Ama
metafiziksel idealizmin sözü edilmesi gereken
bir başka yanı daha vardır—Almanya’daki romantik
devim ile ilişkisi. Alman idealizminin romantizm
felsefesi olarak betimlenmesi gerçekte ciddi karşıçıkışlara
açıktır. İlk olarak tek-yönlü bir etki düşüncesini
imler. Başka bir deyişle, büyük idealist dizgelerin
yalnızca romantik tinin ideolojik anlatımı olduklarını
imler. Ama gerçekte Fichte ve Schelling’in felsefeleri
romantiklerden kimileri üzerinde önemli bir etki
yaratmıştır. İkinci olarak, önde gelen idealist
felsefecilerin romantikler ile ilişkileri kendi
aralarında belli ayrımlar gösterir. Aslında Schelling’in
romantik devimin tinine dikkate değer bir anlatım
verdiğini söyleyebiliriz. Oysa Fichte romantiklere
karşı sert bir eleştiriye girişti, üstelik romantikler
onun belli düşüncelerinden esinlenmiş olsalar
bile. Ve Hegel’in romantizmin kimi yanları ile
duygudaşlığı pek güçlü değildi. Üçüncü olarak
ileri sürülebilir ki ‘‘romantizm felsefesi’’ terimini
büyük idealist dizgelerden çok Friedrich Schlegel
(1772-1829) ve Novalis (1772-1801) gibi romantikler
tarafından geliştirilen kurgul düşüncelere uygulamak
daha uygun olacaktır. Aynı zamanda hiç kuşkusuz
idealist ve romantik devimler arasında belli bir
tinsel yakınlık da vardı. Genel olarak romantik
tin aslında dizgesel bir felsefe olmaktan çok
yaşam ve evrene karşı bir tutumdu. Belki de Rudolf
Carnap’ın terimlerini ödünç alıp ondan bir
Lebensgefühl [yaşam duygusu]
ya da Lebenseinstellung [yaşam tutumu]
olarak söz etmek olanaklıdır.11
Ve Hegel’in dizgesel felsefi düşünce ile romantiklerin
sözleri arasında dikkate değer bir ayrım görmüş
olması bütünüyle anlaşılabilir birşeydir. Ama
geriye ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısındaki Alman
sahnesine baktığımız zaman doğal olarak ayrımlarla
olduğu gibi benzerliklerle de yüz yüze geliriz.
Eninde sonunda metafiziksel idealizm ve romantizm
az çok eşzamanlı Alman ekinsel olayları idiler,
ve temelde yatan tinsel benzerlik ancak bulunması
beklenebilecek birşeydir.
Romantik tini tanımlamak
aşırı ölçüde güçtür. Ne de onu tanımlayabilmemiz
beklenmelidir. Ama, hiç kuşkusuz belirgin özelliklerinden
söz edilebilir. Örneğin, Aydınlanmanın eleştirel,
çözümsel ve bilimsel anlak üzerinde yoğunlaşmasına
karşın, romantikler yaratıcı
imgelemin gücünü ve duygu ve sezginin rolünü yücelttiler.12
Sanatsal deha le philosopheun yerini aldı.
Ama yaratıcı imgelem ve sanatsal deha üzerine
getirilmiş olan vurgu insan kişiliğinin özgür
ve tam gelişimi üzerine, insanın yaratıcı güçleri
üzerine ve olanaklı insan deneyiminin varsıllığından
yararlanma üzerine genel vurgunun bir parçasını
oluşturdu. Başka bir deyişle, vurgu tüm insanlara
ortak olandan çok her bir insan kişiliğinin özgünlüğü
üzerine getirildi. Ve yaratıcı kişilik üzerinde
bu diretmeye kimi zaman törel öznelliğe doğru
bir eğilim eşlik ediyordu. Daha açık bir deyişle,
‘kendi’nin bireysel kişilikte kökleşmiş ve bu
kişiliğe karşılık düşen değerler ile uyum içinde
özgürce gelişiminden yana, değişmez evrensel yasaları
ya da kuralları değersizleştirme yönünde bir eğilim
vardı. Bununla romantiklerin ahlaka ve ahlaksal
değerlere ilgisiz olduklarını imlemek istiyor
değilim. Ama, örneğin F. Schlegel’de görüldüğü
gibi, bireyin kişisel-olmayan kılgın us tarafından
buyrulan evrensel yasalara boyun eğmesinden çok
kendi ahlaksal idealini özgürce izlemesini (kendi
‘İdea’sını yerine getirmesini) vurgulama yönünde
bir eğilim bulunuyordu.
