Heinrich Heine
Sanat, Ahlak ve İdealar Üzerine
 
 

Goethe’ye Karşı Schiller

Çeviren Deniz Canefe



 
 

‘‘The Romantic School’’dan (1835)

... iki şairin yapıtlarını karşılaştırma konusunda bir taşkınlık vardı, ve görüşler ayrılıyordu. Schillerciler bir Max Piccolomini, bir Thekla, bir Markiz Posa ve Schiller’in daha başka sahne kahramanlarının ahlaksal gözalıcılıklarını överlerken, öte yandan Goethe’nin karakterlerinin, bir Philine, bir Gretchen, bir Klärchen ve benzer güzel yaratıkların ahlaksız kadın imgeleri olduklarını bildiriyorlardı. Goetheciler gülümseyerek Goethe’nin kahramanları gibi bu sonuncuların da pek ahlaklı olarak sunulamayacaklarını, kişinin Goethe’nin şiirinden istediği yolda ahlakı yükseltmenin hiçbir biçimde Sanatın amacı olmadığını belirtiyorlardı: çünkü Sanatta hiçbir amaç yoktu, tıpkı dünyanın kendisinin tasarında da olmaması gibi, ve orada bile yalnızca İnsan ‘‘Erekler ve Araçlar’’ gibi kavramlar üzerine kafa patlatır; Sanat, tıpkı dünya gibi, başına buyruktur, ve İnsanın dünyayı kavrayışı durmaksızın değişirken dünyanın her zaman aynı kalması gibi, Sanatın da insanların geçici kavramlarından bağımsız kalması gerekir; böylece Sanat özellikle ahlaktan bağımsız kalmalıdır çünkü ahlak, dünya üzerinde ne zaman yeni bir din çıkıp eskisini bir yana itse, sürekli olarak değişir. Gerçekte, yüzyılların geçişiyle kaçınılmaz olarak yeni dinler moda olduğuna göre, ve her yeni din alışkanlık durumuna geldiğinde ahlaksal yetke olduğunu öne sürdüğü için, her çağ geçmişin sanat yapıtlarına karşı bir engizisyon işletecektir, eğer böyle sanat yapıtları geçerli ahlakın ölçüsü tarafından yargılanırsa. Edimsel olarak yaşamış olduğumuz gibi, teni şeytanca olduğu için lanetleyen iyi Hıristiyanlar Yunan tanrı imgelerinin görünüşlerinden rahatsız olmuşlardır; iffetli keşişler antik Venüs’e bir önlük giydirmişlerdir; çok yakın zamanlara dek, çıplak yontuların önüne komik bir incir yaprağı yapıştırılırdı; dindar bir Quaker tüm servetini Giulio Romano’nun en güzel mitolojik tablolarını satın almaya ve onları yakmaya harcadı — gerçekten de bunun için Cennete gitmeyi ve orada her gün değneklerle dövülmeyi hak etti! Örneğin, Tanrıyı yalnızca özdeğe yerleştiren ve böylece kutsallığı yalnızca tende bulan bir din, alışkanlık olduğunda, öyle bir ahlak ortaya çıkarmak zorunda kalacaktı ki, yalnızca teni yücelten sanat yapıtları değerli görülecek, ve öte yandan tenseli salt hiçlik olarak betimleyen Hıristiyan sanat yapıtları ahlaksız olarak kınanacaktı. Evet, bir ülkede ahlaksal olan sanat yapıtları başka bir dinin alışkanlık olduğu başka bir ülkede ahlaksız olarak görülebilirler; örneğin, resim sanatlarımız sofu bir müslümanda dehşet yaratırken, Doğunun haremlerinde bütünüyle suçsuz görülen pekçok sanat Hıristiyanlar için iğrençtir. Hindistan’da dans eden bir kızın toplumsal konumu gelenek tarafından aşağılanmadığından, kahramanı ücretli bir fahişe olan Vasantasena dramı ahlaksız olarak görülmez; eğer biri bu oyunu Fransız Tiyatrosunda bir kez bile sunma yürekliliğini gösterecek olsa, tüm seyirciler ahlaksızlığı karşısında çığlıklar atacaktır, ki bu aynı seyircilerin her gün hazla seyrettikleri entrika oyunlarının kahramanları, Hint ahlakının istediği gibi, ölen kocalarıyla birlikte yakılmak yerine sonunda mutlu bir evlilik yapan genç dullardır. 

