Alacakaranlık
Çevresinde:
‘‘Son’’daki Kojève
(’Round
Dusk: Kojève at ‘‘The End’’)
Allan
Stoekl
Çeviren:
Meriç Mete
1. Postmodern kıpı on dokuzuncu ve
yirminci yüzyıllar boyunca yaşamların düzenlenmesini
ve kurban edilmesini belirleyen efendi anlatıları—toplumsal,
tarihsel, politik; Hegelci, Marksist, Faşist
anlatılar—için meşruluğun yitiş kıpısı olarak
olarak nitelendirilmiştir.1
2.
Savaşım ve şiddete yön ve amaç veren
büyük öykünün yıkılışı çatışan yorumlama
ve konuşma kiplerinin çoğalışı için yer
açmıştır. Kuşkusuz bu kipler ancak bölümsel
olabilirler: hiçbir zaman herşeyi kaplayan
pekinliklerin beslediği dehşet verici bütünleştirmelere
özlem duyamazlar. Ve büyük bir olasılıkla
birbirleri ile içiçe geçecek, kesişecek,
karışacak ve (kendileri ile) çelişeceklerdir,
çünkü özerkliklerinin olanağından vazgeçilmiştir;
en iyisinden şimdi birer ‘‘dil oyunu’’ olduklarını,
temsil etme, uslamlama ve çözümleme için
kurallar olduklarını söyleyebiliriz; ve
bundan böyle erekbilim, doyum ve öz-pekinlik
için zemin değildirler .
3.
Ama benim gördüğüm biçimiyle bu tür
uslamlamada bir sorun yatar. Onu ‘‘doğru’’
bulmayışımın nedeni bir tür görgül karşıt-kanıt
değildir, örneğin: eski ulusalcı anlatılar
henüz egemenliklerini sürdürmektedirler;
tarih henüz ağır da olsa bir hedefe doğru
sürünmekte, ama gene de yaklaşmayı sürdürmektedir
vb. gibi. Büyük olasılıkla, postmodern açısından
görgül gözlem üzerine dayalı her tür uslamlama
geliştirilebilir. Ya da henüz efendi anlatıları
ile tam anlaşma içinde davranmayı sürdürürken
bile (çünkü kıyılarının ötesine hangi ‘‘uzay’’ın
açıldığı söylenebilir?), onları parçalara
ayırarak eşit kolaylıkla içerden ‘‘yapısızlaştırmak’’
olanaklıdır. Benim gördüğüm biçimiyle, sorun
bu tür uslamlamanın hemen savaşı izleyen
dönemde güncel olan ve yakınlarda yenilenen
ama çok fazla karşı çıkılan bir çiçeklenme
yaşayan ‘‘tarihin sonu’’ uslamlamaları ile
yakından bağlı olmasıdır.2 Bu
hiç kuşkusuz olağanüstü ölçüde ironiktir,
çünkü Lyotard gibi felsefeciler—postmodernin
sözcüleri—bize daha büyük bir erekbilim
olanağının ondan doğan bilgi ile birlikte
sonsuza dek yittiğini bildirmişlerdir. Ama
herşeye karşın henüz daha büyük bir bilgi
vardır—daha büyük bilginin olanağının ölümünü
bildiren bilgi. İster görgül olarak isterse
mantıksal olarak erişilmiş olsun, bu bilinç
bir tarihsel eylemler ve trajediler dizisinin
sonunda gelir, ve onunla birlikte giden
pekinlik hiç kuşkusuz o başarısızlıklardan
türetilen derslere bağlıdır. Bu tarih henüz
bir anlatı biçimini taşır, üstelik belki
de bu Hegelci modeli nitelemiş olan geriye
dönük aklamanın gücünden yoksun bir biçim
olsa da. Dersleri salt kılgısal olabilir,
ya da daha erken paradigmaların tutarsızlık
ya da çelişkilerinin bir incelemesinden
türetilebilirler. Belirlenimlerinin aracı
ne olursa olsun, son sonuç, e.d. gelişme
ve (kendini) ortadan kaldırma, genel olarak
geçerli bilginin sonunu buyuran genel olarak
geçerli bir bilgi olacaktır. O zaman, bir
postmodern evrede çoğalan dil oyunlarının
çoğalmasına ancak yol yine bir başka efendi
anlatı tarafından açıldığı için izin ve
onay verilecektir. Oyunların yararlanacakları
özgürlük efendi öykünün bilgisinin sonucudur—ama,
hiç kuşkusuz, oyunların eylemleri, yönelimleri
onun tarafından belirlenmeyecektir. Ondan
bağımsız olacaklardır—ama yarı-özerk işlev
görmelerinin korunması gene de bir postmodern
kuramsal tasarın hedefi olacaktır (örneğin
değişik, çatışan oyunlar arasındaki hükmü
doğrulayan bir tasarın). Dahası, kararlı
bir postmodern düzene katılmaları onların
güvenceleridir: postmodern anlatı ve onun
uyum güçleri olmaksızın, tikelci söylemlerin
içine düşme riski ile karşılaşacaklardır
ki, ‘‘ulusalcı’’ söylemler buna yatkındırlar.
4.
Şeylerin bu postmodern yorumu özgür
uyrukların birbirlerini karşılıklı olarak
tanımaları üzerine kurulu bir Devleti öngören
bir ‘‘tarihin sonu’’ kuramından öylesine
ayrı mıdır? Yüzeyde, evet: postmodern görüş
öznellik ile, üretici emek olarak bilinç
ile ve benzerleri ile değil, ama bölümsel
söylemler ve ‘‘yapılaştırılmış’’ ekinler
arasındaki ayrımın tanınması ile kaygılanır.
Tarih-sonrası model emek ve yapılaştırma
ile özdeşleştirilebilir bir özgürlüğün güvencesi
olarak kodlanmış yasa ve Devlet üzerine
vurgusu ile hemen hemen tuhaf görünür. Ama
bu açık ayrımların ötesinde daha temel bir
benzerlik olabilir.
5.
Tıpkı postmodernistin dil oyunlarını
aşkın toplumsal ustan bağımsız olarak görmesi
gibi, tarih-sonrasına bakan kuram da tarihin
tam olarak sonlanması kıpısını bir tür belirleyici
kopuş olarak imgeler ki, ondan sonra yaşam
sürecek, ama tek-yönlü tarihin yeri kendilerinde
haz verici olabilecek ama zorunlu olarak
herhangi bir daha büyük toplumsal ya da
tarihsel şemada yeniden kazanılabilir olmayacak
‘‘oyunsu’’ etkinlikler tarafından alınacaktır.
Devlet tarihin sonunda bu oyunsu etkinliklerle—sporlar,
sanatlar, sevişme vb.—tıpkı postmodern rejimin
ekinler, alt-ekinler ve mikro-ekinler diyeceğimiz
ve iç tartışmaları kendi hakemlik edimlerine
konu olacak olan dil oyunlarının mantığını
aklamakla olduğu denli kaygısız olacaktır.3
6.
En azından yüzeyinde, Alexandre Kojève’in
Hegel’i Okumaya Giriş’inde Hegel’i
kullanması ‘‘büyük’’ bir tarihsel ve felsefi
anlatının—tarihin sonunun utkusu ve yeryüzünün
bütün nüfusunun ikircimsiz (kendi için)
doyumu—en son doğrulanışına yönelik bir
girişim olarak değil, ama bunun yerine o
pekinliğin, o bilginin söylemlerin ve biçemlerin
bir postmodern yaratılışına şaşırtıcı değişimi
olarak görülebilir.4 Anlatı olarak
tarih utku kazanır, ama ayrıca sonlanır:
sonlanışı sözel olarak modern sonrası olan
pozların ve oyunun çoğalışı için açılıştır.
O zaman, Kojève ile çelişmek yerine, ya
da bir Hegelci modernizmin ne düzeye dek
bütünüyle boş ve geçersiz olduğunu tanıtlamak
yerine, sıkı bir postmodern kendisini eytişimsel
bir tasarın bir tamamlanışından ve gerçekleşmesinden
türüyor olarak görebilir. Görebilir.
7.
Postmodern, ileri sürebiliriz ki, daha
şimdiden yolun bir bölümünü tamamlamıştır.
Kendisine karşın, uzun bir yanılsamalar
tarihinin sonundaki bir bilgi olarak duran
bir bilgi konutlamıştır—kendi metninin yetkesi.
Kendisini Hegelci geleneğe bir yabancı olarak
ve onun için bir mezar kazıcı olarak alır.