Yaratıcı kişilik üzerine
düşüncelerini geliştirirken kimi romantikler Fichte’nin
erken düşüncelerinde esin ve uyarı buldular. Bu
hem F. Schlegel ve hem de Novalis için doğrudur.
Ama bundan hiç kuşkusuz Fichte’nin düşüncelerinden
yararlanma yollarının her zaman felsefecinin niyetleri
ile uyum içinde olduğu sonucu çıkmaz. Bir örnek
bunu açıklayacaktır. Gördüğümüz gibi, Kant’ın
felsefesini arı idealizme dönüştürürken Fichte
enson yaratıcı ilkesini sınırsız etkinlik olarak
düşünülen aşkınsal ‘ben’de buluyordu. Ve bilinci
dizgesel çıkarsamasında ya da yeniden kurmasında
büyük ölçüde üretken imgelem düşüncesinden yararlandı.
Novalis bu düşüncelere sarıldı ve Fichte’yi yaratıcı
‘kendi’nin tansıklarını gözler önüne seren bir
düşünür olarak sundu. Ama önemli bir değişim getirdi.
Fichte sonlu öznenin ona verili olan ve onu örneğin
duyumda olduğu gibi değişik yollarda etkileyen
nesnelerin dünyasındaki durumunu idealist ilkeler
üzerinde açıklamakla ilgileniyordu. Böylece söz
konusu üretken imgelemin etkinliğini, imgelem
nesneyi sonlu ‘kendi’yi etkiliyor olarak koyduğu
zaman, bilinç düzeyinin altında yer alıyor olarak
sunuyordu. Aşkınsal düşünme yoluyla felsefeci
bu etkinliğin yer aldığını bilebilir, ama
ne o ne de bir başkası onu yer alırken
bilemez. Çünkü nesnenin koyuluşu mantıksal olarak
tüm bilmeye ya da bilince önseldir. Ve üretken
imgelemin bu etkinliği hiç kuşkusuz sonlu ‘kendi’nin
istencine göre değiştirilebilir değildir. Bununla
birlikte, Novalis üretken imgelemin etkinliğini
istenç tarafından değiştirilebilir olarak betimledi.
Tıpkı bir sanatçının sanat çalışmalarını yaratması
gibi, bir insan da yalnızca ahlaksal alanda değil
ama, en azından ilkede, doğal alanda da yaratıcı
bir güçtür. Fichte’nin aşkınsal idealizmi böylece
Novalis’in ‘‘büyüsel idealizm’’ine dönüştürüldü.
Başka bir deyişle, Novalis Fichte’nin kimi felsefi
kuramlarına sarıldı ve bunları şairane ve romantik
bir taşkınlığın hizmetinde, yaratıcı ‘kendi’yi
yüceltmek için kullandı.
Dahası, romantiklerin
yaratıcı deha üzerine vurguları onları Fichte
ile olmaktan çok Schelling ile bağlar. Yeri geldiği
zaman görüleceği gibi, sanatın metafiziksel imlemini
ve sanatsal dehanın rolünü vurgulamış olan Fichte
değil ama Schelling idi. Friedrich Schlegel sanat
dünyasından daha büyük bir dünyanın olmadığını
ve sanatçının İdeayı sonlu biçimlerde sergilediğini
ileri sürdüğü zaman, ve Novalis ozanı gerçek ‘‘büyücü,’’
insanın ‘kendi’sinin yaratıcı gücünün tenselleşmesi
olarak ileri sürdüğü zaman, Fichte’nin güçlü bir
biçimde törel görüşü ile olmaktan çok Schelling’in
düşüncesi ile uyumlu olan yollarda konuşuyorlardı.
