__Modern Tin — Sunuş


Nesnel tin üzerine bu çalışmada İnsana etnik, ulusal, sınıfsal, tarihsel belirlenimlerinde değil, ama bu sonlulukların üstündeki ve ötesindeki biricik gerçek, ideal ölçün olarak Usun, Logosun nesnel bakış açısından bakacağız. Tin bütün bir Tarihinde sürekli Gelişim içindedir. Ve İstenç olarak olabileceği herşeyi olmakta, tözünü ve özünü uzayda ve zam

anda yetenekli olduğu her geçici, her sonlu belirliliğe doğru açındırmaktadır. Bu demektir ki, Tarihte hiçbir zaman gerçek biçimi içinde değildir, kendisi dediği hiçbir şeyde gerçek kendisi değildir, ve her tarihsel biçimini yalnızca olumsuzlamak üzere geçici olarak üstlenir. Homo sapiensin hiçbir tarihsel biçimi onun gerçek doğasının açınımı değil, ama yalnızca henüz gizilliğini, olabileceği şeyi göreli, sonlu, yetersiz olarak sergileyişidir — tıpkı bir bitkinin filizde ve tomurcukta ve çiçekte varoluşunu durduramayacak olması gibi.

Tinin değişim sürecindeki tarihsel Değerleri sonsuz ya da saltık değil ama sonlu ve görelidir. Ve böyle olarak yalnızca dışsal Türlülük, Çatışma ve giderek Düşmanlık zeminleridirler. Temelleri insan bilgisizliği, erdemsizliği, türesizliği (adaletsizliği) olan bu Ayrımlar içinde modern varoluş insanın gerçek Hakkı ve Özgürlüğü değildir. Türe ideali karşısında, Erdem ideali karşısında, Hak ve Özgürlük idealleri karşısında ussal düşünce insanın bu çocuksu, büyümemiş Türlülüğünün bir varsıllık değil ama tüzel, ahlaksal ve törel bir yoksulluk olduğu sonucunu çıkarsar.

Tinin nesnel çözümlemesinin sorumluluğu biricik özgür, ussal, ideal bakış açısının kaynağı olarak Klasik Felsefeye düşer — kendileri kültürel, dolayısıyla göreli olan Dinlere ya da İdeolojilere değil. Modern bilincin kendisi bir Oluş süreci olarak her aşamasında ancak göreli, ancak tarihsel bakış açılarına olanak verir. Usun nesnel, evrensel, saltık, gerçek doğası ile karşıtlık içinde, tüm o kültürel bakış açıları kendilerini öznel, tikel, göreli ve görüngüsel olarak belirlerler.

Ulus İnsanlık değildir. Ve Ulus Uygarlık ile bütünüyle örtüşen bir kavram da değildir, çünkü Uygarlık Bilgelik ve Güzellik ile Bir olan saltık olarak evrensel Sevgi tini iken, ulusallık tekildir, kendinde bir olumsuzlamadır, ve tarihsel insan için taşıdığı tüm değerlerinin yanısıra zorunlu olarak Nefret ve Düşmanlık kapsar. Ulus söylemleri çok yakın bir geçmişte başlıca Almanya'da yükselmiş olan maymun seslerinden daha anlamlı olsalar da, insanlığın salt Alışkanlıklar temelinde kültürel bölünmesini doğrular ve Uygarlığın evrensel niteliğini olumsuzlarlar. Uluslar en sonunda uygar değildirler. Uygarlığın Düşmanlığı dışlaması ölçüsünde, yalnızca Avrupa'da değil, Dünyanın bütününde Devletlerin ortadan kalkması ancak insanlığın gerçek Uygarlık tinine dek eğitimi zemininde olanaklıdır. Bugün İnsanlığın büyük çoğunluğu Devletin, Yasanın varlığının değil ama yokluğunun acısını ve sıkıntısını yaşarken, bu eğitimin kendisi Devleti gerçekleştirme, insan varoluşunda doğallıktan tinselliğe, varoluşta doğal olana Kölelikten tinsel olanın Özgürlüğüne geçiş sürecidir. İstenç özsel doğasında buna yetenekli ve yetkindir, ve bu saltık Ereğinin biricik koşulu yine kendisidir, Özgürlüktür. Özgürlüğün koşullu, tarihsel gerçekleşmeleri oldukları düzeye dek, varolan Devletlerin ortadan kalkması Doğa Durumunun barbarlığına bir geri dönüş değildir. Devletin ya da törel Özgürlüğün tamamlanmışlığı onun olumsuz bir varlığa geçmesi, ortadan kaldırılmış bir kıpı, bir moment olmasını imler. İnsanın Yasa olmaksızın Haktanır olmasını imler. Tinin bütün bir Tarihinin Ereği olarak bu tamamlanmış Özgürlük tüzel, ahlaksal ve törel İstencin tam gelişmişliğidir. Ancak kendisi Devlet olmuş olan özgür, ussal, erdemli Yurttaş, ancak Devleti ussal Özgürlük ile bütünüyle bir yapmış bir İnsanlık çirkinlikten, kötülükten, bilgisizlikten saltık olarak kurtulmuştur, ve dışsal Devlete, Yönetilmeye, Yasaya gereksinim duymaksızın uygarca, özgürce, koşulsuzca varolabilir.