Öte yandan, Kojève en azından kendi dizgesinin
ikircimsiz gerçekliğinin kaçılamazlığını,
kaçınılamazlığını kabul eder. Ama tarihin
sonlanışının sonuçlarına kördür: bölümsel
yapılaştırmalar olarak doğalarının kendisinden
ötürü, Kavramın bütünleştirici gücüne meydan
okuyan imlerin ve edimlerin çoğalışı.
8.
Daha öte ilerleyebilmek için Kojève’in
Giriş’inin belli anahtar pasajlarına
bakmamız gerekecektir. Özellikle dipnotlarda
ve konudan sapmalarda olmak üzere gerçekten
belirleyici sorularla uğraşır: ‘‘İnsan’’
için ‘‘ölmek’’ ne demektir? Tarihin sonundan
‘‘sonra’’ ne gelecektir? Eğer ‘‘İnsan’’
ölürse, insan emeğinden ne kalacaktır? İçinde
Bilginin bulunduğu ‘‘Kitabın’’ konumu ne
olacaktır? Bu sorulara yanıtlar tarih-sonrası
ve postmodern arasındaki ilişki sorununu
daha ayrıntıda irdelememizi sağlayacaktır.
9.
Yirminci yüzyıl Fransız felsefesinin
pekçok tarihçisine göre, 1930’larda bir
dizi parlak dersler dizisi yoluyla Hegel’i
Fransa’da tek başına popülerleştiren Kojève
oldu. İdealist yeni-Kantçılıkla geçen onyıllardan
sonra, Kojève’in yeğlediği Hegel hoş karşılanan
bir değişimdi: Tarih şimdi onda İnsanın
kaçınılmaz olarak toplumsal bir doyuma doğru
yol aldığı bir eytişimsel ilerleyiş olarak
görülebilirdi ve bu doyum tanınma için isteğin—ve
başkalarının tanınma için isteklerinin tanınmasının—gerçekleşmesi
anlamına geliyordu. Ancak tarih-sonrası
Devlet İnsanı gerçekte olduğu gibi kabul
etmeyi başarabilir: tüm boşinancın, tüm
tanrıbilimin ötesinde, İnsan yaratıcı/yokedici
etmendir ki emeği Devlet aracılığıyla herkesin
herkes tarafından tanınmasında sonlanır.
Hegel’in kölesinin emeği, yokedici ve oluşturucu
eylemi ‘‘doğal verili varlığı’’ ‘‘dönüştürür’’:
İnsan ‘‘[doğayı] ortadan kaldıran Zaman’’dır
(158). Ama sonda tüm dönüştürücü emek sona
erer. Tarih bir sona gelir çünkü, hiç olmazsa
en sonunda, tam karşılıklı tanımaya götüren
emek yerine getirilmiş olacaktır: tarihin
sonunda, başarılacak yeni hiçbirşey olmayacaktır.
10.
Şimdi tarihin sonu Kojève için enson
ideolojik silahtır çünkü, geriye dönük olarak,
hemen hemen önceden olmuş ve varışını olanaklı
kılmış herşeyi aklar. İnsan Kojève için
bir tipdir: Efendi, Köle, Felsefeci, ve
tarihin sonunda, kişisel olmayan Hegel (ve
okuyucusu, Kojève), eş deyişle Bilge İnsan
(le Sage). Sonun varışını olanaklı
kılan olumsuzluğun, geriye dönük olarak,
ahlaksal olduğu yargısına varılacaktır—o
sıralar nasıl görünmüş olursa olsun. Ve
İnsanın kendisi zamansallık ve olumsuzlama
olarak tanımlandığı için (IRH 160),
en kanlı şiddet ya da en büyük türesizlik,
eğer son tamamlanış için zorunluysa, iyi
olacaktır (ya da olmuş olacaktır).
Gerçek
ahlaksal yargılar Devlet tarafından verilenlerdir
(ahlaksal=yasal); Devletlerin kendileri
evrensel tarih tarafından yargılanırlar.
Ama o yargıların bir anlamı olması için,
Tarih tamamlanmalıdır. Ve Napoleon ve Hegel
tarihi sonlandırırlar. Hegel’in Devletleri
ve bireyleri yargılayabilmesinin nedeni
budur. ‘‘İyi’’ Hegel’i olanaklı kılmış herşeydir,
başka bir deyişle, evrensel Napoleon İmparatorluğu
(1807’dir) ki Hegel tarafından (Görüngübilim’de
ve onun yoluyla) anlaşılmıştır.
İyi olan varolandır, varoluş düzeyidir.
Tüm eylem, varolan verilileri olumsuzladığı
için, böylece kötüdür: bir günah. Ama günah
bağışlanabilir. Nasıl? Başarısı yoluyla.
Başarı suçu bağışlar, üçünkü başarı—varolan
yeni bir olgusallıktır. Ama başarı nasıl
yargılanacaktır? Bunun için, Tarihin tamamlanmış
olması gerekir. O zaman neyin varoluşta
sürdüğü görülebilir: Belirleyici olgusallık.
(ILH, 95)
11. Bu ‘‘usun hilesi’’dir: us tarihte
ve tarih yoluyla davranarak, kabul edilen
(‘‘Hıristiyan’’) ahlak ile hiçbir ilgisi
yok gibi görünebilen yollarda ereğine ulaşır.
Hiç kuşkusuz ahlaka uygunluğunu ya da uygunsuzluğunu
tarihin sonundan önce yargılama girişiminde
bulunan biri onu başaramayacaktır; ancak
Hegel (ve Kojève) ile eylemlerin gerçek
değer ve ahlaksallıkları açığa çıkacaktır.
Yalnızca amaçlar her zaman araçları aklamakla
kalmaz, ama bunu geriye dönük olarak yaparlar,
öyle ki etmenler (‘‘halk’’) hiçbir zaman
kendi davranışlarının kabul edilebilirliğini
yargılama yetkinliğinde olmayacaklardır.
Bir Hegel formülasyonunu kullanırsak, ‘‘Minerva’nın
baykuşu alacakaranlıkta uçar’’; ancak sonuç
son olduğu ve karşılık düşen gözlemleri
kavrandığı zamandır ki önceki olaylar tam
olarak bilinebilirler.5
12. Ama bir bakıma tüm bunlar
ilgisizdir: Kojève için tarih sonlandığına
göre, şimdi yer alan herşey salt uygulayımsal
‘‘yakalama’’ süreçleridir. Tarihin sonuna
Jena savaşında ulaşıldı: Napoleon’un fetih
kuvvetleri Fransız devriminin Devlet tarafından
kodlanan ve yerine getirilen eşitlikçi ideallerini
başkalarına götürdüler. Bundan böyle Tarih
yalnızca hakların ve özgürlüklerin bütün
dünya üzerinde bürokratik hükümetler tarafından
yerine getirilmesine götüren daha küçük
Jena savaşlarının bir dizisi olacaktır.
İlk bakışta en sonunda 1930’ların her ne
pahasına olursa olsun acımasızlığı aklaması
olarak görünebilen şey (gerçekten de Kojève
için II. Dünya Savaşı öncesi dönemde Stalin
Napoleon’un yerini almaya başlar) kaçınılmaz
olarak geç 40’larda ve 50’lerde ideolojiler
arasındaki ayrımın büyük ölçüde ilgisiz
olduğunun kabul edilmesine götürür. ‘‘Sınıfsız’’
topluma, tanınma için isteğin karşılıklı
kabulünün toplumuna nasıl varıldığı ‘‘Bilge
İnsan’’ı ilgilendiren bir sorun değildir:
salt uygulayımsal bir sorundur. İdeolojilerin
çatışması, savaş sonrasının bu görünürde
büyük sorunu, ya da Sovyet ideolojisinin
Amerikan baskısına karşı savunulması sorusu
(Merleau-Ponty, Humanisme et terreur,
Sartre, Les Communistes et la paix),
böyle şeyler Kojève için hiçbir biçimde
söz konusu değildir. Tarihin sonu ideolojinin
sonudur. Hegel’i Okumaya Giriş’in
1959’de araya yerleştirilen bir ‘‘İkinci
Yayıma Not’’unda Kojève şunları bildirir:
‘‘Giderek belli bir bakış açısından denebilir
ki, Birleşik Devletler Marksist ortaklaşacılığın
son evresine daha şimdiden ulaşmıştır, çünkü
‘‘sınıfsız toplum’’un aşağı yukarı tüm üyeleri
bundan böyle kendileri için onlara iyi görünen
herşeyi edinebilir, ve bunu canlarının istediğinden
daha fazla çalışmaksızın yapabilirler’’
(IRH, 161, not).
13.
İdeoloji, sonda, böylece bütünüyle önemsizdir:
tarih bir kez sona erer ermez, o da sönüp
gider. Eğer o sona katkıda bulunursa ya
da bulunmuşsa iyidir, eğer kötü değilse.