Bununla birlikte, yaratıcı ‘kendi’ üzerine vurgu
romantizmin salt bir yanıydı. Bir başka önemli
yan romantiklerin Doğa anlayışlarıydı. Doğayı
yalnızca düzeneksel bir dizge olarak kavramak
ve böylece insan ve Doğa arasında (Kartezyenizmde
olduğu gibi) keskin bir zıtlık oluşturma zorunda
kalmak yerine, romantikler Doğaya belli bir yolda
tine yakın olan ve güzellik ve gizeme bürünmüş
dirimli bir örgensel bütün olarak bakma eğilimindeydiler.
Ve aralarından kimileri Spinoza’ya, romantikleştirilmiş
bir Spinoza’ya belirgin bir duygudaşlık gösterdiler.
Doğayı tine yakın örgensel
bir bütün olarak alan bu görüş yine romantikleri
Schelling ile bağlar. Felsefecinin Doğayı insandan
daha alt bir konumda duran uyuklayan tin olarak
ve insan tinini Doğanın kendine ilişkin bilincinin
örgeni olarak alan düşüncesi bütünüyle romantik
bir tondaydı. Şair Hölderlin’in (1770-1843) Tübingen’de
öğrenci iken Schelling’in bir arkadaşı olmuş olması
imlemli bir olgudur. Ve ozanın Doğayı dirimli,
kapsamlı bir bütün olarak görüşü felsefeci üzerinde
belli bir etki yaratmış görünür. Buna karşı Schelling’in
Doğa felsefesi de romantiklerden kimileri üzerinde
güçlü bir uyarıcı etki yaratmıştır. Romantiklerin
Spinoza ile duygudaşlıklarına gelince, bunun tanrıbilimci
ve felsefeci Schleiermacher tarafından paylaşıldığı
doğrudur. Ama hiç kuşkusuz yalnızca özgür ahlaksal
etkinlik için bir alan ve araç olarak gördüğü
Doğanın bir tanrısallaştırılmasına yaklaşan herşeyden
derin bir hoşnutsuzluk duyan Fichte bu duygudaşlığa
katılmıyordu. Bu bakımdan dünya görüşünde karşı-romantik
olduğunu söylemek doğru olacaktır.
Bununla birlikte, romantiklerin
dirimli bir örgensel bütünlük olarak Doğa düşüncesine
bağlılıkları Doğayı deyim yerindeyse insanın zararına
vurguladıkları anlamına gelmez. Gördüğümüz gibi
o denli de özgür yaratıcı kişiliği vurguluyorlardı.
Doğa insan tininde bir bakıma doruğuna ulaşır.
Bu yüzden romantik Doğa düşüncesi tarihsel ve
ekinsel gelişimin sürekliliği üzerine, ve insan
tininin gizilliklerinin açınması için geçmiş ekinsel
dönemlerin imlemi üzerine göze çarpar bir kavrayış
ile bağdaştırılabilirdi ve bağdaştırıldı. Örneğin
Hölderlin eski Yunan dehası için romantik bir
coşku duyuyordu,13—bir
coşku ki öğrencilik günlerinde Hegel tarafından
paylaşıldı. Ama burada Orta Çağa yönelik yeniden
uyanan bir ilgiye özel olarak dikkati çekebiliriz.
