yetkeci bireyleri yansıtma olarak adlandırılan savunma düzeneğinin oldukça yoğun bir kullanımına götürdüklerini düşündürür. Bu kişilikler kendi düşmanlıklarını azınlık kümelere yansıtır, ve böylece bilinçli olarak kümeleri onlara düşman olarak görürler. Bundan sonra, yansıtmada bulunanlar azınlıklara karşı düşmanca bir yolda davranabilir ve saldırganlıklarını bir öz-savunma sorunu olarak ussallaştırırlar.

Kişiliğin gelişiminde çocuk-yetiştirme değişkenleri üzerine vurgu da Freud’dan gelen oldukça önemli genel bir kalıttır. Erken çocukluk yaşantılarının yetişkin karakterin gelişimi için önemini göstererek, Freud bütün bir yeni araştırma alanının kapısının açılmasına yardımcı olmuştur. Ekinimizin çocuk-yetiştirme uygulayımları konusundaki güncel ilgisi Freud’un öncü araştırmasının doğrudan, ama sık sık çarpıtılan bir uzantısıdır.
Freud’un düşünceleri tarafından etkilenen başka güncel araştırma alanları uyku, düşler, hipnotizma, eşeysellik, eşey ayrımları, saldırganlık ve yaratıcılık gibi konuları kapsar. Gerçekte, belki de kişilik ya da anormal ruhbilim araştırmalarının Freud’un düşünceleri tarafından etkilenmiş olmayan hiçbir alanı yoktur.

Hiç kuşkusuz, Freud’un etkisi ruhbilim ve ilgili bilim dallarına sınırlı kalmamıştır. Bilinçsiz ansal etmenlerin önem ve yaygınlığını betimlemesi öylesine etkili olmuştur ki, bu bir zamanların devrimci düşüncesi bugün aşağı yukarı sorgusuzca alınır. Zamanımızın en iyi sanatı ve yazını insanları kendileri ile çatışma içindeki, kişisel bilinçli denetimlerinin ötesindeki güçlere bağımlı ve kendi öz kimliklerinden habersiz yaratıklar olarak sunar. Freud’un kuramının pekçok özgün yanı sınanmamış ya da sorgulanabilir olarak kalırken, insanlık görüşünün karşılık veren bir tele vurmuş olduğu konusunda hiçbir kuşkuya yer yoktur. Sigmund Freud çalışmaları yalnızca tek bir özelleşme alanını değil ama bütün bir anlıksal iklimi dirimsel olarak etkilemiş az sayıda bireyin arasında durur.

 

Önerilen Okumalar

Bu bölümde sunulan düşüncelerle ilgilenen her okur Freud’u özgününde okumayı hak eder. Bütün ruhbilimsel yapıtları büyük bir özenle yayıma hazırlanmış, İngilizce’ye çevrilmiş ve James Strachey’in yayımcılığı altında bir Standard Edition’da tam olarak belgelenmiştir. Aşağıdaki baskıların tümü de Standard Edition’dan derlenmiştir.

Freud kuramlarının uzmanlar için yazılmış olmayan genel betimlemelerini Introductory Lectures on Psychoanalysis (New York: Liveright, 1977) ve An Outline of Psychoanalysis’te (New York: Norton, 1970) sunmuştur. Daha ayrıntılı bir sunuş isteyenler için Freud’un temel çalışmalarının yazılış sırasına göre okunmaları yerinde olacaktır. İyi bir sıralama Studies in Hysteria (New York: Avon Books, 1966) ile başlar ve sonra The Interpretation of Dreams (New York: Avon Books, 1965), Three Essays on the Theory of Sexuality (New York: Avon Books, 1965), The Ego and the Id (New York: Norton, 1962) ve Civilization and Its Discontents (New York: Norton, 1962) başlıklı çalışmalara geçer.

Freud’a çeşitli genel girişler arasında yazar belki de özellikle kendi Psychoanalytic Psychology: The Development of Freud’s Thought (New York: Norton, 1973) başlıklı çalışmasını salık vermede bağışlanabilir.

 

Notlar

Bölüm 6. Çatışmadaki İnsan

1Sigmund Freud and Joseph Breuer, Studies on Hysteria, bkz. James Strachey, tarafından yay. haz. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, 24 Cilt (Londra: Hogarth, 1953-1974), Cilt II, s. 108.

2A.g.y., s. 7.

3Sigmund Freud, The Origins of Psycho-Analysis (New York: Basic Books, 1954), s. 170.

4Sigmund Freud, The Interpretation of Dreams, bkz. Standard Edition, Cilt IV, s. xxvi.

5A.g.y., Cilt V, s. 583.

6Freud, Origins of Psycho-Analysis, s. 325.

7Sigmund Freud ‘‘Fragment of an Analysis of a Case of Hysteria,’’ bkz. Standard Edition, Cilt VII, s. 64.

8
A.g.y., s. 86.

9Sigmund Freud, Civilization and Its Discontents, bkz. Standard Edition, Cilt XXI, s. 145.