Tüm araçlar gibi o da son tarafından aklanır,
ama sonda ‘‘başarı’’sından başka hiçbir
belirliliği yoktur. Sonun perspektifinden,
tüm kanlı eylem tamamlanmıştır: yargılanabilir,
ama bundan böyle etkili değildir. Zamanda
ve zaman olarak, İnsan eylemde bulunmaya
özgürdür, ama bilmez; Zamanın sonunda, Tarih
bilinir, ama İnsan bundan böyle eylemde
bulunamaz (yapacak daha öte hiçbirşeyi yoktur)—bu
yüzden bundan böyle varolması bile söz konusu
değildir. Sonda, bundan böyle giderek aklanacak
herhangi bir araç bile yoktur. Tarih ve
ideolojileri bütünüyle ilgisiz sorunlardır.
14.
Bu geride çok büyük bir soruyu, 1950’lerin
tipik bir sorusunu bırakır. Tarihin tamamlanışı
bütünüyle tarih-dışıdır, ama tarih-dışının
kendisi tarihin bir işlevidir. Hiç kuşkusuz,
şimdi tarihten, eylemden, ve tüm güç—ve
ikircimli—ahlaksal sorulardan kurtulmuşuzdur.
Tarih makinesi öylesine iyi işlev görmüştür
ki kendisini silmiştir: düzeneği Gerçekliğin
açınımıydı, ama şimdi son Gerçeklik evresinde
olduğumuza göre, Tarih varolmaya son vermiştir,
ve ahlaksal bilmeceleri ilgisizdir. Tarihin
sonunda, ideoloji biter, ve böylece varolmaya
son verir: ama dolayısıyla bundan böyle
‘‘İnsan’’ da varolmaz.
Selbst—eş
deyişle, sözcüğü asıl anlamıyla İnsan ya
da özgür Birey—Zamandır ve Zaman Tarihtir,
ve yalnızca Tarihtir. ... Ve İnsan
özsel olarak Olumsuzluktur, çünkü
Zaman Oluştur—eş deyişle, Varlığın
ya da Uzayın ortadan kaldırılmasıdır.
Öyleyse İnsan bir Yokluktur ki kendisini
(uzaysal) Varlıkta ancak varlığı olumsuzlayarak
yokeder ve saklar, çünkü bu Olumsuzlama
Eylemdir. Şimdi, eğer İnsan Olumsuzluk—eş
deyişle, Zaman—ise, bengi değildir. İnsan
olarak doğar ve ölür. Hegel’in dediği gibi,
‘das Negativ seiner selbst’tir. Ve
bunun ne demek olduğunu biliriz: İnsan kendisini
Dünyanın karşısına koymaya son vererek,
onda evrensel ve türdeş Devleti yarattıktan
sonra, kendisini Eylem (ya da Selbst)
olarak yener; ya da başka türlü koyarsak,
bilişsel düzlemde: İnsan ‘‘Bilim’’in Gerçekliğini
yarattıktan sonra kendisini Yanılgı
(ya da Nesneye karşı ‘‘Özne’’) olarak yener
(IRH, 160; vurgu özgün metinde).
15.
İnsan Tarih ve Tarihin Sonu (hem bitiş
hem de erek anlamında) arasındaki bu tuhaf
kavşak noktasında ölür. Gelecekte, sondan
sonra, Kojève bize ‘‘yaşam salt yaşambilimseldir’’
der (ILH, 387). Ama bu Kojève için
belirleyici bir soru, belki de belirleyici
sorunun kendisidir: Eğer tarih durursa,
eğer İnsan ve Zaman ve olumsuzlayıcı emek
ölürse, o zaman İnsan hayvanlardan nasıl
ayrı olur? İnsan başlangıçta kendisini Doğaya
karşı oluşturmuştu (‘‘Ama İnsan,
bir kez kendi insan türselliği içinde oluşur
oluşmaz, kendini Doğanın karşısına koyar’’);
doğa Kojève için zamansızdır ve hiçbir yolda
eytişimin içersine alınamaz. Bu yüzden Kojève’in
Hegel’i okuyuşu içersinde hiçbir ‘‘doğa
eytişimi’’ düşünülemez.6 Ama
eğer insan bir hayvansa, Tarihin kendisi
ölümden daha öte tamamlanamaz. Sanki Tarih
hiçbir zaman varolmamış gibi olacaktır,
ya da, Tarih en azından ilkede daha şimdiden
sonlandığına göre, bu şimdi böyledir.
16. Kojève Görüngübilim’in
VIII. Bölümünü yorumuna uzun dipnotta, daha
önce alıntıladığımız bir pasajda (IRH,
158-62) bu soruna iki yaklaşım sunar. İlk
olarak İnsanın gerçekten de bir hayvan olduğunu,
ama ‘‘Doğa ya da verili Varlık ile uyum
içinde’’ mutlu bir hayvan olduğunu bildirir.
Hiç kuşkusuz, bundan böyle üretken Tarihsel
etkinliğe, ‘‘Nesneye karşıt Özne
[olarak] ... verili olanı olumsuzlayan Eyleme’’
giremez. Ama bir başka avunçlar bolluğu
vardır: ‘‘sanat, sevgi, oyun vb. vb.—kısaca,
insanı mutlu yapan herşey’’ (IRH,
159). Bu bir ‘‘özgürlük dünyası’’dır ki
onda insanlar ‘‘bundan böyle döğüşmezler,
olanaklı olduğu ölçüde az çalışırlar.’’
17. Kulağa neredeyse doğru olamayacak
denli iyi gelir: dünyanın kendisi engin,
postmodern bir Güney Kaliforniya’ya dönüşmüştür,
insanları herşeyden önce bedenlerini eğitme
ve otomobillerinin ve sanat nesnelerinin
tecimi ile kaygılanırlar. Buradadır ki Hegelci
modernizmin karşı-Hegelci, ama yumuşak bir
postmodernizme eksiksiz dönüşümü anlaşılmaya
başlar: Tarih Sonunda Tarihin yerini yaşam-biçemleri
seçimlerinin ayrışık bir derlemi alır. Aslında,
1959’un ikinici yayımına eklenen dipnotta,
Kojève’in daha önce (hemen savaş sonrası
dönemde, ‘‘1948-58’’) ‘‘Amerikan yaşam yolunu’’
gerçek tarih-ötesi rejim olarak gördüğünü
öğreniriz—gerçi Sovyetler Birliği’nin ve
Çinli Ortaklaşacıların ‘‘henüz yoksul Amerikalılar’’dan
başka birşey olmadıklarını da görmüş olsa
da (IRH, 161). Biricik büyük tutarlılık
genel bir tutarlık yokluğudur; kişi kendi
çıkarlarını izlemede ve tüm kişisel etkinliklerin
aklanmasını belirleyen büyük devimi gözardı
etmede özgürdür. Yeni insan hayvanlar ‘‘birbirlerini
kısıtlama olmaksızın tanıyacaklardır,’’
ama bu tanıma her birinin başlıca fiziksel
uğraşlar olma sözünü veren şeylerde tam
olarak ayrı olma hakkından gelecektir.
18. 1959’da eklenen ikinci bir dipnotta
(birincisi 1946’da eklenmiştir), Kojève
kendi kuramına karşı çıkar. Daha önceki
notunu bütünüyle sözel olarak okuyarak,
eğer İnsan yaşamından tüm Eylem kaldırılırsa,
İnsan edimsel olarak bir Amerikalı değil,
ama bir hayvan olacaktır:
‘‘Eğer
İnsan yine bir hayvan olursa, edimleri,
sevgileri ve oyunu da yine salt ‘doğal’
olmalıdır. Bu yüzden kabul etmek gerek
ki Tarihin sonundan sonra, kuşların yuvalarını
yapmaları ve örümceklerin ağlarını örmeleri
gibi insanlar da kendi sanat yapılarını
ve yapıtlarını üreteceklerdir. Sözcüğün
asıl anlamında İnsanın kesin ortadan
kalkışı ayrıca sağın anlamda insan
Söyleminin (Logos) da kesin yitişi
demektir. Homo sapiens türünün
hayvanları sesli sinyallere ya da im ‘diline’
koşullu tepkeler yoluyla karşılık verecekler,
ve böylece ‘söylemleri’ denilen şey arıların
‘dili’ olması gereken şey gibi olacaktır.
O zaman yitecek olan şey yalnızca Felsefe
ya da kuramsal/discursive Bilgelik
için arayış değil, ama Bilgeliğin kendisidir’’
(IRH, 159-60; vurgu özgün metinde)
19.