Aydınlanmanın düşünürü ortaçağ döneminde Rönesansın
şafağını ve le philosopheların bunu izleyen
doğuşunu öncelemiş olan karanlık bir gece görme
eğilimindeydi. Ama Novalis için Orta Çağ, eksiksizce
olmasa da, inanç ve ekinin örgensel bir birliği
idealini temsil ediyordu—bir ideal ki yeniden
diriltilmeliydi. Dahası, romantikler bir ulusun
tini (Volksgeist) düşüncesine güçlü bir
bağlılık ve bu tinin örneğin dil gibi ekinsel
belirişlerine yönelik bir ilgi
gösterdiler. Bu bakımdan Herder’in14
ve daha başka öncellerin düşüncelerini sürdürdüler.
İdealist felsefeciler
bütünüyle doğal olarak bu tarihsel süreklilik
ve gelişim anlayışını paylaşıyorlardı. Çünkü tarih
onlar için tinsel bir İdeanın, bir telos
ya da ereğin zaman içindeki bir çalışmasıydı.
Büyük idealistlerin her birinin kendi tarih felsefeleri
vardı—Hegel’inki özellikle dikkate değer olmak
üzere. Fichte Doğaya birincil olarak ahlaksal
etkinlik için bir araç olarak bakarken, doğallıkla
vurguyu dahaçok insan tini alanına ve ideal bir
ahlaksal dünya-düzeninin olgusallaşmasına doğru
bir devim olarak tarih üzerine getiriyordu. Schelling’in
din felsefesinde tarih düşmüş insanlığın, varlığının
gerçek özeğinden yabancılaşmış insanın Tanrıya
geri dönüşünün öyküsü olarak görünür. Hegel’de
ulusal tinlerin eytişimi düşüncesi önemli bir
rol oynar, ama buna dünya-tarihsel bireyler tarafından
oynanan rol üzerinde bir diretme eşlik eder. Ve
bir bütün olarak tarihin devimi tinsel özgürlüğün
olgusallaşmasına doğru bir devim olarak betimlenir.
Genel olarak diyebiliriz ki büyük idealistler
kendi dönemlerini öyle bir çağ olarak görüyorlardı
ki artık insan tini tarihteki etkinliğinin imleminin
ve bütün tarihsel sürecin yönünün ya da anlamının
bilincine varmıştı.
Herşeyden önce belki de
romantizm sonsuz için bir duygu ve özlem tarafından
ıralandırılıyordu. Ve Doğa ve insan tarihi düşünceleri
bunları tek bir sonsuz Yaşamın belirişleri olarak,
bir tür tanrısal şiirin yanları olarak gören anlayışta
biraraya getirildiler. Böylece sonsuz Yaşam kavramı
romantik dünya görüşünde birleştirici bir etmen
olarak işlev gördü. İlk bakışta belki de romantiklerin
Volksgeist düşüncesine bağlılıkları bireysel
kişiliğin özgür gelişimi üzerine vurguları ile
bağdaşmıyor gibi görünebilir. Ama gerçekte kökten
hiçbir bağdaşmazlık söz konusu değildi. Çünkü
sonsuz bütünlük, genel olarak konuşursak, kendisini
sonlu varlıklarda ve onlar yoluyla belirten sonsuz
Yaşam olarak tasarlanıyordu—onları yokediyor ya
da salt düzeneksel araçlar düzeyine indirgiyor
olarak değil. Ve ulusların tinleri aynı sonsuz
Yaşamın belirişleri olarak düşünülüyordu—tam gelişimleri
için bu tinlerin bir bakıma taşıyıcıları olan
bireysel kişiliklerin özgür anlatımını gerektiren
göreli bütünlükler olarak. Ve bir ulusun tininin
politik tenselleşmesi olarak düşünülen Devlet
için de aynı şey söylenebilir.
