2 ‘Us’ Çağı

Was ist Aufklärung? 1783 sonlarına doğru bir Berlin dergisinde (Berlinische Monatschrift) yayımlanan bir makale ‘‘Aydınlanma nedir?’’ diye sordu. İzleyen on yıl boyunca Aydınlanmanın doğası tartışıldı. Soruyu yanıtlayanlar arasında Immanuel Kant adında bir kuşkucu düşünür de bulunuyordu:
Immanuel Kant (1724-1804) "Aydınlanma insanın kendisine dayattığı toyluktan çıkışıdır. Toyluk kendi anlağını başkasının yönlendirmesi olmaksızın kullanmaya yeteneksizliktir. Bu toyluk eğer nedeni anlama eksikliğinde değil ama onu başkasının yönlendirmesi olmaksızın kullanmak için kararsızlık ve yüreksizlikte yatıyorsa öz-dayatımlıdır. Sapere audo! ("bilge olmayı göze al") Kendi anlağını kullanma yürekliliğini göster! Bu öyleyse Aydınlanmanın belgisidir.’’ Aufklärung ist der Ausgang des Menschen aus seiner selbst verschuldeten Unmündigkeit. Unmündigkeit ist das Unvermögen, sich seines Verstandes ohne Leitung eines anderen zu bedienen. Selbstverschuldet ist diese Unmüdigkeit, wenn die Ursache derselben nicht am Mangel des Verstandes, sondern der Entschließung und des Muthes liegt, sich seiner ohne Leitung eines andern zu bedienen. Sapere audo! Habe Muth, dich deines eigenen Verstandes zu bedienen! ist also der Wahlspruch der Aufklärung.’’

Eğer Immanuel Kant'ın görüşleri Aydınlanmayı temsil edici ise, Aydınlanma çağı bir Us Çağı değil ama Usdışı Çağı olmalıdır. Kuşku, güvensizlik, duyunçsuzluk tarafından damgalanan bir çağa Us Çağı adını vermek daha sonra nihilist postmodernizmde en ikircimsiz bildirimini bulacak olan şeyin, Usun kendisini reddetmenin zeminini hazırlamaktır. Usun insanın özsel, giderek saltık varlığı ve değeri olduğu düzeye dek, Us sözcüğünü bu çağa yakıştırmak Usu değersizleştirmektir.

 

 

İnsan onu aptallaştıran ‘‘tembellik ve korkaklığı’’ yenip özgürce kendi usunu kullanmaya başladığı zaman, Kant ona aslında o aynı usun oldukça kuşkulu, ve en sonunda bütünüyle güvenilmez olduğunu anımsattı. Bunu tanıtlamak için, bir biri ardına Us Eleştirileri üretti. Daha önce hiç kimsenin yapamadığı birşeyi yapmış, Usun ölçülmesini, yargılanmasını, ve eleştirilmesini olanaklı kılan us-üstü bir ölçüt ve bakış açısı bulmuştu.

Bu hiç kuşkusuz İngiliz Görgücülerinin, özellikle David Hume'un kullandığı duyusal deneyim ölçütü değildi. Gerçekte, bu ölçütün ne olduğunu bu güne dek hiç kimse söyleyebilmiş değildir. Çünkü söylenebilecek gibi değildir. Çünkü insan usunu salt öznel bir yanılsamalar örüntüsüne çeviren bu neredeyse gizemli şey ‘Ding-an-sich’tir.

Kant usu, özel olarak diyalektik usu bilginin olanağı olarak değil, ama tam tersine bilmenin olanaksızlığı ve insanın güçsüz bir yetisi olarak kabul etti. Daha da önemlisi, insan bilgisini nesnel realiteden kopararak yalnızca kendi öznelliğine sınırlı kalan bir hiçliğe indirgedi. Tek bir sözcükle, Kant insanı sonsuza dek bilgisizliğe mahkum ettiğine inandı ve bu konuda İngiliz Görgücülüğünde, sözde karşı çıktığı Locke, Hume ve Berkeley'de eksik olan inandırıcılığı giderdiği ölçüde özsel olarak kuşkuculuğu Avrupa felsefesini asıl rotası olarak belirledi.

Kuşkuculuk çekiciydi, çünkü bilgiyi siliyor, moral ve estetik göreciliğe izin veriyordu, ve modern kapitalizmin ve onun akıntısında şekillenmekte olan kültürün entellektüel olarak bundan daha önemli bir gereksinimi olamazdı.

Kant'ın felsefesinin, Us Eleştirilerinin zemini herhangi bir nesnel ölçütte, çıkarsanmış, tanıtlanmış bir gerçeklik ilkesinde değil, ama Kant'ın kendi öznel bakış açısında aklanan bir kendinde-şey sayıltısında yatıyordu. Ne Kant, ne de onun ruhsal-öznel kaygılarını paylaşanlar bu düşünce saflığını sorgulamadılar. Tersine, bu bilgi vakumunda derin bir bilgelik görerek kafalarını salladılar.

Boşinancın karşısına yalnızca pozitif 'Bilgi' ile ve böylece gerçekte kuşkuculuk ile silahlanmış olarak çıkan Aydınlanma düşünürlerinin en sonunda insan bilgisizliğini aklamaya çalışmalarına karşın, Aydınlanma bir Us Çağı olarak, ve Aydın Bilgi üretici olarak kabul edildi. Bu yanılsama bugün de güçlü ve yaygındır.

Kant ilkin insanın büyümesinin (1) despottan özgürlük olduğunu belirtir. Ve (2) despotun ona boyuneğilmesi gerektiği istemi ile de anlaşır. Bu iki konumu bir ve aynı Kant bir ve aynı yazısında savunur.