Başka bir deyişle, tarih-ötesi insan
herhangi bir hayvanlık gözdağından, eş deyişle
salt düşünülmemiş davranıştan kurtarılmalıdır.
Kojève gerçekte ‘‘sanat, sevgi, oyun vb.
vb.’’nin sonuçlarını irdelemez, çünkü, mutlu
bir yolda, ‘‘Tarihin sonundan sonra’’sı
için bir başka etkinlik örneği bulur. Bu,
yeterince şaşırtıcı bir yolda, Japonyadır:
‘‘Amerikan yaşam yolu’’nun yeri şimdi ‘‘hemen
hemen üç yüzyıldır’’ ‘‘Tarihin Sonunda’’
olan bir Japon ekin modeli tarafından alınır.
‘‘Amerikan’’ tarih-sonrası katıksız hayvansallık
ile bağlanırken, Japon ekini Kojève tarafından
bir arı biçimselcilik olarak görülür.
Hayvanın tersine, İnsan ‘‘Nesneye karşıt
bir Özne’’ olmayı sürdürür, gerçi ‘‘eylem’’
ve ‘‘Zaman’’ sona ermiş olsalar da. Biçimler
birbirlerine karşıttır, ve değerlerin kendileri
‘‘bütünüyle biçimselleşmeye’’ başlar—Japon
çay töreni, Noh tiyatrosu, giderek Kamikzade
pilotunun intiharı Nesneye bir karşıtlığı
temsil ederler; ve Nesne, boş olmasına karşın,
gene de bir karşıtlık olmayı sürdürür: İnsan
şimdi bir züppedir/snob, dandy. Sanki
emeğin zırhı, Tarihsel etkinliğin olumsuzlanması
işlev görmeyi sürdürmektedir, ama bir boşlukta,
çünkü bundan böyle herhangi bir olumsuzlama
ya da herhangi bir Tarih olamaz.
20. Bu modelde, ‘‘Karşıtlık’’ sürer,
ve İnsan da. İki yorum (’46 ve ’59 yorumları)
arasındaki ayrım birincisi doğa ile uyum
içinde olduğu sürece salt bireysel olabilen
bir etkinlik önerirken, ikincisinin, Japon
modelinin, tanınma için bir savaşımı gerektirmesinde
ve dolayısıyla gücünü daha önceki ve belirleyici
Efendi-Köle eytişiminden türetmesinde yatar.
Herşey bir yana, züppelik önerisi Başkası
tarafından tanınacaktır, üstelik o tanıma
bütünüyle anlamsız olsa bile. Böylece bir
toplum imlenir, ve bir ekin; bu son olarak
‘‘hayvanlar’ açısından böyle değildi—üstelik
‘‘yaşam yolları’’ ne olmuş olursa olsun.
21. Ama daha büyük tarih-sonrası
ekin—eğer böyle birşey üzerine yazmak olanaklıysa—düşünülemez
olacak çünkü Saltık Bilmenin onda oynayacak
bir rolü olmayacaktır. Kojève Japonların
örneğini seçerek dikkatsizce Bilge İnsanın—Tarihin
sonundaki derin düşünce bilincinin—ilgisizliğini
belirtir: Eğer Japonlar tarih-sonrası edimleri
Hegel’in doğuşundan yüz yıl önce yerine
getirmişlerse, Hegel ve kitabının, ve arkalarından
Kojève’in kendisinin hiçbir zaman varolmaları
gerekmezdi. Tarih Bilgeliğe eksiksiz ilgisizlikte
doruklanır. Tarihin sonunun öteki yanından,
şimdi açıkça görünür ki Görüngübilim
bütünüyle yersizdir. Öyleyse salt biçimsel
etkinlikler yer alacak, ve bunların belki
de belli tarih-sonrası ekinlerin içersinde
anlamları olacaktır; bununla birlikte o
ekinler onları birleştirip onlara anlam
verecek daha büyük bir Bilgelik olmaksızın
eksiksiz yalıtılmışlık içinde varolacaklardır.
O zaman, burada bir başka Kojève postmodernizmi
daha vardır, ve bu kez isteklerin tikelliği
üzerine değil ama ayrı ekinlerin çokluğu
ve köktenci çakışmamaları üzerine dayalıdır.
Saltık bilme tamamlanışını toplumsal kılgıların
ya da yaşam biçemlerinin bir dizisinde bulur
ki, bunlar, biçimsel etkinlikler olarak,
her birinin tam olarak bütünün bilgisinin
bir yoksunluğu olması olgusunda birleşirler.
Züppenin tavrı ediminin daha büyük imleminin—ya
da imlemsizliğinin—bilerek ya da bilmeyerek
bir unutulmasıdır. Başarısı ancak dolaysız
etkisi yoluyla yargılanabilir: bir tasma
ile istakozunu yürüten züppe ancak burada
ve şimdi verilen tanınmanın keyfini
yaşayabilir. Edim daha büyük herhangi bir
‘‘anlamı’’ dışlar.
22. Öylese bu koşullar altında Tarih
sonlandığı nasıl söylenebilir? Eğer Japonlar
(Kojève tarafından sunuldukları gibi) modellerimiz
olacaklarsa, herhangi bir tarihin ya da
tarihsel bilincin olabileceğinden söz etmek
güç gibi görünür. Başka bir yerde—Introduction
la lecture de Hegel’in ilk (1947) yayımından
gelen pasajlarda ve dipnotlarda—öyle görünür
ki Kojève’in kendisi Tarihin en son tamamlanışı
için tarihsel belleğin ve tarihsel metnin—ve
böylece Görüngübilim’in kendisinin
yazılmasının—zorunluğunu kabul etmiştir.
Tartıştığım dipnottan birkaç sayfa sonra,
Kojève şunları yazar: ‘‘İlk olarak olgusal
Tarihin tamamlanması zorunludur; sonra,
İnsana anlatılmalıdır; ve ancak o
zaman Felsefeci, bir Bilge İnsan olarak,
onu Görüngübilim’de a priori
yeniden yapılaştırarak anlayabilir’’ (IRH,
166). Kojève bu pasaja (daha tam olarak,
‘‘İnsana anlatılmalıdır’’ ile sonlanan tümce
parçasının sonuna) eklenen bir dipnotta
şunları bildirir: ‘‘Dahası, tarihsel bellek
olmaksızın, eş deyişle, sözel ya da yazılı
Anılar olmaksızın, bir olgusal tarih yoktur.’’
23.
Burada daha önceki sorunumuza geri
döneriz: Eğer Japonlar tarihin bir tarih-dışı
sonunu, tarih ile hiçbir ilgisi olmayan
bir tarih-sonrası kıpıyı oluşturuyorlarsa,
İnsan oldukları nasıl söylenebilir? Eğer
İnsan tarihte ve tarih yoluyla belirleniyorsa,
o zaman öyle görünür ki Japonlar, inceltilmiş
ve yararsız emeklerinde, arılardan daha
İnsan değildirler—tıpkı Kojève’in 1955’te
daha önceki (1946’daki) dipnotuna özünlü
olarak gördüğü ve yadsıdığı tarih-sonrası
hayvanlar gibi. Doğal olan—ya da insansal-olmayanın
alanı ki, hiç olmazsa Kojève için, İnsan
etkinliği, Zaman ya da Tarih ile hiçbir
ilgisi yoktur—bir kez daha utku kazanıyor
görünür. Yalın insan-hayvanlar durumunda
diyebiliriz ki Minerva’nın Baykuşu uçmuştur,
ama uçuşu tarih-sonrası bir perspektiften
görüldüğünde başka herhangi bir hayvanın
devimine eşdeğerdi, çünkü Minerva’nın Baykuşu
ormandaki herhangi bir baykuştan—ne denli
tehlikede olursa olsun—ayrı değildi. Bununla
birlikte, Kojève’in Japonları için, ve zorunlu
olarak onlarla yarışacak olan geri kalan
tümümüz için, Minerva’nın Baykuşunun ilk
olarak hiçbir zaman uçmaması gerekiyordu.
Belki uçmuş, belki de uçmamıştır; her ne
olursa olsun şimdi doldurulmuş ve bir Avrupa
müzesine aittir, ve orada koşuşturan Japon
turist kümeleri tarafından fotoğrafları
çekilmektedir.
24.
Son olarak, Tarihin sonunda Kitabın—Tarihin
bir özeti ve Bilgeliğin somutlaşması olarak
Görüngübilim’in kendisi—konumu nedir?