Tinin sonluluk alanına ait olan İstencin eksiksiz edimselleşmesi olarak Özgürlük sonsuzluğa ait saltık Tinin ne olabileceğini sergilemesinin saltık zeminidir.

 
 
‘‘İnsanlığın Ereği insanın yetilerinin Gelişiminden, İlerlemeden başkası değildir.’’
‘Zweck der Menschheit ist kein anderer als die Ausbildung der Kräfte des Menschen, Fortschreitung.’’
— Friedrich Schiller, Die Gesetzgebung des Lykurgus und Solon. (Bkz. aşağda not).
 
 

MODERN DÖNEM tarihteki sayısız dönemden yalnızca biri olarak görünür. Bunlar ilgisiz, ilişkisiz bir türlülük oluşturuyor olabilirler, ve o zaman böyle paradigmatik ya da analitik Tarihte bir ilerlemeden, gelişimden, ereksellikten söz edemeyiz. Ama eğer anlaşılabilir herhangi bir yolda kendi aralarında bağıntılı iseler, eğer aralarında bir geçiş ya da giderek süreklilik gibi birşey varsa, o zaman Tarih bir süreçtir, ve o zaman süreçte bir gelişimin, bir ereğin, böylece bir anlamın olup olmadığı sorusu doğar. Dahası, bütün bu değişim sürecinde değişmeyenin ne olduğu ve değişim sürecinin bu özsel doğanın kendisinin bir açınımı olup olmadığı sorusu doğar. Son olarak, gelişimin bir Ereği varsaydığı düzeye dek, insanın Ereğine ulaşmasının kendi gerçek biçimine ulaşması olup olmadığı ve bu biçimin istenebilir olup olmadığı sorusu doğar.

Bu sorulara yanıtlar insan Usu tarafından, Düşünce tarafından verilmelidir, Yürek tarafından, ya da Dinsel öğretiler tarafından değil.

"Modern Tin" üzerine bu çözümlemede Hegel'in kendi çözümlemesini üretildiği tarihten iki yüz yıl sonrasına uygulayarak çıkarsamalarının bugün ne düzeyde geçerli olduklarını görmeye çalışacağız. "Modern Tin," doğru sözcükle anlatılan kavramının imlediği gibi, bir Oluş sürecidir, ve savunulması nihilizme götürür. Bu Herakleitos akışında hiçbir kalıcılık, hiçbir sağlamlık yoktur, ve Değer ise tüm değişimin kendisinde kalıcı, sürekli ve saltık olması gerekendir. Yeni olan tıpkı Şimdi olan gibi salt bir momenttir.

Platon'un "Devlet"i ile başlayarak, insanın törel varoluşunu irdeleme ve insan doğasının kendisine verebileceği ideal biçimin ne olacağını saptama yönünde sayısız kuram ürettik. Rousseau'ya dek, bunların hiç biri çözümlemenin temeline ussal ve özgür insan doğası kavramını yerleştirmedi. Pozitivizm böyle bir kavramı daha başından yadsır. Nihilizm insanı değersiz, boşuna varolan bir yaratık olarak görür. Ve bu anlamsızlıkların üstünde ve ötesinde, insan doğası kavramı herşeyden önce Tarihin kendisini bir gelişim süreci olarak anlamanın olanağını sunar ve Modern Tinin kendisinin önemi ve değeri ancak bu süreç ve ereği ile bağıntı içinde anlam kazanabilir. Bir insan doğasının varlığı tarihsel süreçteki törel biçimler dizisini bir oluş sürecinin kıpıları yapar ve bu biçimlerin tümünün insan doğasına uygun olmayan geçici biçimler olduklarını gösterir. Hegel'in Özgürlük kavramını insanın törel varoluşunu çözümlemesinin özeğine alması tıpkı modern törelliğin kendisi gibi çıkarsamalarını tarihsel ve göreli olmanın üzerine yükseltir. Özgürlük kavramı bütün bir tarihsel akış sürecinin değişmeyen özüdür.

Modern Tini Geleneksel Tinden ayıran olgu özbilinçli Özgürlüğü ilke alan bir Oluş süreci olmasıdır. Geleneksel Tin ölüdür, çünkü salt kendini yineleyen bir Alışkanlıktır. Modernlik ise Hak, Duyunç ve İstenç olarak insan doğasının evrensel, küresel ve ereksel açınımıdır. Eğer bu gelişimin Ereği insan varoluşunun alabileceği ideal biçim ise, bu biçim insanın bu ussal doğasından çıkarsanabilir olmalıdır. Aynı zamanda, sürecin Ereğinin kendisinin belirlenimi insan doğasında yattığı ölçüde, Ereğin moral niteliği bu doğanın a priori moral niteliği tarafından belirlenir. Ve Us sonunun kötü bir son olacağı vargısını çıkarsamaya yetenekli değildir.