Sorun bilgisiz bir halkın öz-çıkarlarını onlardan daha iyi kollayabilecek Aydın Despotların olanaklı olup olmaması değildir. Tarihte hiç kuşkusuz böyle despotlar olmuştur, ve Frederick II devletin ve halkın Gönencini kişisel hırsın üstünde sayan Aydın Despot tipinin ideal örneğidir. Sorun Kant gibi kuşkucuların despotizmi mantıksal olarak doğrulamak zorunda olmaları, çünkü insanın ussal ve dolayısıyla özgür bir varlık olmadığını varsaymalarıdır. Kuşkucu için insanın doğal özü yamuktur: "İnsanın yamuk tahtasından düzgün birşey yapılamaz" diyen Kant'ın kendisidir ("Salt Us Sınırları İçerisinde Din").

Kant bir Voltaire olmasa da, kuşkuculuğunda Aydınlanmanın tini ile tam uyum içindeydi. Yazısında II. Frederick’in ‘‘Dilediğin kadar ve dilediğin herşey üzerine tartış, ama boyuneğ’’ sözlerini övgüyle aktarır. Ama 'Neye?' Devlet ussal yasalara boyun eğmektir, kişilere değil. Despot onun salt özencine boyun eğildiği için despot olmasına karşın, Kant ‘‘bu bakımdan çağımız Aydınlanma çağıdır, Friedrich yüzyılıdır’’ der ( ‘‘Aydınlanma Nedir? sorusuna bir yanıt,’’ Kant, ‘‘Berlinische Monatschrift,’’ 1784.) Aydınlığın ve Despotluğun birbirinden ayrılmaz olması bu 'Us Çağı'nın karakteristiğidir.

Gerçekten de bir olgu olarak da Aydınlanma çağı aydın despotların istençleri tarafından belirlenen bir despotizm çağıdır, bir demokrasi çağı değil. O zamanlar demokrasi henüz beşikteydi ve serflikten yeni kurtulmakta olan milyonların kendi istençlerinin egemen olmasını isteyecek bir gelişime ulaşmaları için önlerinde onları bekleyen uzunca bir politik büyüme süreci vardı.

Kuşkuculuk ve İnanç. Bir Us eleştirmeni olarak insanın bildiğini sanmasının doğru olmadığını düşünen Immanuel Kant inanma söz konusu olduğunda tüm sınırları kaldırdı: İnsan bilmek için olmasa da inanmak için sonuna dek özgürdü. Bilmeden inanmak, anlamadan inanmak, kuşkulu olarak inanmak —, evet, bu olanaklıydı. Felsefe tarihinde yeni bir çığır açıldı: İnanma ve Bilmeyi ayırmanın önemi sonsuzdu. İnanılan şeyin bilinmesi, inancın bir bilgi olması, gerçeklik ile anlaşması gereksizdi. İnanç öznelin, yanlış olanın alanına sürüldü. Oysa insan Gerçekliğe, gerçek olana, gerçekten bildiği şeye, var olana inanmalıdır. Çünkü İnanç Gerçekliğe yürek ile, duygu ile katılmaktan başka birşey değildir.

Öte yandan bilgisiz ahlak dönemin gerektirdiği görecilik ile de geçiniyordu. Kişi putperest ya da gizemci, Nazi ya da Bolşevik, Faşist ya da Anarşist, tiran ya da peygamber olabilirdi, çünkü aralarında en sonunda moral bir ayrım için hiçbir ölçüt, hiçbir saltık yoktu. Bu parlak buluşu en sonunda aynı irrasyonalizmi, aynı us düşmanlığını savunan varoluşçu Albert Camus popülerleştirecek ve dünyanın bilgisine sunacaktı. Bu görecilik alanında, varoluşçu da aralarında olmak üzere hiç kimse evrensel insan hakları vb. gibi saçmalıklar adına ağzını açamazdı, çünkü bunlar usun deneyim olmaksızın türettiği uydurmalardan başka birşey değildiler. Bu çıkarsamayı da yine deneyimsiz bilgiyi olasılık olarak gören ve bilgi konusunda aynı kuşkuculuğu paylaşan pozitivizm üretti. Ve Usdışı bakış açısı bilgisizliği, duyunçsuzluğu, ahlaksızlığı, genel olarak insan varoluşunda Kötü denebilecek herşeyi akladığını görmemede gerçekten de Usdışı olduğunu tanıtladı.

Bir kez Usun diktatörlüğünden kurtulduktan sonra, İnanç için bilginin despotizmi, gerçekliğin yargısı kalkmış, birey eksiksiz, denetimsiz, belirlenimsiz seçme özgürlüğünü kazanmıştı. Usun totaliterliği yitince, Bilgide hiyerarşi de yitmiş, bilgelik ve bilgisizlik eşitlenmiş, usun gerçeğinin diktatörlüğü kaldırılarak bilginin düzleminde tam eşitlik kurulmuştu. "Batılı" entellektüel kendi kültürünün özsel belirlenimini total görecilikte formüle etti. Değerlerin saltık eşitliğinde, hiçbir değerin daha değerli olmadığı durumda, hiçbir insan saltık gerçekliğin iyeliğinde olduğunu ileri süremezdi. Ussal bir insan özü olmadığına göre, belirli bir insan doğası olmadığına göre, nesnel ve evrensel insan hakları gibi saçmalıklar da olamazdı. Ve gerçekten de positivizmin sözcüleri pozitif yasanın dışında olan her Hak belirlenimini kötü metafizik olarak kınamaktan çekinmediler. Duyunç baştan sona özneldi, Batılı nihilistin bakış açısından o küçümsenmiş ve nefret konusu edilmiş Sofizm haklıydı, ve değerlerde nesnellik düşüncesi kesinlikle tehlikeli bir yanılsamaydı. Doğal evrende olduğu gibi törel evrende de Kaos, fiziksel şeylerde olduğu gibi ruhsal şeylerde de Belirlenimsizlik egemendi. Çünkü bu bütününde değerlerin, ve böylece kesinlikle yanlış değerlerin de egemenliğini durdurmanın saltık olarak güvenilir yoluydu.