Bu belki de Kojève’in Hegelciliğinin en
önemli sorusudur, ve kendine özgü tutumuyla
onu hiçbir zaman belirtik olarak ortaya
koymaz; bunun yerine, kırpık ve ironik iki
dipnotun temelinde bir yanıt formüle etmeye
çalışmalıyız. Gene de, göreceğimiz gibi,
Tarihin sonu sırasında ve sonrasında
‘‘Öz-Bilincin’’ konumu soruda büyük ölçüde
yer alır.
25. Kojève’in Görüngübilim’in
VIII. Bölümünün üçüncü parçasını tartışmasında
doğan ilk soru Bilge İnsanın, felsefe-sonrası
felsefecinin (ya da Bilgenin) tarih-sonrası
rejimin kuruluşundaki rolüdür. Bir noktada
Kojève şöyle yazar: ‘‘Denebilir ki, Bilge
İnsanda ve onun yoluyla (ki saltık Bilimi,
Varlığın bütünlüğünü bütünüyle bildiren
Bilimi üreten odur), Tin ‘Kavrama erişir
ya da onu kazanır’ ’’ (ILH, 413).
Bunu, bir dipnotta da olsa, değiştirir (ILH,
414). Eğer Bilge İnsan—Hegel, Kojève,
Görüngübilim’in yazarları—Bilimi
‘‘üretenler’’ iseler, Tarihin gerçek sonu
ve Öz-Bilincin egemenliği ancak Devlet tarafından
aracılık edildiği zaman olanaklı olacaktır.
Devlet, gerçekte, herkesin özgürlüğünün
herkes tarafından tanınmasının güvencesi
olacaktır; sağladığı doyum Özne ve Nesne,
kendi-için ve kendinde arasındaki tüm karşıtlığı
yok edecektir. Bu açıktır ki tek bir kişinin
kişisel öğretisinden daha çoğunu imler;
tersine, şimdi söz konusu olan şey bir kitapta
kapsanan belirleyici bir öğretinin evrenselleşmesidir.
Kojève şöyle yazar:
Gerçek
olduğunu tanıtlamak için, felsefe evrensel
olarak tanınmalı, başka bir deyişle, sonunda
evrensel ve türdeş Devlet tarafından
tanınmalıdır. Bilimin görgül-varoluşu
(Dasein) böylece Bilge İnsanın
özel düşüncesi değildir, ama sözleri
[sa parole] evrensel olarak tanınır.
Ve açıktır ki bu ‘‘tanıma’’ ancak bir
kitabın yayımı yoluyla elde edilebilir.
Ve bir kitap biçiminde varolarak, Bilim
yazarından, başka bir deyişle, Bilge İnsandan
ya da İnsandan [du Sage ou de l’Homme]
etkili olarak koparılır (ILH, 414).
26.
Bu güçlüklerle yüklü, ama irdelemeye
bütünüyle değer bir pasajdır. İlk olarak,
gerçekliği belirleyen şey tanımadır; kitabın
gerçekliği Devlet tarafından tanınması yoluyla
belirlenir. Kitap yazarın sözcüklerinden—ya
da, sözel olarak, sözünden—oluşur, ama kitabın
kendisi, yayımı üzerine, yalnızca Bilge
İnsandan değil ama İnsanın kendisinden koparılır.
Kitabın koparılması ve tanınması gerçekliğinin
belirlenimidir—ki kendi payına Devletin
evrenselliğini ve türdeşliğini güvence altına
alır. Kitap İnsanın kendisinden koparılır;
bu noktada İnsanın yapacak daha başka hiçbirşeyi
olmadığı ve sahneden ayrıldığı varsayılır
(aşağıda tartışılan daha bir başka dipnotta
göreceğimiz gibi).
27. Ama burada Bilge İnsanın ‘‘özel
düşünce’’sinin söz konusu olmadığına dikkat
etmek gerekir. Tersine, sözleri tanınır,
ve bu onları ‘‘gerçek’’ kılar; Devlet tarafından
aynı tavır—tanıma—onu bir Devlet yapar.
Gerçeklik ve Devletlik, aynı kıpıda, aynı
edim tarafından, karşılıklı olarak yaratılırlar.
28. Şimdi eğer salt biçimsel bir
edim olarak görünen şeyin dolaysızlığının
sonucu iseler, Gerçeklik ve Devletlik okuma
ediminden yaratılamazlar. Kojève hiçbir
zaman soruyu belirtik olarak getirmez, ama
her ne olursa olsun açık bir sorudur: herhangi
biri bu kitabı okur mu? Kim? Tanıma
ve okuma aynı şey midir? Pek olası görünmez:
okuma burada toplumsal ya da giderek fiziksel/ruhbilimsel
bir fenomen olarak bile görünmez: Bilge
İnsanın öğretisinin kazanılması ile, kitabın
en yüksek hükümet düzeylerinde okunması
ile, okullarda yaygınlaştırılması vb. ile
ilgili bir sorun değildir. Çünkü bu sonu
gelmez bir süreçtir: okuma zorunlu olarak
yorumu, yanlış yorumu, sorgulamayı, yeniden
deyimlemeyi, kodlamayı imler. Burada bunlardan
hiç biri yoktur: tek bir tavırda, tek bir
hükümette, kitap ve Devlet ‘‘tanınırlar.’’
O zaman tanımanın okuma ile hiçbir ilgisi
yoktur—ve okuma ile, en yalın düzlemde,
kitabın içeriği ile salt bir tanışıklığı
demek istiyorum. Söz, öyle görünür ki, deşifre
edilmesi gerekmeksizin ‘‘tanınacaktır.’’
29. Yorumum tam şimdi tartıştığım
dipnottan yirmibeş sayfa kadar önce gelen
bir başka dipnotta desteklenir. İnsanın
ölümünü açıkça dirimsiz ve büyük bir olasılıkla
okunmamış nesne olarak Kitaba bağlar. Bir
kez daha bu not en son sorunla karşı karşıya
kalma girişiminde bulunur: Tarihin kapanışından
‘‘sonra’’ İnsanın yazgısı:
Zamanın
sonunda Söz-kavramın (Logos) İnsandan
kopması ve varolması—görgül olarak
bundan böyle bir insan-olgusallığı biçiminde
değil, ama bir Kitap olarak—, bu olgu
İnsanın özsel sonluluğunu ortaya
serer. Ölen salt verili bir insan değildir:
İnsan olarak İnsan ölür. Tarihin sonu
sözcüğün asıl anlamındaki insanın ölümüdür.
Bu ölümden sonra şunlar kalır: 1) bir
insan biçimi ile yaşayan, ama Tinden,
başka bir deyişle Zamandan ya da yaratıcı
güçten yoksun bedenler; 2) görgül olarak
varolan, ama örgensel olmayan bir olgusallık
biçiminde, yaşamayan bir Tin: bir Kitap
olarak ki, bir hayvansal yaşamdan bile
yoksun olarak, bundan böyle Zaman ile
hiçbir ilgisi yoktur. Bilge İnsan ve Kitabı
arasındaki ilişki böylece İnsan ve ölümü
arasındaki ilişkiye sıkı olarak andırımlıdır.
Ölümüm hiç kuşkusuz benimdir; bir başkasının
ölümü değildir. Ama ancak gelecekte benimdir;
çünkü ‘‘Öleceğim’’ denebilir; ama ‘‘Ölüyüm’’
denemez. Kitap için de böyledir. O benim
yapıtımdır [mon oeuvre], bir başkasının
değil; ve onda o bana ilişkin bir sorudur,
başka herhangi birşeye ilişkin değil.
Ama yalnızca Kitapta varım, yalnızca onu
yazdığım ve yayımladığım düzeye dek, başka
bir deyişle, henüz bir gelecek (ya da
bir tasar) olduğu düzeye dek, ben bu Kitabım.
Kitap bir kez yayımlanır yayımlanmaz,
benden kopar. Ben olmaya son verir, tıpkı
ölümümden sonra bedenimin benim olmaya
son vermesi gibi. Ölüm tıpkı Tinin Kitapta
ve Kitap tarafından olgusallaştırıldığı
zaman kişisel olmaması, bengi ve insanlık
dışı olması gibi kişisel değildir ve bengidir,
başka bir deyişle, insanlık dışıdır (ILH,
387-88, dipnot; Kojève’in vurgusu).
30.
Şimdi tarih-ötesi İnsanı bundan böyle
bir görevi yerine getirmeyen ya da öz-Bilince
doğru çabalamayan bir ‘‘hayvan’’ olarak
görürüz. Ama ‘‘insan’’ salt bir hayvan—bir
arı ya da kunduz—değildir, çünkü onun İnsandan
bir tür yüksek-düzen hayvansallığa devimini
güvence altına alan sözü, Logosu vardır.