Modern Tin alanının kendisi bir Oluş süreci olarak Tinin nesnel belirlenimlerini (soyut Hak, Ahlak ve Törellik alanlarını) Kavrama uygun bir realite içinde sergilemez. Modern Mülkiyet, Ahlak , Aile, Toplum ve Devlet henüz Kavramın gerçek içeriğine karşılık düşmezler. Bu onları sürekli değişim ve gelişim sürecinde tutan başlıca güdüdür. Gene de, bBu nesnel tinsel belirlenimler bütün bir tarih alanında da gelişme sürecinde olmalarına karşın, ilk kez modern dönemde, ilk kez içinde yaşadığımız çağda Özgürlük kavramının kendisinin belirlenimi altında gerçekleşebilme ve anlaşılabilme olanağını kazanırlar. Özgürlük bu düzeye dek modern dönemin birincil kavramı iken, bu gelişimin bir şans sonucu olmaması anlamında Tinin bütün bir tarihsel sürecinin de Ereksel belirleyicisidir. İstenç saltık olarak özgür olandır, ve ilk kez modern dönemde bu bilinç ile açınma olanağını bulur.

 
*Schiller'in Naziler tarafından yasaklanan metni tam olarak şöyledir:
»Der Staat selbst ist niemals Zweck, er ist nur wichtig als eine Bedingung, unter welcher der Zweck der Menschheit erfüllt werden kann, und dieser Zweck der Menschheit ist kein anderer, als Ausbildung aller Kräfte des Menschen, Fortschreitung«.
"Devletin kendisi hiçbir zaman Erek değildir; yalnızca bir koşul olarak önemlidir ki, altında İnsanlığın Ereği yerine getirilebilir, ve bu Erek insanın tüm yetilerinin gelişiminden, ilerlemeden başka birşey değildir."

__Modern Tin Aziz Yardımlı (2006)

__(Hegel'in "Tüze Felsefesi"ne Arkasöz)

     
 

Modern Tin
AZİZ YARDIMLI

 

Tüze Felsefesi’nde Hegel bir zamanlar Batıda ‘Doğal Hak’ olarak bilinen Hak kavramının açınımının sunar. Hakkın doğal değil ama tinsel olması ölçüsünde ‘Doğal Hak’ anlatımı kafa karıştırıcı, aslında açıkça çelişkilidir, ve bir zamanlar insanın ‘doğa durumu’ denilen ve gene de Hak, Özgürlük, Barış, Suçsuzluk, Eşitlik vb. gibi kategorilerle süslenen bir kurguya götürmüştür. Tin alanı ile karşıtlık içinde Doğa alanı, tam tersine, Hak olmayanı ve Hakkı olmayanı, aslında içgüdü, dürtü ve itkinin fiziksel güç alanını, böylece en sonunda tin karşısında güçsüz ve haksız olanı anlatır. Sözcüğün örttüğü Kavramın ne olduğunu sorarsak, ‘Doğal Hak’ ile anlatılmak istenen şey doğuştan Haktır, tıpkı dışsal duyusal algı ya da deneyim yoluyla kazanılmayan ama insan doğasına özünlü olan ‘doğuştan düşünceler’ gibi, ya da daha yalın olarak homo sapiensi bir ‘tür’ yapan düşünme yetisi gibi.

 

Doğal Hak anlatımı bu düzeltmeden geçtikten sonra Evrensel İnsan Hakları anlatımı ile ya da yalın olarak ‘Hak’ anlatımı ile örtüşür, çünkü Hak a priori tinseldir, insana özgü ve evrenseldir. Batı duyuncu —, belki de bir ölçüde ‘dil yanlışları’nı düzeltmeyi başlıca felsefi etkinlikleri olarak gören analitik düşünürlerin yol açtıkları gecikmenin de katkısıyla, — bu semantik güçlükten ötürü Doğal Hakkın gerçekte Doğa ile hiçbir ilgisinin olmadığını ve salt insan olmaya bağlı evrensel bir belirlenim olduğunu ancak İkinci Dünya Savaşından sonra duyumsayabildi. Evrensel İnsan Hakları olarak adlandırılan bu ideal ya da normatif belirlenim o güne dek Batı duyuncunda ve bilincinde bulunmuyordu. Hiçbir biçimde pozitif değildi. Bir ‘olgu’ olarak hiçbir yasa kitabında yazılı değildi. Ve gene de tüm pozitif yasaların üstünde ve ötesinde onların ideal ölçünleri olarak ilksiz ve sonsuz bir varoluş taşıyordu. Ve giderek o tarihsel duyunç ve istenç için de gizil olarak vardı.

 

Hak kavramını nesnel açınımında izlemek üzere tasarlanmış Tüze Felsefesi tarihsel ya da karşılaştırmalı bir çözümleme değildir. Ama Hegel’in tüm pozitif belirlenimlerinde sonsuza dek değişmeyecek bir nesnel Tin dizgesi açımladığını düşünmek de doğru değildir. Yaptığı şey gelişmekte olan tinsel sürecin a priori kavramlarının olgusallaşmalarında, pozitif belirlenimlerinde gelişime eşit ölçüde açık kalan bir çözümlemesidir. Özgürlük kavramı bu akışkanlığın özeğinde yatan ve kendi gelişimi ile bütün bir sürecin gelişimini özetleyen temel kavramdır. Bu düzeye dek toplumsal varoluşun herhangi bir evresini ölçüt alan pozitivist-görgücü yaklaşım ahlaksal ve törel kuramcılığına kavramın gerçeğini değil ama görüngüyü temel alacaktır. “Modern Tin” bir Oluş sürecidir ve savunulması — aslında varoluşçuluğun yaptığı gibi biricik varoluş biçimi olarak görülmesi — nihilizme götürür, çünkü bu Herakleitos akışında hiçbir kalıcılık, hiçbir sağlamlık yoktur, çünkü Yeni olan tıpkı Şimdi olan gibi ortaya çıkar çıkmaz yiten salt geçici bir momenttir. Oysa Değer değişimin kendisinde kalıcı, sürekli ve saltık olması gerekeni anlatır.