Yararcı törellik için bundan daha iyi bir öz-çözümleme olamazdı. Ussal olan, duyunçlu olan, türeli olan değil, ama yararlı olan moral değer taşıyordu. Aydınlanmanın bütün bir törelliği Yararcılık üzerine dayanır. Bu törellik yalnızca Batının, özellikle İngiltere'nin moral durumunu yansıtan akademik bir çözümleme olmakla kalmadı, ama kölecilik, işleyim devrimi, küresel talan gibi eylemleri dolaysızca yüreklendirdi. Yararcıların kendileri sömürgeciler, tefeciler, şirket görevlileri, yasamacılar vb. oldular.

İçeride despotlar ile ilişkide de kuşkuculuk evrensel Özgürlük ve Eşitlik gibi metafiziksel kuruntular üzerinde diretmek zorunda değildi. Rousseau gibi, Schiller gibi, Condorcet gibi romantikler, idealistler, rasyonalistler tutarlı olarak Özgürlük ve Eşitlik kavgası verirken, kuşkuculuk bireyi böyle kaygıların bütünüyle uzağında tutuyordu.


1) Kant sık sık bir Aydınlanma düşünürü olarak görülür, ama Aydınlanmanın Us Çağı olarak, bir Bilgi Çağı olarak görülmesi ölçüsünde bu tutarsızdır, çünkü Kant için Us, özellikle eytişimsel işlevinde, yalnızca bir yanılsamalar kaynağıdır ve bilgimiz yalnızca görüngülere, kendi bilincimizde olan öznelliklere sınırlıdır.

2) Öte yandan Aydınlanma gerçek karakteri içinde, kuşkuculuğu içinde görüldüğünde, Kant hiç kuşkusuz Aydınlanma tinini paylaşır ve felsefesinden bir Deist ya da Teist bakış açısını çıkarsamamış olsa da, kuşkuculuğu ile genel olarak inanç ile çelişir. Yine bir evrensel ölçünü doğrulayamayan kuşkuculuğu onu zorunlu olarak bir ahlaksal göreciliğe götürse de, kuşkucu konumuna aykırı bir öznel-kişisel tutum ile moral felsefeci olarak öne çıkar ve Aydınlanma yararcılığı ile çelişir. Ama bu moral tutum da Kant'ı Aydınlanma kampından dışlamak için yeterli değildir, çünkü Us dediği saçmalığın öznelliği karşısında moral ya da kılgısal çıkarsamalarının da gerçekten ussal, dayanıklı, tözsel bir değeri yoktur. Saltık bir belirlenimi doğrulayamayan felsefesinde Kategorik İmperatif herşeye karşın hipotetiktir, keyfidir.

Aydın sözcüğü gündelik konuşmada genel olarak bilgisiz olanla karşıtlık içinde bilgili olanı anlatır ve bütünüyle olumlu bir imlemi vardır. Ama gündelik 'Aydın' sözcüğü bile karşısında Aydınlanmış-olmayanı, henüz Karanlıkta kalanı imler ve niteliğini bu karşıtlıkta bulur. Hiç kuşkusuz bilgisiz ve istençsiz halk yığınları kaçınılmaz olarak bilgili ya da bilgisiz Despotlar tarafından yönetilirler. Despotların Aydınlar olmaları halk için bir şans gibi görünür, ve yasasızlığı yasa yapan bir Tiran ile karşıtlık içinde gerçekten de bir şanstır. Ama Aydın varlığını halkın Aydınlanmaması, karanlıkta kalmayı sürdürmesi pahasına sürdürür ve kavramı gereği Özgürlüğü yadsımak zorundadır, çünkü Özgürlük halkın bilincinin ve istencinin gelişmesine, Aydınlanmasına götürür. Aydın Yurttaş Özgürlüğü kavramını tanımaz ve bir Aydın olarak onu tanımamalıdır. Aydın bu çıkarsamayı yapar ve bildirir: Halk sonsuza dek öyle kalacak bir ayaktakımıdır. Aydın İnsan Hakları kavramını da tanımaz, çünkü bu bilgisiz kalmaya yazgılanmış Halkın realitesi için geçersiz bir metafiziksel kuruntudur. Aydın Despot anlatımı bir eğretileme değildir. Modern dönemde bugün bile iş başında olan sayısız örneği vardır.
Aydınlanma: Despotizm ve Yararcılık

Aydınlanma: Yararcılık ve İlericilik
Louis XIV (1638-1715), sanatçı: Hyacinthe Rigaud (1659-1743)

Voltaire için Louis XIV dönemi ‘‘dünyanın şimdiye dek gördüğü en aydınlık çağ’’ oldu.