(Bu ayrım Kojève’in 1959’da ‘‘hayvansallık’’
üzerine yukarıda tartışılan uzun dipnotuna
eklentisini yazarken unutmuş göründüğü birşeydir.)
Ama açıktır ki Kitap okunacak birşey değildir:
hiçbir yorum ya da telkin emeği olamaz.
Bu nedenle kitap açıkça ölü olarak, ‘‘örgensel-olmayan’’
(e.d. dirimsiz) gereç olarak sunulur.
31. İnsanın ölümü, sözcüğün sağın
anlamıyla konuşursak, öz-Bilincin ölümü
değildir. Bu ikincisi bir kitabın sayfalarında
dışsallaşmış, donmuştur. İleti saltıktır:
Kojève’in bildirdiği gibi, ‘‘Var olanı Söz
[Parole] ya da Kavram yoluyla ortaya
seren Bilge İnsan onu kesin olarak ortaya
serer: çünkü var olan böylelikle sonsuza
dek kendine özdeş kalır, bundan böyle rahatsızlık
[inquietude] (Unruhe) tarafından
değiştirilmez’’ (ILH, 413). Dahası,
ölü ileti ölü bir bendir (ya da ölü bir
İnsandır), çünkü benim (Bilge İnsan, Hegel,
Kojève) en yüksek Bilgeliğidir, sonsuza
dek dokunulmaksızın saklanır, görünürde
yorumlama emeğininin oldukça ötesindedir.
Kitap ve ‘‘ölümüm’’ arasındaki bağıntı o
zaman yalnızca bir eğretileme değildir:
hem benim kalıntılarımdan oluşması anlamında
‘‘ben’’dir, hem de aynı zamanda ben ya da
benim yaşayan tasarım değildir. Benim
ölü bedenimdir. Ve ağaçların ölü bedenleridir.
32. Eğer Kojève’de Kitap tarafından
oynanan rolü anlayabilirsek, hem Kitap hem
de Kitabın okunması olan Saltık Bilginin
hem konumunu hem de köktenci sınırlanışını
kavrayabileceğiz.
33. Zaman daireseldir, ama döngüsel
değil. Kojève’e göre, Hegel’de zamanın içinden
ancak bir kez geçilebilir (parcouru)
(ILH, 391). Bunun nedeni sonun ondan
önce İnsanın başlamadığı duruma bir geri
dönüş olmasıdır: İnsan ve Dünyası arasında
bir karşıtlık kapsamayan bir duruma. İnsanın
onda ve onun yoluyla Zamanda ve Eylemde
varolduğu (ve kendini yarattığı) bu karşıtlık
Tarihtir. Sonda, İnsan ve Dünya arasındaki
karşıtlık yenilir ve varolmaya son verir:
Tarih sonlanır ve İnsan ölür. Başlangıç
ve son arasındaki ayrım sonda, ve ondan
sonra, ‘‘Özdeşliğin Kavram tarafından ortaya
serilmesidir. ... Ancak Tarihin sonundadır
ki İnsan ve Dünyanın özdeşliği İnsan için
insan Söylemi tarafından ortaya serildiği
biçimiyle varolur (ILH, 392).
34. Tüm bunlarda belli bir ironi
vardır ki, Kojève tarafından üzerinde durulmaz.
Son ‘‘başlangıcının söylemde ortaya serilişidir’’—gene
de son olan daha yüksek bilgi, ‘‘Görüngübilim’de
ortaya serildiği biçimiyle insan-kökenli/anthropogenic
İsteğin kavranması’’ (ILH, 392) bir
insan kavrayışıdır (‘‘İnsan için’’)
ki, gene de İnsanın sonunu damgalar. Olanaksız
bir kıpıda İnsan hem anlar hem de anlamaya
son verir. Anlayışının ve ölümünün hem enson
hem de eşzamanlı olmaları gerek gibi görünür.
Sondan sonra, geriye kendisine Söylemin
İnsan ve Dünyanın birliğini bildirebileceği
hiçbir İnsan kalmaz.
35. Kitabın tuhaf konumu buradan
doğar. Kitabın ‘‘Bilimin görgül varoluşu’’
olduğu söylenir (ILH, 394). Geri dönüşü
o denlide kesin sonlanıştır, çünkü o zaman
‘‘Söylemin bütünlüğü tükenir [épuisee]"
(ILH, 393). O zaman varolmayan ama
kesin olan Bilimi kapsayan tek bir kitap
olabilir. Daha önce gördüğümüz gibi, Kojève
bu kitabı sonsuza dek bilincinden/yazarından
ayırılmış ölü bir bedene benzetir.
36. Söylem de o zaman Doğaya geri
döner; İnsan ölmüştür, Eylem tamamlanmıştır,
ve ‘‘Bilimin görgül varoluşu tarihsel İnsan
değil, ama kağıttan yapılı bir Kitap, başka
bir deyişle doğal bir kendiliktir’’
(ILH, 394).
37. Ama eğer durum bütünüyle buysa,
niçin biri kitabı okusun? Eğer Tarihsel
Eylem sona ulaşmışsa, ve eğer İnsan ölmüşse,
bunu yapmanın hiçbir anlamı olmayacaktır.
Gene de bunu yapmamak tüm insan Tarihini—ve
Saltık Bilgiyi—bir tür Saltık Unutmaya terketmek
olacaktır. O durumda kökene daha yüksek
kavrayış düzleminde değil, ama yalın bir
yinelemenin aşağı düzleminde bir geri dönüş
olacaktır.
38. Açıktır ki bu da bir seçenek
değildir, ve öyleyse Kitap okunmalıdır.
Belirleyici soru o zaman şudur: okuma nedir?
Her ne olursa olsun, tarih-ötesi hayvan/züppenin
görevi olacaktır. Okuma Eylem ya da herhangi
bir türde tarihsel olarak imlemli emek değildir—bu
tümüyle tamamlanmış, sonlanmıştır. Ve döngü
yalnızca kökenine bir kez geri döndüğü için,
herhangi bir bireysel yorum ya da düşünceyi
gerektiren bir okuma olamaz: ancak Bilimin
ve Bilginin tek ve kesin geri dönüşünün
salt bir yinelemesi olabilir. Kojève şöyle
yazar:
Hiç
kuşkusuz, Kitap bir Kitap olabilmek için,
başka bir deyişle, kağıttan başka birşey
olabilmek için, insanlar tarafından okunmalı
ve anlaşılmalıdır. Ama onu okuyan insan
bundan böyle herhangi birşey yaratamaz ve
bundan böyle kendini değiştiremez: öyleyse
o bundan böyle Geleceğin ya da Tarihin birincilliği
ile Zaman değildir; başka bir deyişle, sözcüğün
güçlü anlamında İnsan değildir. Bu insan,
kendisi, yarı-doğal ya da döngüsel bir varlıktır:
usauygun bir hayvandır ki sonsuza
dek kendine özdeş kalırken değişir
ve kendini üretir. Ve ‘‘absoluter Geist/saltık
Tin’’ olan bu ‘‘usauygun hayvan’’dır ki
Tin ya da tamamlanmış-ve-eksiksiz [achevé-et-parfait]
olur; başka bir deyişle, ölü.(ILH,
394)
39.
Tüm insanların ‘‘insan-kökenli’’ İsteklerinin
tanınması için yasa yoluyla aracılık yapan
bir tür kurumsallaşmış ütopya olarak Devleti
ile, çok fazla söz vermiş olan tarihin sonu
bir tür okuma ölüm-yeri/necrotopia
olur. Kitap okunamaz.7 Ama ‘‘okuma’’
ile genellikle anlaşılan şey—kişisel bir
anlama ve belki de dağınık bir yorum ki
metinde yeni şeyler bulabilir ve bulur—burada
söz konusu değildir. Öyleyse ya Kitap okunamaz—ya
da okumayı bütünüyle yeniden tanımlamalıyız.
Kojève’nin anlamında okuma Söylemin hayvansal
ya da ölü yinelemesi, ölüler tarafından
sağın yinelemesi olacaktır. Bu Kojève’in
gökyüzünün yerine Devleti geçirecek sahte
tanrıbiliminin,8 ve ölümün tanınmasını
ve egemenliğini kesinlikle doyum ve durgunluk
olarak yeniden konumlandıracak sahte bir
varoluşçuluğun tuhaf sonudur.9
40. Okuma o zaman Kitap denli ‘‘doğal’’
olur—Zamandaki bir Eylem değildir: başka
bir deyişle, bir insan etkinliği değildir.
Kitap bir ‘‘nesnel olgusallık’’tır, felsefenin
biricik olanaklı olgusallaşmasıdır ki, gerçek
olabilmek için, tüm kişiler tarafından—e.d.