Tipik romantik sonsuz
bütünlüğü estetik düzlemde görme, insanın kendisini
onunla bir olarak duyumsadığı örgensel bir bütün
biçiminde tasarlama eğilimindeydi, ve bu birliği
algılamanın araçları kavramsal düşünceden çok
sezgi ve duygu idi. Çünkü kavramsal düşünce belirli
sınırlar saptama ve sürdürme eğiliminde iken,
romantizm ise sonsuz Yaşamın akışında sınırları
çözmeye yönelir. Başka bir deyişle, sonsuz için
romantik duygu çoğu kez belirsiz olan için bir
duygu idi. Ve bu özellik felsefeyi şiir ile karıştırma
ya da sanatsal alanın kendi içersinde sanatları
kendi aralarında karıştırma eğiliminde olduğu
gibi, sonsuz ve sonlu arasındaki sınırı bulanıklaştırma
eğiliminde de görülebilir.
Hiç kuşkusuz bu belli bir ölçüde yakınlıkları
görme ve insan deneyiminin değişik tiplerini bireştirme
sorunuydu. Böylece F. Schlegel felsefeyi dine
yakın olarak görüyor, çünkü ikisinin de sonsuz
ile ilgilendiklerini ve insanın sonsuz ile her
ilişkisinin dine ait olduğunun söylenebileceğini
düşünüyordu. Gerçekten sanat da dinsel ıradadır,
çünkü yaratıcı sanatçı sonsuzu sonluda, güzellik
biçiminde görür. Ama gene de romantiklerin belirli
sınırlardan ve açıkça saptanmış biçimden uzak
durmaları Goethe’yi klasiğin sağlıklı ve romantiğin
hastalıklı olduğu biçimindeki ünlü bildiriminde
bulunmaya götüren nedenlerden biriydi. Bu nedenle
kimi romantiklerin kendileri sezgisel ve oldukça
sisli yaşam ve olgusallık görüşlerine belirli
şekil verme ve sonsuz için ve bireysel kişiliğin
özgür anlatımı için duydukları özlemi belirli
sınırların bir tanınması ile birleştirme gereksinimini
duymaya başladılar. Ve devimin belli temsilcileri,
örneğin F. Schlegel, Katoliklikte bu gereksinimin
bir giderilişini buldular.
Sonsuz için duygu açıktır
ki romantizm ve idealizm için ortak zemini oluşturur.
Sonsuz Yaşam olarak tasarlanan sonsuz Saltık düşüncesi
Fichte’nin geç felsefesinde öne çıkar, ve Schelling,
Schleiermacher ve Hegel’in felsefelerinde Saltık
özeksel bir temadır. Dahası, diyebiliriz ki Alman
idealistleri sonsuzu sonluya karşı koyulmuş birşey
olarak değil ama kendini sonluda ve onun yoluyla
anlatan sonsuz yaşam ya da etkinlik olarak düşünme
eğilimindedirler. Özel olarak Hegel’de sonlu ve
sonsuz arasında uzlaşma yaratmak için, bunları
biraraya getirmek ve bunu sonsuzu sonlu ile özdeşleştirmeksizin
ya da sonluyu olgusallıktan yoksun bir yanılsama
olarak bir yana atmaksızın başarmak için bilinçli
bir girişim görürüz. Bütünlük tikel belirişlerinde
ve onlar yoluyla yaşar, ve bu sonsuz bir bütünlük,
e.d. Saltık açısından olduğu gibi, örneğin Devlet
gibi göreli bir bütünlük açısından da böyledir.
Romantik ve idealist devimler
arasındaki tinsel yakınlık böylece sorgulanamaz
bir olgu olarak kalır. Ve bunu pekçok örnekle
göstermek olanaklıdır. Söz gelimi Hegel sanat,
din ve felsefeyi değişik yollarda da olsa Saltık
ile ilgileniyor olarak betimlerken, bu görüşü
ile F. Schlegel’in son paragrafta sözü edilen
düşünceleri arasında belli bir yakınlık görmek
olanaklıdır. Aynı zamanda büyük idealist felsefeciler
ve romantikler arasında önemli bir zıtlığı vurgulamak
da zorunludur—bir zıtlık ki aşağıda göreceğimiz
yolda açıklanabilir.
Friedrich Schlegel felsefeyi
şiire benzeştiriyor ve bir olmalarını düşlüyordu.