Aydınlanma bilgiyi kendinde bir değer olarak görmez. Aydınlanma için bilginin önemi yararlığındadır. Buna göre Aydınlanmanın törel felsefesi yararcılıktır. Bilgi, örneğin Analitik Geometri, örneğin Kalkülüs, örneğin Mekanik, Kimya hiç kuşkusuz yararlıdır ve modern dönemin bütün bir özdeksel altyapısı bu bilgiler üzerine kuruludur. Ama bu bilimleri üretenlerin tümü de Aydınlanma kuşkuculuğu ile ilgileri olmayan rasyonalistlerdir: Galileo, Kepler, Descartes, Leibniz ve başkaları. Buna göre açıktır ki, yararlık yalnızca ve yalnızca ussal bilginin bir sonucudur. Bu bakımdan Ussalcılık ve Aydınlanmacı Görgücülük arasındaki ayrım birincinin bilgiyi bilgi uğruna üretmesi ve böylece sonsuz yararlığın biricik zeminini sağlamasında, buna karşı usdışı görgücülüğün hiçbir gerçek, tanıtlanmış bilgi üretmemesinde ve dolayısıyla yararsız olmasında yatar. Görgücü Aydınlanmanın yararcılığı evrensel değil, ama sınıfsaldır, bu düzeye dek ahlaksal değil ama açıkça ahlaksızdır, gerçekte bir ahlak kuramı değil, bir ahlaksızlık kuramıdır. Yararcılık bu olguyu kendi kuramında ve kılgısında yeterinden öte tanıtlamıştır (Bentham, Smith vb., ve sömürgecilik, kölecilik vb.).

Aydınlanmanın ilericiliği de aynı göreciliği paylaşır ve evrensel değil, ama sınıfsaldır.

İlerlemenin önünde duran engeller Din ve onunla işbirliği yaptığı düzeye dek Devlettir. Aydınlanma toplum ve devlet yapılarının kendi törel bakış açısına göre yeniden düzenlenmesini istediği için ilkin bir güç sorunu ile karşı karşıyadır. Bu gücü eğitimsiz halkta değil ama dinadamlığının gücünü kıran Aydın Despotlarda bulur: Aydın ve Despot bir madalyonun iki yüzünü oluştururlar. Rus Çarı Petro’dan giyotinle yokedilen Fransa Kralı XVI’ncı Louis’ye dek sayısız Aydın-Despot değişen başarı dereceleri ile ülkelerini modernleştirmeyi hedeflediler. Aydınlanma demokratik değildir. Yararcılık en yüksek ilkedir, ve amaca engel olduğu ölçüde insan hakları kavramının kendisi Aydınlanma için bir yana atılacak bir sorundur.

Denis Diderot Rus İmparatoriçesi II. Katerina ile

Diderot Alman asıllı Aydın Rus İmparatoriçesi II. Katherina (l762-1796) ile.

Aydınlanma kuşkucu mantığı gereği İnsanlığın Gerçek Eğitimi için derin bir kaygı taşıyordu: Onu önlemek için.

Aydın Despot: Pozitif Yasalar ve Doğal Yasa  
Rus İmparatoriçesi CATHERINE II (1762-1769)

Rusya’nın İmparatoriçesi olmadan önce bir Alman Prensesi olan Catherine II (1762-1769) ‘Us Çağı’nın en parlak tekerklerinden biri olarak kabul edilir. Rusya’yı bir Avrupa Devleti yapmak için çalışırken sınırlarına yeni bir 300.000 km kare daha kattı.
Bir TOPRAK KÖLESİ; bir SERF;  bir KOLHOZ üyesi

Bu insan da ussal bir varlıktır: Özgür olmanın anlam ve değerini belli belirsiz bilir. Bir insan olarak sayılmanın nasıl güzel olduğunu belli belirsiz bilir. Bir başkasının malı olmamanın ne demek olduğunu da benzer olarak biliyor olmalıdır. Böyle şeyleri örtük olarak bilmesi ama onları edimsel olarak yaşamaması ruhunu ve bedenini sakatlar. İnsanlığını ondan çalar. Eğer onları gerçekten bilseydi, onlar uğruna ölümü göze alırdı. İlkin Çarlar tarafından ve daha sonra Bolşevikler tarafından olmak üzere, Rus insanının Özgürlüğün ne olduğunu öğrenmemesi için tarihsel olarak gerekli tüm önlemler alındı.


Bir ortak çiflikte Rus köylüleri, 1942
Catherine Sarayından bir görüntü, Pushkin, Rusya

1767’de Catherine Rusya için yeni bir yasa dizgesi taslağı hazırlamak üzere bir meclis topladı ve üyelere uygulamaları gereken ilkeler üzerine ayrıntılı yönergeler verdi. Uygulamaya koyulmasalar da, yasalar için Catherine aşağıdaki önerilerde bulundu:
II. Catherine Tarafından Yeni Yasa Dizgesi İçin Öneriler (1767)

6. Rusya bir Avrupa devletidir.
9. Egemen saltıktır; çünkü onun geniş bir Egemenlik Alanı ile orantılı bir dinçlikle davranabilecek tekil Kişiliğinde özeklenenden başka hiçbir Yetke yoktur.
10. Egemenlik Alanının Genişliği onu yöneten Kişiye verilecek bir saltık Gücü gerektirir. ...
11. Başka her Hükümet Biçimi yalnızca Rusya’ya zararlı olmakla kalmayacak, ama giderek onu tam bir Yıkıma götürecektir.
15. Tekerkliğin Niyeti ve Amacı Yurttaşların, Devletin, ve Egemenin Şanıdır.
33. Yasalar olanaklı olduğu ölçüde her Yurttaşın Güvenliğini güvenceye alacak bir yolda oluşturulmalıdır.
34. Yurttaşların Eşitliği tümünün aynı Yasalar altında durmasından oluşur.
123. İşkence Uygulaması Doğanın ve Usun tüm Buyruklarına aykırıdır; İnsanlığın kendisi bile ona karşı haykırmakta ve yüksek sesle tam Kaldırılışı isteminde bulunmaktadır.
254. Boyuneğme hangi Türde olursa olsun, yurttaşlık Yasaları bir yandan Köleliğin Kötüye Kullanımına karşı, ve öte yandan ondan doğabilecek Tehlikelere karşı önlemler getirmelidir.