Devlet tarafından—tanınmalıdır: salt niyet
yeterli değildir (ILH, 414, not).
Kojève’in okuma anlayışındaki sorunu Yapıtın/Work
‘‘nesnel’’ varoluşunu irdelerken görürüz,
çünkü yalnızca yayımlanmayı Yapıtı, Kitabı,
‘‘değiş[tiril]me ve sap[tırıl]ma tehlikesi’’ne
konu ediyor olarak görebilir (ILH,
414, not). Kojève bu ‘‘saptırılma’’—başka
bir deyişle, yorumlanma—riskini Yapıtın
‘‘kendini sürdüren nesnel-olarak-olgusal’’
birşey olma, e.d., olgusal, katı bir nesne
olarak yayımlanan ve dolaşıma sokulan bir
Yapıt olma zorunluğunun üzücü bir sonucu
olarak görür, ama ‘‘sönüp giden [s’evanouit]’’
bir ‘‘salt niyet’’ olarak, eş deyişle, toplumun
tümü tarafından, ya da Devlet tarafından
kazanılmanın ötesinde bir düşünce olarak
değil (ILH, 414, note). Başka bir
deyişle, Kojève ancak okumayı ‘‘nesnel-olarak-olgusal’’
olanın edilgin yeniden-üretilişinin bir
işlevi olarak görebilir; imgelenmiş bir
son anlamdan (ya da Saltık Bilgiden) tüm
uzaklaşma ancak ‘‘sapıklık’’ olabilir.
41. Bunun ışığında Kojève’in salt
kağıt olarak kitap ve okuma edimi arasında
niçin güçlü bir ayrım yaptığını anlamak
güçtür. Ölü, donmuş bir durumun yalnızca
yinelemesi olarak okuma bir kitabın okunmamış
eşlem yığınlarının bir depodaki gürültülü
devrilişleri denli ‘‘özdeksel’’ olacaktır.
Hermeneutik böylece ‘hermetik’ olur: okuma
edimi şimdi hermetik olarak (=sımsıkı) mühürlenmiş
bir metnin, ve onda ya da çevresinde insan
eylemi için —düşünmek, yeniden düşünmek,
sorgulamak için—hiçbir yerin olamayacağı
denli uzak bir ‘‘Bilgi’’nin kendiliğinden
yeniden-üretimidir. Bu okuma yoluyla olanaklı
kılınan ekinsel yeniden-üretim ölülerin,
hayvanların onayının yalnızca sonsuza dek
yinelemesi olacaktır. Kojève’in tüm örgütlü
dininin kötü-inançlı cennetinin yerini alıyor
olarak gördüğü yeryüzü cenneti konusunda
bu kadar.
42. Burada tarihin başındaki insanın
doğa ile karşı karşıya kaldığı ve onu emeği
yoluyla dönüştürdüğü zamanki durumun tam
bir tersine dönüşünü görürüz. O görüş eytişimsel
İnsan ve süredurumlu doğa arasındaki köktenci
bir ikiliği temsile ediyordu.10
Şimdi İnsan yalnızca ölürken eytişimsel
olan, ya da en azından eytişimsel-sonrası
olan Doğadır—özdeksel Kitap olarak, ve Kitabın
ölü okunuşu olarak. Doğa utku kazanmıştır,
ama utkusu ‘‘insan hayvanları’’—Amerikalılar
ya da Japonlar, arılar ya da züppeler olmaları
pek önemli değildir—hiç ilgilendirmez, çünkü
bunlar kendilerini İnsanın doğuşuna, utkusuna
ya da yitişine tam olarak ilgisiz olan parçalı
ve biçimsel etkinliklerine vermişlerdir.
43. Buradadır ki tarih-sonrası ve
postmodern arasındaki köktenci—ve imlemli—ayrım
üzerine kimi vargılar çıkarabiliriz. Tarih-sonrası,
tam şimdi gördüğümüz gibi, kesin bilgi ve
tarih-sonrası eylemin özgür oyunu arasında
köktenci bir kopuş, kapanamaz bir uçurum
konutlar. Kitap insan eylemi biçiminde arta
kalan olumsuzluktan Tarihin sonundan ‘‘sonra’’
hangi yolda artık kullanımlar yapılacağı
konusunda ilgiye değer hiçbirşey kapsayamaz.
Başka bir deyişle, şimdi ya da gelecek üzerine
söyleyecek ne olursa olsun hiçbirşeyi yoktur.
Gerçekten de Kojève’in bu konu üzerine birkaç
bildiriminin tümü de sanki metnin ana kütlesine
deyip geçen birer teğetmiş gibi dipnotlarda
bulunur. Öte yandan, postmodern ortaya öyle
bir ‘‘bilgi’’ koyar ki, ‘‘bağsız’’ söylemler
ve dil oyunları diyebileceğimiz şeyin çoğalmasının
zorunluğunu tanıyarak sonuna varır.
Ölümünü bölümsel bilgilerin, etkinliklerin
ve dillerin çoğalmasında ve çoğalmasına
ilişkin kesin bilgi olarak tanır. Özsel
olarak onlara kapalı olmak yerine, salt
kağıt ya da ezbere okuma denli ilgisiz olmak
yerine, onlara açık ve bağımlıdır: tamamlanmamışlıklarının
bilgisinin kendisidir ki onun tamamlanmışlığını—hiç
kuşkusuz geçici bir tamamlanmışlık, ama
gene de bir tamamlanmışlık—olanaklı kılar.
44. Tarih-sonrası bilgi her zaman
çok çabuk gelir—Minerva’nın Baykuşu her
zaman alacakaranlıktan önce havalanır—çünkü
insan etkinliğinin olanağını kapatır ve
ona kördür, üstelik etkinliğin Bilge İnsanın
ya da Kitabın yardımı olmaksızın da olsa
açıkça sürecek olmasına karşın. Öte yandan,
postmodern bilgi de çok çabuk gelir, ama
karşıt nedenle: çünkü onun daha büyük gerçekliği
onu aklayan etkinliklerin kendileri tarafından
gözardı edilmelidir. Eğer tarih-sonrası
bilgi çok az biliyorsa, postmodern bilgi
çok fazla bilir. Postmodern her zaman daha
şimdiden tanımladığı bölümsel etkinliklerin
ilersindedir: eğer o etkinliklerin kendileri
postmoderni tam olarak tanıyacak olsalardı,
dosdoğru onun koruması altına düşerlerdi:
daha büyük bir anlatının tutarlı parçaları
olurlar, ve böylece tam olarak modern, ve
en sonunda tarih-sonrası olurlardı. Ve gene
de bu etkinlikler, bu oyunlar baştan sona
bilmemeleri gereken bir postmodern
ekin üzerine bağımlıdırlar; postmodernin
üstlerini örten bilgisi olmaksızın, ‘‘ilkel’’
ya da ‘‘modern’’ başka herhangi bir insan
anlatısından ayırdedilemez olacaklardır
ki bunların postmodern ile ne olursa olsun
hiçbir ilgileri yoktur. ve kesin
körlükleri olmaksızın, modernliğin postmodern
olan sonunda yalnızca daha yüksek bir Bilginin
onun tarafından tam olarak yeniden kazanılan
bileşenleri olacaklardır. Başka bir deyişle,
postmodern olabilmek için bir anlamda postmodern
bilgiye tarih-sonrası Bilginin onlara olacağı
gibi kör olmalıdırlar.
45. Ve gene de Kojève’in tarih-sonrası
postmodernden daha postmodern olabilir.
Herşey bir yana, bilgisizdir, eksiksiz,
bir-kezlik daireselliğinde kilitlenmiştir.
Kaçınılmaz ama ek bir ilişkide, ondan sonra
gelenle ilgilenmez ya da onu bilmez ve ilgilenmemelidir
ya da onu bilmemelidir. Başka bir deyişle,
postmodern ancak bölümsel bilgilerin ve
kılgıların körlüğünün yalın performansını
bilebilir. Tarih-sonrası, öyleyse,
postmodernin kendini postmodern olarak ayrımsayışının
saltık olarak zorunlu yoksunluğunda ve onun
yoluyla sahnelenmesidir: bu yoksunluk
postmodern bilginin a priori başarısızlık
ve tamamlanışından daha öte birşey değildir.
Tarih-sonrası her zaman postmodernden sonra
gelecek, onu köktenci bilmemesi ile tamamlayacaktır.
Tarih-sonrası Baykuş da her zaman çok fazla
geç uçar—alacakaranlıktan oldukça sonra.
Notlar:
1Bkz.