Hegel yaklaşık iki yüz yıl öncesinin realitesinde yaşadı ve kavramının bilincini ona borçlu olduğumuz Yurttaş Toplumu o sıralar henüz bir kavramdan daha çoğu, ve Yurttaş henüz evrensel İstencin öznesi değildi. Varolan toplumsal durum henüz çözülmeye, ama yalnızca çözülmeye başlamış olan Avrupa feodalizmi idi. Reformasyonun Duyunçları Katolik Kilisenin yetkesinden özgürleştirdiği Kuzey Avrupa’da parlamento koltukları ve devlet görevleri meşru olarak satılıyor, Protestan Kuzey Amerika’da kölelik Devletlerin anayasaları tarafından korunuyor ve yerli nüfus yok ediliyor, ve Napoleon kendi yöntemleriyle İspanya’dan Rusya’ya Avrupa’da serfliği ortadan kaldırmaya ve halklara zor yoluyla özgürlük dayatmaya çalışıyordu. Avrupa feodalitesinin ağır yasasızlık koşulları ve bireylerin henüz özgür Yurttaşlar olarak kavramlarına karşılık düşen bir realitelerinin olmaması gerçekte aynı olgunun yalnızca iki yanıydı. Demokrasinin bireylerin özgür Yurttaşlık kimlikleri tarafından belirlendiği düzeye dek, henüz evrensel ussal İstencin toplumsal İstenç ile örtüşmesi söz konusu değildi ve yasama meclisleri tekerklerin istenci altındaydı. Hegel böyle bir realitede kendini henüz ancak anahatlarda belli belirsiz göstermeye başlayan Kavramın mantığını izledi. Çözümlemesinin eskimeyen, değeri, aslında dünya nüfusunun engin alanları için henüz yeni, giderek gereğinden öte yeni olması tarihsel bir akışkanlığı biçimlendirmekte olan Kavramın kalıcı ve dayanıklı bir çözümlemesini yapabildiğinin görgül kanıtıdır. Ve bugün de insanlığın yaşadığı realitede Hak, Ahlak ve Törellik belirlenimlerini boş kurguların ötesinde gerçek Logosları, gerçek Bağıntıları içinde sergileyebilen biricik politik çözümleme olarak değerini ve geçerliğini korumaktadır. Onun yanında daha çağdaş politik çözümlemeler politik Kavramın nesnel doğasının bilinçsizi oldukları düzeye dek sık sık birer düşlem yapıtından, geveze uydurmalarından, anlamsız masallardan daha öte bir değer taşımayı başaramazlar. Bunun dışında, Özgürlük kavramını yalnızca modern Törelliği çözümlemesinin değil, ama bütün bir tinsel-tarihsel sürecin özsel kavramı olarak alan ve bunu salt öznel bir niyet olarak değil, ussal tanıtlama zemininde yapan bir düşünüre yönelik sözde Prusya despotizminin aklanması, Londra’nın bombalanmasının sorumluluğu, ulusalcılık, totaliterlik, giderek ırkçılık ve faşizm gibi bilgisiz ve sapık karalamalar her zaman tek bir yanıtı hak etmişlerdir. Ama onu burada yinelemeyeceğiz ve bu insan-altı tutumun kendisini kendi haklı karşılığı olarak göreceğiz.

Hegel’in çözümlemesinde modern Tin dizgesi pozitif olguların düşünürün bilincindeki öznel bir izdüşümü değildir. Tersine, dizgenin kendisi evrensel ve nesnel bir kavramsal altyapının yansımasıdır. Rasgele gözüne ilişen şu ya da bu toplumsal eğilimi, şu ya da bu bağlılaşımı geçersiz genellemelere yükselten, giderek tarihte sık sık görüldüğü söylenen politik hayaletler arasında işleyen pozitivist görüşlerin tersine, kurgul yöntemde realitenin kendisi onu belirleyen kavramın, Özgürlük kavramının zorunluğu altına alınır ve politik çözümleme onu bir ideolojiye yozlaştıran kurtarıcı niyetlerin kendilerinden kurtarılır. Modern Tin alanının çözümlemesi daha başından dinsel belirlenimlerden de bağımsızdır, çünkü Din saltık Tin alanına aittir, politikanın sonluluk ve özenç alanına değil. Kavramsal çözümlemede Hak insanın hiçbir yüksek güce borçlu olmadığı bir Haktır, çünkü onu salt insan olması, salt bütün bir varoluşun son ereği, anlamı ve değeri olması nedeniyle hak eder. Burada Ahlak kutsal kitaplardan ödünç alınan öğretiler değil, ama hiçbir göreliliği kabul etmeyen Duyunç Özgürlüğünün kendisidir. Ve ancak insanın Hakkı ve insanın Ahlakı onun özgür varoluş biçimi olarak özgür Törelliğin belirlenimlerine uygun dayanaklar olabilirler. Bunlar özgür İstencin kendi belirlenimleri olarak Aile, Yurttaş Toplumu ve Devlettir, ulusal patentli değil ama evrenseldirler, ve gene de nesnel Tine ait olarak daha yüksek saltık Tin alanı karşısında sonluluklarını kabul ederler. Hegel’in Modern Tin dizgesinde Devletin saltıklaştırılması söz konusu bile olamaz. Ussal, özgür, evrensel Törellik dizgesinde yerel, etnik, geleneksel, ulusal ayrımlar özsel değildirler ve tümü de Özgürlüğün oluş sürecinde yokoluşa bırakılan pre- (ya da post-) modern öğelerden daha öte değer taşımazlar. Modern küreselleşmenin ya da törel türdeşleşmenin kendisi Doğu ve Batı ayrımının da zemininde yatan bu değersiz, bilgisiz, türesiz ve haksız kültürel türlülüğün silinmesi sürecidir ve onu geçici tarihsel varsıllıkların olduğu gibi çılgınca düşmanlıkların da zemini olan bir anı olarak geride postmodernizmin kapısına bırakır.