Kaynak: ‘‘Documents of Catherine the Great: The Correspondence with Voltaire and the Instructionof l767 in the English Text of l768,’’ çeviren W. F. Reddaway (Cambridge: Cambridge University Press, 1931), 216 ss.
Aydının bilinci İNSAN HAKLARI kavramı ile POZİTİF YASA arasındaki ilişki konusunda boş bir tablet gibidir. İnsanlık türesine aykırı Serflik Kurumunu aklayan yasayı Aydın Despot için aklayan yasa-üstü etmenler ussal ya da a priori değil ama ancak görgül olabilirler: Catherine’nin biraz aşağıdaki önergesinde köleliği aklayan etmen zamanın gücüdür. Görgücü bilinç için Töre en sonunda alışkanlığa dayanır. Benzer olarak, feodal türe özsel olarak bir güç sorunu, bir Güç İstenci sorunudur. 1907-1914 arasında Rus Köylü ailesi
II. Catherine ‘‘Türe Tanrıçası Tapınağı’’nda YASAMACI  olarak, 1783  Modern Avrupa Devletlerinin ANAYASALARI İnsan Hakları ile bağdaşmayan sayısız sefilliği meşrulaştırıyorlardı. Birer tecim belgesi, birer ekonomik sözleşme gibiydiler. Modern Devlet bir devlete olmaktan çok bir Şirkete benziyordu. Cumhuriyetler ortadan kaldırdıkları Krallıklardan daha türeli olmadılar. Pek çok durumda değişen yalnızca soylu egemenlerin yerini soysuz egemenlerin, aristokratların yerini burjuvaların alması oldu. Halk şu ya da bu yolda her zaman eğitimsiz tutuldu; mülkiyet, ırk ve eşey koşullarına bağlı seçim yasalarıyla Aydın tarafından politik süreçten dışlandı; ve dışlanamadığı yerde Aydının kendisi tarafından aldatıldı.

Avrupalı bir başka aydın, bir İngiliz görgücüsü olan John Locke, tam olarak aynı Kölelik Yasalarını Amerikan kolonilerinin ANAYASALARI için yeniden yazdı.
II. Catherine Tarafından Serfler Üzerine Buyruk (1767)
‘‘Egemen Senato ... İmparatorluk Majestelerinin otokratik ataları tarafından çok eski zamanlarda yürürlüğe koyulan yasalara göre toprak ağalarının serflerinin ve köylülerinin tüm sorunlarda ağalarını gerektiği gibi dinleme ve onlara saltık olarak boyuneğme yükümlülüğü altında olduklarını bildirmeyi zorunlu gördü ...’’
Catherina Sarayı, Pushkin, Rusya
Kaynak: ‘‘A Source Book for Russian History,’’ çev. G. Vernadsky (New Haven: Yale University Press, 1972), Vol. 2, s. 453ss.
Daha fazla ayrıntı: Modern History Sourcebook: Catherine the Great.

Aydın kimdir?
‘Ansiklopedi’nin yayımcısı Denis Diderot

Diderot’nun kendisi Encyclopédie için başlıca felsefi, dinsel, ahlaksal, sanatsal, tecimsel olmak üzere hemen hemen tüm konularda 990 makale yazdı.

Aralarında teistlerden ateistlere dek her görüşe yer veren 160 kadar yazarın katıldığı girişimde Buffon, Condorcet, Grimm, Quesnay, Turgot, Necker, d'Holbach, Voltaire gibi adlar da vardı. D’Alembert ciltlerden birinin sunuş yazısında Voltaire’den ‘‘sayıları çok az olan büyük şairler arasında seçkin yeri olan biri’’ olarak söz etti.

Aydın modern topluma değil, geleneksel topluma ait tarihsel bir kategoridir. Kültürel bir geriliğin varlığının belirtisidir ve sözcük bundan böyle Batıda değil, ama boşinanç kültürünün henüz bir gözdağı sayıldığı Türkiye gibi ülkelerde kullanılır. Kültürlü, bilgili olmak bir Aydın özelliği değildir. Bir matematikçi, fizikçi vb. salt matematikçi vb. olduğu için aydın değildir. Aydınlık kavramı halksal boşinanç ile ve sık sık İnanç ile karşıtlık içinde belirlenir. Aydın deist ve sık sık ateisttir.

Aydın bilgisini gökten indirilen kitaplardan kazanmadığında diretir. Gökte kitap filan basılmadığını bilir. Aydın bilgisini usun doğal ışığından da türetmez. Boş bir kağıt gibi olan, bir tabula rasa olan insan anlığında okunacak hiçbir a priori yoktur. Aydın eğer felsefe yapacak olursa bilgisini duyu örgenleri yoluyla türettiğine inanır — koklayarak ve tadarak, elleyerek ve işiterek ve görerek öğrenir. Törel dünyasını belirleyen kategorileri ise duyusal eğilimlerinden, dürtü ve içgüdülerinden, haz ve acı deneyiminden türetir (kendisi de bir aydın olan Hume'da formüle edildiği gibi).

Aydınlanmanın kuşkuculuk üzerine dayandığı, kavramında dört dörtlük bir görgücülük olduğu genel olarak bilinmez. Kuşkuculuğun gerçekte Usun kendisine karşı bir önlem olduğu ise daha az anlaşılır. Ve gene de tepeden tırnağa görgücü-kuşkucu Aydınlanmanın bir ‘Us Çağı’nın yaratıcısı olduğuna inanılır.

Encyclopédie’nin matematik ve fizik editörü d’Alembert başlangıçta sağduyulu bir insandı. Daha sonra Diderot’nun çabaları sonucunda özdekçiliğe kazanıldı.
Encyclopédie için sunuş yazısı olarak yazdığı ‘‘Discours préliminaire’’de d’Alembert düşüncelerin kökenini Locke’un duyusalcılığına göre çözdü.