‘‘Narratives of the Legitimation of Knowledge,’’
başlıklı 9’uncu Kesim, Jean-Francois Lyotard,
The Postmodern Condition: A Report on
Knowledge, İng. çev. Geoff Bennington
ve Brian Massumi (Minneapolis: The University
of Minnesota Press, 1984), ss. 31-37.
2Bkz. bu bağlamda Francis Fukuyama’nın
neo-Kojèvian kutlaması: New World Order,
The End of History and the Last Man
(New York: The Free Press, 1992). Jacques
Derrida yakınlarda Fukuyama’yı yaklaşımının
tutarsızlığından ötürü eleştirdi: Ya tarihin
sonu bir tür eskatoloji, görgül tanıtın
ötesinde arı mantıksal bir zorunluktur,
ya da görgül olarak doğrulanabilirdir, ki
bu durumda ona zorunluğunu veren yüklemleri
yitirir, ve ayrıca çekiciliğini yitirir.
Bununla birlikte, mantıksal olarak zorunlu
(ya da peygamberce/messianic’’) olanı
görgül gözlemlere dayanarak tanıtlamak olanaksızdır.
Bkz. Derrida, Spectres de Marx (Paris:
Galilée, 1993), ss. 112-20. Derrida, aynı
bölümün sonunda (‘‘Conjurer—le marxisme,’’
ss. 120-27) Kojève’in benim bu makalede
tartıştığım kimi dipnotlarını da irdeler.
Derrida’nın Fukuyama’yı eleştirisini Kojève’in
kendisine de genişletebileceğimizi ileri
süreceğim: Kojève için de tarih sonlanması
mantıksal bir zorunluk olduğu için sonlanır:
öyleyse sonra neyin geleceğine büyük ölçüde
ilgisizdir. Gene de aynı zamanda Kojève
savını desteklemek için görgül kanıtı gösterir—Amerika,
Sovyetler Birliği, Japonya, Nazilerin yenilgisi.
3Postmodern ve çatışmadaki dil
oyunları arasındaki hüküm üzerine, bkz.
Lyotard, The Differend: Phrases in Dispute,
İng. çev. Georges Van Den Abbeele (Minneapolis:
The University of Minnesota Press, 1988).
4The Introduction to the Reading
of Hegel (New York: Basic Books, 1969)
Kojève’in Introduction la lecture de
Hegel’inin (Paris: Gallimard, Collection
‘‘Tel,’’ 1980) belli kesimlerinin James
H. Nichols, Jr. tarafından bir İng. çevirisidir.
İngilizce metnin editörü, Allan Bloom, 1938-39
derslerinin gerecinin çoğunu atmıştır. Buna
göre, olanaklı olduğu zaman ‘‘IRH’’
harflerini izleyen sayfa numaralarını vererek
resmi İngilizce çeviriden alıntı yapıyorum.
Bir alıntı İng. yayımda bulunmadığında,
kendi çevirimi sunuyor ve Fransızca yayımın
‘‘ILH’’ harflerini izleyen sayfa
numaralarını veriyorum. Okur şimdi yaygın
olarak bulunabilen Fransızca yayımın sayfa
numaralarının ilk Fransızca yayımınkinden
(Paris: Gallimard, 1947) ayrı olduğunu görecektir.
5‘‘Dünyanın nasıl olması gerektiğini
öğretme konusunda bir söz daha: Felsefe
böyle birşeyi öğretmek için her zaman çok
geç kalır. ... Minerva’nın Baykuşu uçuşuna
ancak alacakaranlığın çöküşüyle başlar’’
(Hegel, Tüze Felsefesi’ne Önsöz).
6Kojève doğanın bir eytişiminin
olanaklı olabileceğini hiçbir zaman kabul
edemedi. İnsan doğasına önsel olarak, yalnızca
özdeşlik vardır. Judith Butler şunları yazar:
‘‘Kojève doğayı acımasızca verili bir olgular
kütlesi olarak görür, bunların yalın özdeşlik
ilkesi tarafından yönetildiklerine, hiçbir
eytişimsel olanak sergilemediklerine ve
bu yüzden bilinç yaşamı ile tam bir zıtlık
içinde olduklarına inanır’’ (Subjects
of Desire: Hegelian Reflections in Twentieth
Century France [New York: Columbia University
Press, 1987], s. 67). Maurice Blanchot bu
okunamazlığı 1948 romanı Le Tres-Haut’ta
yeniden yazar. Bu kurguda Kitap bir tarih-sonrası
Devletin eksiksiz bir memurunun dergisi
olur ve bu memur aynı zamanda yazma ediminin
kendisi yoluyla Devlete meydan okuyan bir
yıkıcıdır. Blanchot için Kitap politik alegorinin
çükünüşün bir alegorisi olur, çünkü Devlet
üzerine tüm yazılar hem onun tarafından
tam olarak yeniden toparlanabilirdir, hem
de onun ölümü, ortadan kalkışıdır. Anlamın
kendisi Devletin eksiksiz temsilinin bir
alacakaranlık kuşağındadır—öylesine eksiksiz
ki insanlık-dışı, ya da insanlık-sonrasıdır—,
ama ayrıca, yazılı bir temsil olması olgusunun
kendisinden ötürü, o Devletin ölümü, ama
hiçbir zaman ölmeyen bir ölümdür. (Ölümün
ilenci ölememesidir.) Böyle bir metin eksiksiz
olarak dairesel, ama o denli de okunamazdır:
Bu devlette hiçbir zaman hiçbirşey olamaz,
ve söylenecek daha öte hiçbirşey yoktur,
ve hiç kuşkusuz okunacak daha öte hiçbirşey—,
ama bu hiçbirşey, bu kendini ortadan kaldıran
yasa, tam olarak aynı biçimde sonu gelmeksizin
yinelenecektir. Bkz. The Most High
başlığı ile bu romanı University of Nebraska
Press tarafından basılacak olan çevirime
önsöz.
7Bu Kojève’in makalesi, ‘‘Hegel,
Marx, et le Christianisme’’de bütünüyle
açık olarak ortaya çıkan bir açılıştır (Critique,
1, 3-4 (1946): 339-66. BKz. örneğin s. 358:
‘‘Böylece—tümü arasında en meraklısı [chose
curieuse entre toutes]—insan Bilge İnsanın
kişisinde kendi özsel sonluluğunun bilincinde
olma yoluyla tamamlanır ve eksiksizleşir,
başka bir deyişle, en yüksek doyuma ulaşır.’’
Kojève böylece dinin (kendi gördüğü gibi)
en derin isteğini—insana eksiksizlik ve
doyum güvencesi vermek—dinin en tiksindiği
şeye bağlar: ölümlülük.
8Mikkel Dufrenne’in belirttiği
gibi (s. 397), Kojève’in sonluluk ve ahlak
üzerine vurgusu onun Hegelciliğini bir revize
edici/revisionary Heideggercilik
olarak doğrular. Bkz. ‘‘Actualit de Hegel’’—Kojève’in
Introduction’u ve Jean Hyppolite’in
‘‘Genese et structure de la Phenomenologie
de l’esprit chez Hegel’’i üzerine bir değerlendirme—,
Esprit, 16, 9 (1948): 396-408.
9Bkz. yukarıda not 5. Dufrenne
kendi payına bir eytişimsel-olmayan doğa
(‘‘en-soi’’) ve eytişimsel İnsan
(‘‘pour-soi’’) arasındaki bu ikiliği
varoluşçuluktan anahtar bir kalıt olarak
görür—bir kalıt ki Being and Nothingness’de
Sartr’e gibi felsefeciler için bol bol problem
yaratır. Gerçekten de, eğer ‘‘en-soi’’
kapalı ise ‘‘pour-soi’’nasıl doğar?
İkisi salt bir ‘‘sanki’’nin ötesinde nasıl
uzlaştırılabilir? Dufrenne için, bu Sartre’daki
başarısızlık (échec), ürkü ve umutsuzluk
temasını oluşturur: ‘‘Doğrusal bir başarısızlıklar
dizisi bir eytişim diye alınamaz’’ (Dufrenne,
401-03).
10Bu bildirim postmodernizmin bir
‘‘eleştirisi’’ olarak, ya da onu tarih-sonrası
ile ‘‘bağlayarak’’ bir kınama girişimi olarak
alınmamalıdır. Blanchot’nun romanında açıkça
koyulduğu gibi (bkz. yukarıda dipnot 7),
postmodernin—ya da, yine aynı bakımdan,
tarih-sonrasının—dışında böyle bir ‘‘eleştiri’’nin
yerine getirilmesini sağlayacak hiçbir mantıksal
uzay yoktur.
*
* *
TÜRKÇE METİN İÇİN (C) MERİÇ
METE 2000
|
|
|
|