Goetheciler bu görüş açısından yola çıktıklarından, Sanatı bağımsız ikinci bir dünya olarak görürler ve öyle yükseğe yerleştirirler ki tüm insan dürtüleri, din ve ahlak onun altına düşer. Bu görüşe tam olarak saygı duyamam; Goetheciler Sanatın kendisini en yüksek şey olarak bildirme noktasına sürüklenmelerine izin verirler, ve öncelik taşıyan, ilk, gerçek dünyanın isteklerine arkalarını dönerler. 

Schiller kendini bu ilk dünyaya Goethe’den çok daha sağlam olarak bağladı, ve bu bakımdan onu övmeliyiz. O, Friedrich Schiller, zamanının tini tarafından yakalandı, zamanın tini Schiller’le boğuştu, Schiller tarafından yenildi, savaşta onu izledi, onun bayrağını taşıdı, ve Ren ötesinde insanlar bu aynı bayrağın altında böylesine coşkuyla çabaladılar, ve o bayrak içindir ki hepimiz en iyi kanlarımızı dökmeye her zaman hazırız. Schiller Devrimin büyük düşünceleri için yazdı, tinsel Bastille’i yoketti, özgürlük tapınağını kurdu, ve gerçekten de tüm ulusları tıpkı tek bir kardeşlik topluluğu gibi kucaklayacak olan tapınak bu büyük tapınağın kendisidir: Schiller bir kozmopolitandı. Geçmişe karşı Räuber’de gördüğümüz o aynı nefretle başladı. Bu oyunda okuldan kaçmış, biraz içki içmiş ve Jüpiter’in pencerelerinden içeri taşlar atmış küçük bir Titan gibidir. Don Carlos’ta şimdiden bir çiçekler ormanı gibi açmış olan gelecek sevgisiyle sonlandırdı. Aynı zamanda hem peygamber hem asker olan, ve ayrıca bilicilikleri uğruna savaşan, ve Almanya’da şimdiye dek sevmiş ve üzülmüş en güzel yüreği bir İspanyol pelerini altında taşıyan Markiz Posa onun kendisidir. 

Şair, küçük yeniden-Yaratıcı, aynı zamanda insanlarını kendi imgesinde yaratmasında da sevgili Tanrıyı andırır. Böylece, eğer Karl Moor ve Markis Posa bütünüyle Schiller’in kendisiyseler, Goethe de kendi Werther’i, Wilhelm Meister’i ve Faust’u ile eşittir ve onlarda Goethe’nin tininin evreleri incelenebilir. Schiller bütünüyle tarih içersine dalarken, insanlığın toplumsal ilerlemesinden coşku duyarak dünya tarihinin şarkısını söylerken, Goethe de giderek daha fazla bireysel duygular içersine, ya da sanata ya da doğaya gömülür. Kamutanrıcı Goethe her zaman ana incelemesi olarak doğa tarihi ile uğraşmak zorundaydı, ve araştırmasının sonuçlarını bize yalnızca şiirde değil ama aynı zamanda bilimsel çalışmalarda da verdi. Ayrıma ilgisizliği de benzer olarak kamutanrıcı dünya görüşünün bir sonucuydu. 