Hegel’in çözümlemesinde herşeyin belirlenim ekseni olan Özgürlük kavramının bilinci insan varoluşunu bütün bir Tarihte ilk kez tüm gizilliğinin açınımını hedefleyen özbilinçli bir sürecin başlangıcına getirir. İlk kez Özgürlüğünün bilinci ile insan kendi Duyuncunu kazanarak ilk kez ahlaksal bir varlık, Doğruyu ve Eğriyi, İyiyi ve Kötüyü kendisi saptayan özgür Yurttaş olur, Usunun sonsuz gücü ile Doğa üzerine ve Tin üzerine ilk kez engelsizce düşünmeye ve bilgi edinmeye başlar, ve estetik duyarlığında Tine özgü sonsuz Güzelliğin eşitine yetenekli olduğunu görür. Özgürlük kavramının bu bilinci bütün bir tarihsel süreci modern ve ön-modern arasındaki muazzam ayrım yoluyla ikiye bölen etmendir.

Özgürlük kavramı — ya da İstenç Özgürlüğü — dünya tarihini modern değişim ve dönüşüm sürecine sokan politik güçtür ve bu kavramın göreli olarak yeni denebilecek bilincini ilkin Rousseau’ya borçluyuz. Aradan geçen yüzyıllara karşın, Özgürlüğün insanın eşit ölçüde sonsuz Hakkının kendisi olduğunun bilinci henüz dünyanın engin alanlarına yabancıdır ve bu düzeye dek kavramın bilinci ilkin insan gizilliğinin edimselleşmesi olan sonsuz bir gelişim sürecinin başlamasını, ama yalnızca başlamasını imler. Kavramın ileri sürülmesi tüm realitenin hemen ona göre yeniden biçimlendirilmesini getirmez. Hak, Yurttaş, Devlet, Yasa, Türe, Egemenlik, Güç, Demokrasi gibi temel politik kavramlar tüm içeriklerini ancak zaman içinde ve eskinin zorlu direncine karşı geliştirebilirler.

Kavram ve Olgusallık arasındaki bu karşıtlıktan ötürü Özgürlük bilinci kendini bir Oluş süreci olarak, yeni ve ussal olanın eski ve usdışı olana karşı savaşımıyla tanımlanan kesintisiz bir değişim süreci olarak gösterir. Modern Tini gelişmeyen ve kendini kendi içinde yinelemenin ötesinde bir yaşam belirtisi göstermeyen tüm ön-modern, geleneksel törel biçimlerden ayıran olgu gelişime açık ve aynı zamanda bu açıklığın bilincinde olmasıdır. Bu düzeye dek ‘modernlik/yenilik’ sözcüğü Kavramında olandan ne daha azını ne de daha çoğunu anlatır ve özsel olarak geçici olanın imlemini taşır — bir Varlık değil ama Oluştur, ortaya çıkar çıkmaz ortadan yitiş, yeniliği içinde dolaysızca eskiyiştir. Modernleşme yeni ve eski arasında gidip gelen bir kötü sonsuzluk olarak her zaman yalnızca sonlu olanı, böylece kalıcı, dayanıklı, değerli olmayanı üretir. Bu nihilizm modernliğin kendisinin kavramında ve realitesinde yatar ve bu özsüzlük ve geçicilik nedeniyle modern varoluş yalnızca bir görüngüdür, gerçek değil. Bu yüzden usdışı, saçma, anlamsız görülür, ve haklı olarak böyle görülür, çünkü dolaysız Hak (ekonomi), Ahlak (duyunç) ve Törellik (politik istenç) belirlenimlerinin henüz ilkeldirler. Baskıdan yeni kurtulan bireyselliğin despotun altındaki ahlakının gerçekten onun kendisinin ahlakı olmadığı açığa çıkar. Özgürlüğü ilk kez elde eden bireyselliğin ilkin hemen hemen tüzesiz, ahlaksız ve Devletsiz olması modern dönemi başlangıçta Tarihin en yeğin ekonomik sömürü, moral kötülük ve politik zulüm dönemi yapar. Gene de, insanın yazgısını bu tür olgulardan türetmeye çalışan pozitivist tutumun ve bu aynı bakış açısından kaynaklanan nihilist vargıların aklanması kendini yirminci yüzyılda daha da büyük yıkımlarda gösteren bu moral geriliğe ortak olmaktan başka bir anlam taşımaz. Bu görüngüler sürecinde gerçek olan, özsel olan yan Tinin belirlenimlerinin sürekli olumsuzlanma durumunda olmaları, ve olumsuzlamanın dışsal değil ama içsel olması, Kavramın Eytişimi tarafından belirlenmesidir. Bu Logos, kavramın bu ussal belirlenimi dinamik bir Törellik olarak modernlik sürecinin olumsallıklarda yitmesine izin vermez, onu ereksel kılar ve ereksellik Modernleşmeyi yenilik uğruna yenilik olarak ‘Modernizm’den, kendini sanatta, dinde ve felsefede de anlatan evrensel nihilizmden ayırır ve insan varoluşunda salt bir hiçlik gören kötümserliği çürütür.