D’Alembert ‘‘Hiçbirşey duyumlarımızın varoluşundan daha tartışılamaz değildir; böylece onların tüm bilgimizin ilkeleri olduklarını tanıtlamak için var olabildiklerini göstermek yeterlidir; çünkü iyi felsefede temel olarak olguları ya da kabul edilmiş gerçeklikleri alan her tümdengelim ne denli dahice olsa da yalnızca önsavlar üzerine desteklenen şeye yeğlenebilirdir’’
:: Rien n'est plus incontestable que l'existence de nos sensations; ainsi pour prouver qu'elles sont le principe de toutes nos connoissances, il suffit de démontrer qu'elles peuvent l'être: car en bonne Philosophie, toute déduction qui a pour base des faits ou des vérités reconnues, est préférable à ce qui n'est appuyé que sur des hypothèses, même ingénieuses,’’ diyordu d’Alembert 1751'de (ENCYCLOPÉDIE, DISCOURS PRÉLIMINAIRE DES ÉDITEURS). Descartes derin bir yanılgı içindeydi, çünkü duyuların güvenilirliğini yadsımış ve bilgi için yalnızca ve yalnızca düşünceye dayanmıştı. D ’Alembert için düşüncelerimizin pekinliği bir mitti. Pekinlik duyusal bir sorundu. Gördüğü, işittiği vb. gerçekti, düşündüğü değil, üstelik "duyuların varoluşunun pekinliğini" düşünceden ödünç almış olsa bile.

Locke ‘‘Bir insanın kendinin yetenekli olduğunu tasarlayabileceği en büyük pekinlik anlığındaki herhangi bir düşüncenin onu algıladığı gibi olduğunu bilmektir’’ :: ‘‘A man cannot conceive himself capable of a greater certainty than to know that any idea in his mind is such as he perceives it to be,’’ diyordu Locke 1690’da yazdığı Deneme’sinde. İnsan anlığı içeriğini ancak duyumlar tarafından ona taşınan düşüncelerde kazanan bir tabula rasadır, boş bir kağıt parçası gibidir. Ve Locke da sözlerinin bir çıkarsama olduğunu, bir düşünce vargısı olduğunu göremeyecek kadar duyumcuydu. Deyim yerindeyse gerçekten de sözünün eriydi ve "düşündüğünü" söylemek güçtür.

Başka hiçbir ‘felsefe’ modern dönemin gereksindiği ruhsal ve ansal boşluğa ve değersizliğe bilgiyi öznel bir soruna indirgeyen kuşkuculuktan daha iyi anlatım veremezdi. Eğer bu modern sofizm varolmasaydı, modernizmin doğuşu uğruna onu icadetmek gerekirdi. Kuşkucu görüş çekicin örsü dövmesi gibi insanların kafalarında dövülmeye başladı: ‘‘Hiçbirşey dışsal bir nesneden aldığımız düşüncenin anlıklarımızda olmasından daha pekin olamaz :: Nothing can be more certain, than that the idea we receive from an external object is in our minds,’’ diyordu 1771’de Encyclopaedia Britannica. Bugün Wittgenstein’ın birbirini izleyen felsefelerinden, Russell’ın birbirini izleyen sayı kuramlarından Einstein’ın göreciliğine, Heisenberg’in belirlenimsizciliğine dek Batılı başyapıtlar yine bu aynı yalın görgücü ilke üzerine kuruludur.
İronik olarak, bu görgücülük tam olarak Aydınlanmanın savaştığı Katolik Kilisenin skolastik ‘felsefe’sinin de kullandığı aynı görgücülüktür. Her ikisi de bir ve aynı duyusal görgücülüğü bir ve aynı usu çürütmek için kullanırlar. Thomas Aquinas ‘‘Nihil est in intellectu quod non prius in sensu’’ :: ‘‘Anlıkta hiçbirşey yoktur ki ilkin duyularda olmasın’’ diyordu. Aquinas bir görgücüydü ve bu bakış açısına yönelmesi Usun yetkesini yadsıyan ve İncil’in yetkesine bağlı olan Skolastizm için iyi almaşıktı.

Aydınlanma görünüşte inancı reddetse de, ironik olarak bilgi ile örtüşmeyen aynı öznel inançta sonlanır. Kuşkucu uslamlama Bilgi ve Gerçeklikte değil ama öznel inançta demir atar — Kant'ın gösterdiğine inandığı gibi. Aydın tüm dışsal bilgisine karşın gerçekte bilgisiz olandır. Tıpkı karşı çıktığı boşinanç denli Gerçeklik yoksuludur. İnandığı bildiği değildir. Bilmediğidir.


Isaac Newton

Newton Metallerin toprakta büyüdüklerine vb. inanan bir Simyacıydı. Bundan başka, Principia'da yazgı gibi, yerçekimi kuvvetinin Tanrı aracılığıyla işlediğine, Uzayın Tanrının duyu örgeni olduğuna da inanıyordu. Ve geliştirdiğine inandığı ve ‘Doğal Felsefe’ dediği şey ‘mekanik’ olmak bir yana, tam tersine bir ateizm olarak gördüğü Kartezyen Mekaniğin çürütülmesini hedefliyordu. Newton Descartes’a düşmanlığını Leibniz’e saldırılıarı ile bir kan davasına çevirdi. Kalkülüsü geliştirip bütün bir Avrupa’ya öğreten Leibniz’i bu bilimin keşfini kendisinden çalmış olmakla suçladı ve Royal Society’nin bu suçlamaya — aslında bu suça — ortak olmasını sağladı. Buna karşı işin gerçeği kendisinin yerçekimi kuramını değil geliştirmek onu anlayacak bir sağduyudan bile yoksun bir irrasyonalist olmasıydı. Ussal Doğanın usdışı bir kafa yapısının özençlerine yanıt vermesi olanaklı değildi: Evrensel Yerçekimi kuramını yirmi yıl önce bir Elma Ağacının altında keşfettiği mitolojisini yayan Newton yirmi yıl sonra yazdığı mektuplarda bile dünyanın ayı çekmesinden söz ediyor, ama ayın dünyayı çekmesinden söz etmiyordu. Büyük Fizikçi ve Matematikçi olarak Newton imgesinin yaratılmasında hiç kimse Voltaire kadar etkili olmadı.