İstemesek de doğru olduğunu kabul etmemiz gerek ki, kamutanrıcılık sık sık insanları ayrıma ilgisizlik tutumuna götürür. Şöyle düşünürler: eğer herşey Tanrı ise, o zaman kişinin bulutlarla ya da antika değerli taşlarla, halk şarkılarıyla ya da maymun kemikleriyle, insanlarla ya da komedyenlerle uğraşmasının tümü aynı şeydir. Ama yanılgı da tam olarak budur: herşey Tanrı değildir ama aslında Tanrı herşeydir; Tanrı kendini tüm şeylerde eşit ölçüde belirtmez, çeşitli şeylerde kendini çeşitli derecelerde belirtir, ve her biri tanrılığın daha yüksek bir derecesine ulaşma dürtüsünü kendi içinde taşır; ve bu doğadaki büyük ilerleme yasasıdır. En derin anlayışını Saint-Simoncuların gösterdiği bu yasaya göre, şimdi kamutanrıcılık hiçbir biçimde ayrıma ilgisizliğe değil ama daha çok özveri-tutkunu ilerleme-çabasına [aufopferungssüchtigsten Fortstreben] götüren bir dünya görüşüdür. Hayır, Tanrı Wolfgang Goethe’nin inandığı gibi kendini tüm şeylerde eşit olarak belirtmez. Goethe tepeden tırnağa bir ilgisizlik yanlısı oldu, ve insanlığın en büyük sorunlarıyla ilgilenmek yerine yalnızca sanatsal oyuncaklarla, anatomiyle, renk dizgeleriyle, bitki bilgisiyle ve bulutların gözlemleriyle ilgilendi: Tanrı kendini şeylerde az ya da çok belirtir, bu sürekli belirtişte yaşar, Tanrı devimde, eylemde, zamandadır, Onun kutsal soluğu tarihin sayfalarını çevirir, ve bu sonuncusu Tanrının edimsel kitabıdır; Friedrich Schiller’in duyumsadığı ve önceden sezdiği şey buydu. Schiller geriye-dönen bir peygamber oldu, Hollanda Ayaklanması’nı, Otuz Yıl Savaşı’nı ve Orleans Bakiresi’ni ve Tell’i yazdı. 

Kuşkusuz, Goethe kimi büyük kurtuluş-tarihlerini kutladı, ama onları bir Sanatçı olarak kutladı. Ona öylesine öldürücü gelen Hıristiyan coşkuyu hırçınlıkla reddettiği için, ve iç dinginliğinden koparılabileceği korkusuyla zamanımızın felsefi coşkusunu kavramadığı ya da kavramak istemediği için, coşkuyu bütünüyle tarihsel olarak, verili birşey olarak aldı, ve tini ellerinde gerece dönüştürerek ona güzel, hoş bir biçim verdi. Böylece yazınımızın en büyük sanatçısı olurken, yazdığı herşey iyi-anlatılmış bir sanat yapıtına dönüştü. 

Ustanın örneği çıraklara yol gösterdi, ve böylece Almanya’da yazınsal bir dönem doğdu ki, bir keresinde bunu ‘‘sanat dönemi’’ olarak betimlemiş ve ardından Alman halkının politik gelişmesi üzerinde ters bir etki olduğunu göstermiştim. Goethe’nin usta çalışmalarının üstün değerini hiçbir zaman yadsımam. Güzel yontuların bir bahçeyi süslemesi gibi sevgili babavatanımızı süslerler, ama birer yontudurlar. Onlara aşık olunabilir, ama kısırdırlar: Goethe’nin şiiri Schiller’inki gibi eylem doğurmaz. Eylem sözcüğün çocuğudur, ve Goethe’nin güzel sözcükleri çocuksuzdurlar. Bu salt Sanattan doğan herşeyin ilencidir. Pygmalion’un yaptığı yontu güzel bir kadındı, ve dahası usta ona aşık olunca öpücükleri altında dirildi, ama bildiğimiz kadarıyla hiçbir zaman çocukları olmadı. İnanıyorum ki Mr. Charles Nodier bir kez bu bakımdan benzer birşey söylemişti, ve dün Louvre’un alt odalarında dolaşırken tanrıların eski yontularını seyrettiğim sırada aklımdan geçen buydu. Donuk ak gözleriyle orada duruyorlardı, mermer gülümsemelerinde gizli bir melankoli, belki de Mısır’ın, doğdukları ölüler ülkesinin bulanık bir anısı, ya da yaşam için, şimdi başka tanrıların onları bir yana itip uzaklaştırdıkları yaşam için üzgün bir özlem, ya da belki ölü ölümsüzlüklerinin acısı vardı: — onlara yaşamı geri verecek, onları donuk devimsizliklerinden kurtaracak sözcüğü bekler gibiydiler. Tuhaf! Bu antikalar bana Goethe’nin şiirlerini anımsatıyorlar, tıpkı onlar gibi eksiksiz, tıpkı onlar gibi görkemli, tıpkı onlar gibi dinginler, ve böyleyken bile katılıkları ve soğuklukları onları bizim şimdiki sıcak ve dipdiri yaşamımızdan ayırdığı, bizimle birlikte üzüntü ve sevinç duyamadıkları, insan değil ama dahaçok tanrısallığın ve taşın talihsiz melezleri oldukları için özlem dolu gibi görünürler. 
 
 


Yükleme tarihi: 21/09/1999............© Deniz Canefe 1999