Hegel’in çözümlemesinde Törellik alanının özsel bileşenlerinin — yasaların, anayasanın, türenin, bütününde evrensel ussal Yurttaşlık İstenci olarak Devletin kendisinin — hiçbir zaman değişime ve gelişime kapalı durgun bir yapılanış oluşturmadıkları çarpıcı olarak görünürdedir. Görgül olarak varolanın ussal İdea ile örtüşmemesi görgül eşlemi ideal ölçüne doğru zorunlu bir gelişim sürecinde tutar. Buna göre Tinin modern Eylemi edimsel olanın yeterince ussal olmayan varoluşunu yeterince ussallaştırmak için kesintisiz ereksel etkinliktir. “Anayasa gelişen ve edimselleşen ussallık”tır (§ 265), Yurttaş büyüdükçe Devleti de büyür ve Yasalar giderek uygarlaşırlar; ve Duyunç olgunlaştıkça Türe süreci daha türeli olur. Gelişimin güdüsü, enerjisi, gücü pozitif olana karşı negatif ya da normatif olandan türer. Olumsuzun gücü Yurttaş Toplumunda yalnızca olumluyu devindiren bilinçsiz bir eytişimsel etmen olarak işlemenin ötesine geçer ve İstencin bilinçli özgür gücü olmasında bütün bir yapıyı daha öte açındıran bilinçli ideal ve ereksel etmen olur. Buna göre, açınmakta olan sürecin herhangi bir aşamasını ‘modern’ olarak nitelemek olanaksızdır. Modernlik bir Oluş kipidir, ve onda modern olanın kendisi bir ve aynı zamanda pre-modern ve post-moderndir.

Modern Yurttaş Kavramı kendi Duyuncunu ve İstencini — Özgürlüğünün bu iki kipini — saltık olarak kendinin bilen ve onları kendi Usu dışında hiçbir yetkenin altına getirmeyen gerçek bireyi tanımlar. Bu bilinci taşıyan birey Devletini saltık olarak kendi Duyuncu ve İstenci ile uyum içinde belirleme Hakkının da bilincindedir. Modern Yurttaş Toplumunu sürekli ekonomik ve politik değişim ve gelişim içinde tutan güç Bireyselin Hak ve İstenç olarak bu sonsuz Gücüdür, çünkü bu Bireysellik kendini Evrensel ile, Devlet ile bütünleştiren, kendi ussal İstencini kendi ussal Yasası olarak belirleyen ve böylece kendisinden başka hiçbir Güç tarafından denetlenmeyen Yurttaştır. “Modern Devletin özü Evrenselin Tikelliğin tam Özgürlüğü ile bağlı olmasında” yatar (§ 260). Modern Devlet kendi Özgürlüğünün bilincinde olan Yurttaşın belirlediği ve onun Hakkını, Duyuncunu ve İstencini edimselleştiren Devlet olarak salt boyun eğen halkların egemenleri olmuş olan tüm tarihsel Devlet biçimlerinden tözünde ayrılır.

Özgür Yurttaş kendi İstencini bilinçli olarak ve saltık olarak Devlet yapma Hakkını taşıyan ve bu Hakkı bilen bireydir. Bu bilinç dolayısıyla özgürdür, ve ancak özgür Duyunç gerçek İyiyi ve Doğruyu duyumsayabilir ve düşünebilir. İnsanı salt gizil değil ama edimsel olarak da moral bir varlık yapan koşul bu bilinçtir, ve buna göre Özgürlük bilincinin olmadığı yerde Ahlak ve Erdem de yoktur. Ancak özgür Yurttaş evrensel varoluşuna bütünüyle ve sınırsızca Usun özgür, uygar ve insana yaraşır biçimini verebilir. Birey ancak bu Özgürlük tininde moral, törel ve tüzel olarak büyüyebilir, entellektüel ve estetik yeteneklerini sınırsızca geliştirebilir, ve bütün evrenini kendi imgesinde yeniden yaratabilir. İnsanı bütün bir Tarihin ilk özbilinçli öznesi yapan koşul budur.