Aydınlanma özdekçiliğe ve kuşkuculuğa eşit ölçüde açıktır. Ama boşinancın kendisine? Bu konu Asya 'Aydınlanması' ile, gerçekte boşinancın doruğu olan bu mistik saçmalıkla ilgili değildir. Newton ile ilgilidir. Isaac Newton considered himself primarily an alchemist. Aydınlanmacı adlar arasında Newton özellikle öne çıkarılır. Ve Newton, Principia'ya karşın, çok derin boşinançları olan, aslında tam olarak büyü denilen bir uğraşa gömülmüş ve simya üzerine yazılarının kütlesi matematiksel yazılarının kütlesini aştığı bilinen biriydi. Bu olgu hiç kuşkusuz Aydınlanmanın dolaysızca boşinancı akladığı anlamına gelmez. Ama Newton'un Aydınlanmacı olarak görülmesinin geçerli olması ölçüsünde, Aydınlanmanın temel dünya görüşünün boşinancı engelleyici olmadığının bir kanıtı olarak görülebilir.

Newton pozitivizmin babası olarak kabul edilir. Haklı olarak, çünkü görgül gözlemlere ve deneyimlere bağlı doğa yasasısının olasılıktan daha iyi sonuç vermeyeceğini ilk görenler arasındaydı. Ve doğa yasasını delen pozitivizmin tansıkların karşısına getirebileceği hiçbir ussal karşıçıkışı yoktur. Bilgisini duyusal deneyimlerden türettiğinde direten pozitivist fizikçi bir teist bile olsa, ateist Aydınlanmanın ölçünleri açısından bunun bir önemi yoktur, çünkü böyle bir inanç Aydınlanma açısından kişisel bir özençten öte bir değer taşımaz: Duyusal deneyim Tanrının varoluşunu tanıtlamaz, ne de çürütür. Bu yüzden tüm boşinançları ile, Yerçekimi Tanrısı ile, tanrısal sensoriumu ile, Isaac Newton Aydınlanma kampında onur yerlerinden birini doldurur.

Aydının pozitif bilgisinin gerçeklik değeri yoktur; yanlışlanabilirdir, çünkü temeli tümevarımdır, bir andırım genellemesi, grüngülerin gözleminden yapılan bir çıkarsamadır. Olasıdır. Newton'un Hermetik tanrısı tarafından keyfi olarak değiştirilebilen ‘doğa yasaları’ da böyle birşeydir — olasıdır çünkü kuşkuludur. Ve tam bu eksiklik nedeniyle biricik önemi bilgi olmasında değil ama başka bir yanında, yararlı olmasında yatar. Gerçeklikten, kuramdan, bilme ve anlama gibi umutsuz isteklerden vazgeçmek zorunda kalsak bile, bu önemsizdir çünkü böyle değersiz, aslında yararsız kuruntuların yeri yararlık tarafından doldurulur. Modern törelliğin duyunçsuz başlangıçlarında bu bakış açısının direnilmez bir çekiciliği vardı.

Yararcılık felsefenin, tanrısal gerçekliğin, değer ve anlam sorunlarının çarpıştıkları alana damdan düşer gibi girmedi. Oraya bilginin ‘yüklemi’ olarak, bilginin bilgi olmasının, anlamlı ve önemli olmasının ölçütü olarak belli bir mantıksal çaba sonucunda getirildi. Ve bu mantık her nasılsa duyular tarafından sağlamlaştırılıp özdekselleştirilen bir mantıktı.

İngiliz görgücülüğünün felsefi bir önem, giderek saltık önem yüklediği ‘yararlık’ kategorisi kendinde gerçeklik sorununa olduğu gibi moral değer sorununa da ilgisiz bir kategoridir. Zararlının tam tersidir, kendi boyutunda ussaldır, belli bir bakış açısından kullanım, tüketim dediğimiz şeydir. Ama yararlık Aydın tarafından moral bir değer ve ölçüt düzeyine yükseltilir, kuramda olduğu gibi kılgıda da ‘bilgi’nin anlamını belirleyen, bilgiyi bilgi yapan ilke yapılır. Bir ilke olduğu zaman kendi tikel yerinde taşıdığı ussal imlem sona erer. Modern evrede ilk olarak toplumun moral sağlığının ve erdeminin yararsız olduğu, aslında yararlı olanla, özdeksel kazançla, bencil güdülerle çatıştığı ölçüde açıkça zararlı olduğu çıkarsamasına götürür. Yararlık İlkesi bireyi duyunçtan özgürleştirir, böylece özgür istenci de geçersiz kılar, ve Aydınlanmanın despotik özselliği ile nasıl tutarlı olabildiğini tanıtlar. Benzer olarak, varoluşun anlamlı olması gibi birşey de yararsız, ilgisiz, aslında yararlık ilkesine karşı zararlı birşeydir. Yararcılık ileri modern toplumda tüketim çıldırısı olarak yaşanacak olan karakter çözülüşünün temelini hazırlar.

Bir Aydınlanma düşünürü olan Helvétius için insan bir yontuya duyusal yetiler eklenerek yaratılabilecek bir özdekselliktir. Ya da bir makinedir ki, tinselliği, ruhsallığı önemsiz ikincil yandır. Daha da tutarlı özdekçilik için bu tinsel yanın kendisi de cisimseldir.