Onun görüşünde felsefe birincil olarak sezgisel
bir içgörü sorunuydu, çıkarsamacı uslamlama ya
da tanıtlama sorunu değil. Çünkü her tanıtlama
birşeyin tanıtlanmasıdır, ve tanıtlanacak gerçekliğin
sezgisel olarak ele geçirilişi
tüm uslamlamayı önceler, ki bu sonuncusu salt
ikincil bir sorundur.15
Schlegel’in belirttiği gibi, Leibniz ileri sürdü
ve Wolff tanıtladı. Açıktır ki bu sözler Wolff’a
bir övgü olarak amaçlanmamışlardı. Dahası, felsefe
Evren ile, bütünlük ile ilgilenir. Ve bütünlüğü
tanıtlayamayız: o ancak sezgide ayrımsanır. Ne
de onu tikel bir şeyi ve bunun başka şeyler ile
ilişkilerini betimleyebileceğimiz bir yolda betimlememiz
olanaklıdır. Bütünlük bir anlamda, şiirde olduğu
gibi, gösterilebilir ya da sergilenebilir, ama
sağın olarak ne olduğunu söylemek gücümüzü aşar.
Öyleyse felsefeci söylenemeyecek olanı söyleme
girişimi ile ilgilenir. Ve bu nedenle felsefe
ve felsefecinin kendisi gerçek felsefeci için
anlıksal düzlemdeki ironik bir olaydan daha öte
anlam taşımazlar.
Bununla birlikte, romantik Schlegel’den saltık
idealist Hegel’e döndüğümüz zaman dizgesel kavramsal
düşünce üzerinde kesin bir diretme ve gizemsel
niyet ve duyguya başvuruların kararlı bir yadsınışını
buluruz. Hegel hiç kuşkusuz bütünlük ile, Saltık
ile ilgilenir, ama gene de yalnızca onu düşünme
ile, sonsuzun yaşamını ve sonlu ile ilişkisini
kavramsal düşüncede anlatma ile ilgilenir. Şiiri
de içine almak üzere sanatı felsefe ile aynı nesneyi,
eş deyişle saltık Tini konu alıyor olarak yorumladığı
doğrudur. Ama korunması özsel olan bir biçim ayrımı
üzerinde de eşit vurgu ile diretir. Şiir ve felsefe
ayrıdırlar, ve karıştırılmamaları gerekir.
Karşı çıkılarak denebilir ki romantiklerin ve
büyük idealistlerin felsefe anlayışları arasındaki
zıtlık F. Schlegel ve Hegel’in görüşleri arasındaki
bir karşılaştırmanın düşündürebileceği denli büyük
değildir. Fichte arı ya da saltık ‘ben’in temel
bir anlıksal sezgisini konutladı—bir düşünce ki
kimi romantikler tarafından kullanılacaktı. Schelling
felsefesinin hiç olmazsa bir evresinde Saltığın
kendinde ancak gizemsel sezgide ayrımsanabileceğinde
diretti. Ve ayrıca Saltığın doğasının kendinde
değil ama simgesel biçimde ayrımsanmasını sağlayabilecek
bir estetik sezgi düşüncesini vurguladı. Bu bakımdan
romantik çizgileri giderek Hegel’in eytişimsel
mantığı içersinde bile bulup çıkarmak olanaklıdır—bir
mantık ki Tinin iç yaşamını sergilemek ve sıradan
mantığın durağan ve sürekli kılma eğiliminde olduğu
kavramsal karşısavların üstesinden gelmek için
tasarlanmış bir devim mantığıdır. Aslında, Hegel’in
insan tinini ardışık bir yolda bir tutumlar türlülüğü
içersinden geçiyor ve konumdan konuma durmaksızın
deviniyor olarak betimleme yolunu romantik bir
bakışın bir anlatımı olarak görmek usauygun olabilir.
Hegel’in mantıksal aygıtının kendisi romantik
tine yabancıdır, ama bu aygıt dizgesinin öntasarına
aittir. Altında romantik devim ile derin bir tinsel
yakınlığı görebiliriz.