Modern sürecin bir gelişim süreci olması olgusunun kendisi onu anlamayı, çözümlemeyi ve yargılamayı güçleştiren başlıca etmendir, çünkü onda Özgürlüğün kendini edimselleştirmesi usdışı, geri, duyunçsuz, yasasız eski biçimlerin yanısıra yer alır ve neyin Zamana, neyin Kavrama ait olduğunu ayırdetmek kolay değildir. Yasamanın şu ya da bu sınıf ya da küme tarafından etkilenmesi ve tikel çıkarların güdümüne girmesi, evrensel İstençten ayrı ve ona karşıt Güç odaklarının etkili olmaları, tüm bu tür arkaik artıklar gerçekte yalnızca Özgürlük bilincinin henüz tüm toplumsal dokuya yayılmadığını, moral ve törel eğitimsizliğin bütünüyle üstesinden gelinemediğini gösterirler. Modern politik süreç tam olarak Özgürlüğün karşıtını, geleneksel Despotik yetkeyi kendi içinde taşıyan bir evreden doğmuştur ve doğum izlerini henüz bütün bir kültürel bedeninde sergiler. Modernleşmenin bir oluş süreci olması onun bir yandan gelişirken, öte yandan o denli de bir yokoluş süreci tarafından, kendini henüz bütünüyle ortadan kaldırmamış gelenek tininin çözülüşü tarafından izlenmesi demektir. Buna göre, Modern Devlet kavramının özgür Yurttaşın üstünde ve ötesinde duran kendi başına buyruk bir özenci, ona yabancı her dışsal yetkeyi yadsıması ölçüsünde, Yurttaş Özgürlüğü ile bağdaşmayan tüm olgular modern Devlete değil ama Yurttaş Özgürlüğünü henüz tanımamış politik bilinç alanına ait arkaik artıklardır.

Bu kalıntı özellikle modern dönemin başlarında kendini Aydınlanma ve Aydınlık İdeolojileri olarak gösteren şeydir. ‘Aydınlık’ sözcüğüne yüklenen tüm olumlu, ussal, moral eğretilemelere karşın, Aydın kendini özgür Yurttaş ile ya da Yurttaş Toplumu ile değil, ama yönetilmesi, egemen olunması ve böylece kurtarılması gereken Halk olarak gördüğü şey ile karşıtlık içinde belirler. Ama özgür Yurttaşın kurtuluşa ve aydına gereksinimi yoktur. Bu yüzden Aydın ancak ön-modern despotik kültüre ait çağdışı bir kavramdır. Bir matematikçi, fizikçi vb. salt matematik vb. konusunda bilgili olduğu için Aydın değildir. Aydın, Avrupa Aydınlanmasında yatan tarihsel köklerinin de gösterdiği gibi, kendini bütününde halksal boşinanç olarak gördüğü İnancı yadsıması ile belirler, kuşkucudur, yararcıdır. Hakkı egemenin buyruğu olarak görür ve Güç ister. Bu zeminlerde, politik bilinci en sonunda İdeolojiye, Devleti ele geçirmenin kuramlarına biçimlenir. İdeolojinin özsel belirleniminin kurtarıcılık olması ölçüsünde, bunun için solda ve sağda ürettiği moral fanteziler Yurttaş Özgürlüğünün ve İstencinin Zor yoluyla bastırılması koşulu üzerine dayanırlar. Ve kendini sonsuz bir moral aklanış ve neredeyse kutsallık havasıyla ileri sürdüğü için, en dizginsiz şiddeti aklamada bir sorun görmez. [Ek: Ve Devleti evrensel istenç olarak görmediği ama Zor üzerine kurulu olduğunu düşündüğü için, onu devirmenin yolunu daha çok Zor uygulamada görür. Özgür Yurttaş İstenci gibi bir kavramı bilmez ve insanları afyonlanmış köleler olarak görür. Buna göre] başka İstençler adına karar vermek, ve bu kararını zor ve şiddet yoluyla dayatmak Aydının Özgürlük tanımayan bilincinin kendinde hak olarak gördüğü haksızlıktır. Buna karşı modern Yurttaş Toplumunda politika saltık olarak Yurttaşın sorunudur, Evrensel İstenç özsel olarak özgür Yurttaşın istencidir, kulların ya da serflerin değil, ve özgür Yurttaş politik sürece sınıf  belirlenimi ile değil, Yurttaş belirlenimi ile girer. Bu yüzden politikanın bir Aydın sorunu olması Aydını da içine alan genel bir politik geriliğin belirtisidir, ve bu durum yalnızca henüz halkın Özgürlük bilincini kazanmamış olduğunu, henüz kendine egemen olabilmenin, Demokrasinin biricik koşulu olan Erdemden yoksun olduğunu gösterir.

Duyunç ancak Özgürlük tini içinde gelişebilir. Özgürlük bilincinden yoksun birey moral değerlerini de başka kaynaklardan alır ve kendi İstenci yerine efendinin İstenci izler, köledir. Duyunç Özgürlüğünün olmaması, moral olanın dışarıdan sorgulanmadan ödünç alınması moral niteliğin olmaması demektir. Ama moral karakter bireyin kendisine, içselliğine ait olduğu düzeye dek moraldir ve karakterdir, ve özgür olmayan duyunç, geleneğe sorgulamadan boyun eğen kul hiçbir değeri gerçek anlamda kendinin kılamaz. Buna göre, İnancı da kendi Yüreğinde doğan sonsuz Duygu değil ama anlamsız bir korku, bir teslim olma, kölece bir boyun eğiştir. Bu yüzden İnancın Dini dünyasallığa batıran ahlaksız ve boşinançlı özencin elinden özgür Yürek ve tanrısal Duygu için kazanılması olarak Laiklik ussal İnanç İstencidir. Buna karşı yalnızca Duyunç özgürlüğünden doğabilecek olan Ahlakı değil, ama duyunç köleliğini, ve buna bağlı ahlaksızlığın kendisini inanç olarak, Din olarak görmek insan Duygusunun bir bozulması değil ama eğitimsizliğidir, henüz en değerli özünde gelişmemiş bir tinin göstergesidir.

Törelliğin insanın özgür ve ussal varoluş biçimine gelişmesinin engeli olarak Gelenek duyunçsuzluk üzerine dayanır, çünkü sorgulanmaksızın kabul edildiği için gelenektir. Gelenek, salt dikkafalılık olduğu için, Gerçek olanı, İyi olanı ve Güzel olanı yadsımak zorundadır, çünkü insan doğasının bu sonsuz Değerlerine yükseliş onun için yitiştir, ve bu düzeye dek Değişim ve Gelişim ile ile bir ölüm kalım savaşı içindedir. Ama ona karşı silahları yalnızca erdemsizlik, derin bir bilgisizlik ve buna bağlı boşinançlardır. Dahası, kendi Yüreği, Duygusu ve Usu ona karşı düşmanıyla işbirliği içindedir, çünkü gelenek tini de kendinde bir kendinden kurtuluş, bir özgürlük istemidir, çünkü insan doğası onun da katıldığı bir Evrenseldir.

Kutsal olanın, insanın yetenekli olduğu gerçek ve sonsuz Değerin salt geçici ve duyusal olanın üzerine yükseltilmesi, böylece dinsel Duygunun geçici geleneklere ve duyusal boşinançlara bağlı köle ahlakından özgürleşmesi Modern Tinin gelişmesi ile bir ve aynı şeydir. Din en özsel doğasında Usun sonsuz moral değerleri ile çatışmak bir yana, tersine kendisi onların duygusal ve tasarımsal anlatımıdır. Bu düzeye dek Gerçeklik İnancı olarak Din kavramı aynı zamanda bütün bir ussal törel yaşama özünlüdür, ve yurttaşların politik Bilincinden ve İstencinden başka birşey olmayan Devletin Duyuncunda ve Duygusunda kapsanır. Ve bu Duygu özsel olarak bir alışkanlıktan başka birşey olmayan, salt bir Gesinnung olan yurtseverlik duygusundan da daha çoğunu, evrensel insanlık Duygusunu gösterir.

* * *

Homo sapiens yeryüzünde ortaya çıktıktan sonra Tarih yapma olgunluğuna ulaşabilmek için gereken yaklaşık 500.000 yıl süren bir tarih-öncesi boyunca bıkıp usanmadan taş yontmaktan başka birşey yapmadı. Eğer Modern Tin tarafından ele geçirilmeseydi, yer kürenin engin topraklarında kendi içine kapanmış, tarihten yalıtılmış Gelenek tini kendini pekala 500 milyon yıl boyunca yineleyebilirdi, çünkü mağara insanının saklayacak değerleri yokken, gelenek tini baştan sona bir değerler tinidir. Ama modernleşme sürecine giren geleneksel kültürün Us ve Özgürlük karşısında saklayacak hiçbir Geleneği yoktur, çünkü özgür olmadığı, bireysel Duyunç ve Özgürlüğü tanımadığı düzeye dek Gelenek saklanmayı hak eden moral bir değer değildir, politik istenç ise hiç değildir. Buna göre, geleneksel kültür Erdemli olma olanağını ilk kez ona herşeyden önce Özgürlük bilincini kazandıran modernlikte bulur, böylece ilk kez arkaik kendisinden vazgeçerek gerçek kendisi olmanın ve bilgi, türe, yüreklilik ve ölçülülük ile tanışmanın yoluna girer. Bütün bunlar insanlığın tarihsel olarak durağanlaşmış çok büyük bölümü için yenidir. Ve bunları, ironik olarak, bugün kendisinden ancak Nefret etmeyi bildiği modern Batı tininden ödünç almaktadır, tıpkı Demokrasisini, üniversitelerini, makinelerini, bombalarını, yasalarını, ilaçlarını, eğlencesini ve modasını da ödünç alması gibi. Tıpkı bir zamanlar Batının kendisinin yaptığı gibi bunu yapmalı, kendini düşmanının imgesinde yeniden yaratmalıdır, çünkü Tinin önündeki biricik şans ve zorunluk Özgürlük kültürüdür. En sonunda insanlığın Doğusu ve Batısı yoktur, belirlenimi özgür olmaktır, ve Özgürlükte, Duyunçta, İstençte, bütün bir Ussallığında Türeye belirlenmiş, Eşitsizliğin ve Sınıfların, Bilgisizliğin ve Erdemsizliğin sonsuza dek ortadan kaldırılmasına yazgılanmış olan insan doğasının sınırsızca edimselleşmesinde korkulacak hiçbirşey yoktur.

 

 

Previous Previous