Bununla birlikte, sorun
metafiziksel idealizm ve romantizm arasında tinsel
bir yakınlığın olduğunun yadsınması değildir.
Böyle bir yakınlığın olduğunu daha önce belirttik.
Belirtilmesi gereken şey genel olarak idealist
felsefecilerin dizgesel düşünce ile ilgilenirlerken
romantiklerin ise sezgi ve duygunun rolünü vurgulama
ve felsefeyi şiire benzeştirme eğiliminde olduklarıdır.
Schelling ve Schleiermacher gerçekte romantik
tine Fichte ya da Hegel’den çok daha yakındılar.
Fichte’nin arı ya da saltık ‘ben’in temel bir
anlıksal sezgisini konutlamış olduğu doğrudur;
ama bunu bir tür ayrıcalıklı gizemsel içgörü olarak
düşünmüyordu. Bu onun için kendini düşünsel bilince
sunan bir etkinliğin sezgisel bir algılanışı idi.
Gerekli olan şey bir tür gizemsel ya da şiirsel
sığa değil ama ilkede herkese açık olan aşkınsal
düşüncedir. Ve romantiklere saldırısında Fichte
felsefesinin, gerçi etkinlik olarak ‘ben’in bu
temel anlıksal sezgisini gerektiriyor olsa da,
pekin bilgi anlamında bilim üreten bir mantıksal
düşünce sorunu olduğunda diretiyordu. Felsefe
bilginin bilgisidir, temel bilgidir; söylenemeyecek
olanı söylemek için bir girişim değildir. Hegel’e
gelince, hiç kuşkusuz doğrudur ki geriye bakarsak
onun eytişimi içersinde bile romantik çizgileri
ayrımsayabiliriz. Ama bu onun felsefenin bir tanrısal
bildirişler ya da şiirsel melodiler ya da gizemsel
sezgiler sorunu değil ama nesnesini kavramsal
olarak düşünen ve görüşe açık kılan bir dizgesel
mantıksal düşünce sorunu olduğu konusunda diretmiş
olduğu olgusunu değiştirmemektedir. Felsefecinin
işi olgusallığı anlamak ve başkalarına onu anlatmayı
başarmaktır, ruhları yüceltmek ya da anlamı şiirsel
imgeler kullanarak imlemek değil.
Notlar:
11Rudolf Carnap’a göre, metafiziksel
dizgeler yaşam için bir duyguyu ya da ona karşı
bir tutumu anlatırlar. Ama böyle terimler söz
gelimi Hegel’in eytişimsel dizgesinden daha çok
romantik tine uygulanabilirdirler.GERİ
12Buraya iki yorum uygun düşer. İlkin,
demek istemiyorum ki asıl romantik devim Aydınlanmayı
doğrudan doğruya izlemiştir. Ama ara evreleri
atlıyorum. İkinci olarak, metindeki genelleme
Aydınlanma düşünürleri duygunun insan yaşamındaki
önemini hiç anlamıyorlardı biçiminde yorumlanmamalıdır.
Bkz. örneğin Aydınlanma, İdea, Bölüm Bir,
Kesim 7.GERİ
13Hölderlin’in Yunanistan’a gösterdiği
düşkünlüğün onu zorunlu olarak bir romantiğe karşıt
olarak bir klasikçi yaptığını düşünmek yanlış
olacaktır.GERİ
14Bkz. Aydınlanma, a.v.y.,
Bölüm Yedi, Kesim 2; Bölüm Dokuz, Kesim 5.GERİ
15Schlegel’in görüşü metafizik üzerine kimi
çağdaş yazarlar tarafından ileri sürülen görüşe
benzetilebilir: metafiziksel bir dizgede gerçekten
önemli olan şey ‘‘görüş’’tür [vision] ve
uslamlamalar bir önermek ya da kabul ettirmek
için inandırıcı aygıtlardır.GERİ