Aydınlanma ilerleme ile özdeksel ilerlemeyi anlar çünkü yararlık özsel olarak duyusal, fiziksel, özdeksel bir sorundur. Böyle tek-yanlı özdeksel ilerleme zorunlu olarak tinsel gerilik ile birlikte gider çünkü tinsel değerler özdeksel güdülerin denetimindeki özdeksel ilerleme ile kaçınılmaz olarak çatışırlar ve bu yüzden bastırılmalıdırlar. Aydınlanmanın sorunu ilkin bu tinsel ayakbağından kurtulmaktır. Aydınlanmanın büyüklük tanımı da bu bakış açısından belirlenir, ve aydın boş gördüğü inancını bir yana atarak, boş gördüğü değerlerinden vazgeçerek ve yerlerini güç, gönenç ve duyusal haz ‘değerleri’ ile doldurarak büyür. Ama yanlışlıktan kurtulmayı ancak bütün bir Gerçeklikten kurtulma pahasına, boş değerlerden kurtulmayı Değerin kendisinden kurtulma pahasına elde eder. Aydınlanmanın büyümesi gerçekte bir küçülme olarak görünür.

Aydınlanma pragmatiktir. Orada ‘evrensel’ eğitim ancak toplumsal yararın gerektirdiği düzeye dek ve ancak gerekli görülen sayıda insana açık olmalıdır. Herkese değil. Aydınlanma böyle 'usdışı' bir istemi kabul edemez. Ve ayrıca eğitim işbölümü ile uyum içinde olmalı, uzmanlaşma, özelleşme, soyutlaşma hedef alınmalıdır. Toplum her noktasında 'ussallaşmalıdır.' İnsan değerleri, türe, duyunç gibi kavramlar ancak özdeksel ilerleme için engel olmadıkları düzeye dek kabul edilmelidirler. Saltık olamazlar. Tersine, başka değerlere altgüdümlü olmalıdırlar. Ve böyle göreli değerlerin neler olduklarını da uygulayımbilimin ve işleyimin ilerlemesi ile yaratılacak düzen tanımlamalıdır. Altyapı diye birşey vardır. Törel düzen kendini özdeksel ekonomik ussallığın gereklerine uyarlayacaktır. İnsan ruhu plastiktir. İlke bencillik, öz-çıkar, liberalizmdir. Bu ilkeler kendi mantıkları gereği başkasının pahasınadır. Modern yarışmacılık Ben ve Başkası arasındadır. Onda Biz yoktur.

Aydınlanmanın ilerleme tasarı evrensel pazar ekonomisinin kurulmasına doğru ilerledi. Bütün bir dünya dev bir Salı pazarı oldu. Liberalist tin dünyayı tam olarak istediği gibi belirledi. Özgürlük buydu. Yaşam buydu. Varoluşun anlamı ve değeri buydu. Pazar! Alış-veriş! Tecim! Para! Oh! En büyük çoğunluğun en büyük mutluluğu! Ne yüksek değerler! Ne büyük bilgelikler! Ne özgürlük!

Tarih sanki ilk kez modern dönemde kendine gelmiş ve insan gizilliği sanki ilk kez zincirlerinden kurtulmuş gibiydi. İnsan bakışlarını gökyüzünden yeryüzüne, yeryüzünün bütününe çevirdi. Yararcılık ilkesi açıkça küresel bir değerdi. Aslında, uzaysal bir değerdi, ve eğer Einstein uzayın sonlu olduğunu tanıtlamamış olsaydı, giderek sonsuz denebilecek bir değerdi. Fabrikalar kuruldu, binlerce üniversitede milyonlarca robot onları işletmek üzere bilimsel olarak eğitildi, ve ayaktakımına yalnızca yararlı olmasını sağlayacak işlevler öğretildi. Sonuçta pazarlar ilerlemenin ürünleri ile dolup taştı — insanların varoluşlarındaki değerler ve anlamlar pahasına üretilen nesnelerle, mini mini insancıkların düşkırıklıklarını, yitirilen eğitim şanslarını, oynanmayan oyunlarını, duyumsamayan duygularını, tükenen yaşamlarını cisimselleştiren metalarla. Ve burjuvanın bu türesizliğe uyarlanışı değerlerini yeniden değerlendirmek, kendini varoluşçu, özdekçi, nihilist bilinçler yoluyla duyarsızlaştırmak oldu.

Plastik, özsüz, öz-belirlenimsiz insan doğası kendini cehenneme bile uyarlayabilir: İnsanlık ruhunda ve usunda yitirdiklerini pazarda yarışarak, çatışarak, tüketerek, savaşarak, ve eğlenerek geri almayı öğrenir.

Yararcılık şeylerin düzeninde insan haklarını ikincil kılar. Toplumsal Yarar ve İnsan Hakları çatıştığında, dikkate alınan istemler birinciye aittir.

20. YY başlarında ABD’de dokuma fabrikasında çalıştırılan çocuklar


‘Us’ Çağının bilimi usdışı çağların bilimi ile bir olamazdı. Bu bilim modern bir bilim, yeni bir bilim olmalıydı. Ve gerçekten de öyle oldu. Batı bilgesinin dehası Batı Uygarlığını bir de Bilimsel Devrim ile taçlandırdı, Tarihsel Süreklilik mitinin geçersizliği bir de bilimsel boyutta tanıtlandı. Bilimin bir değil ama çok, saltık değil ama göreli olduğu, kuramsal bir birlik değil ama bir paradigmalar çokluğu olduğu en sonunda anlaşıldı, Aristoteles’ten Ptolemi’ye, Hippokrates’ten İbni Sina’ya bilgisizlerin çağlar boyunca karanlıkta tuttukları insanlık ilk kez Hume ve Kant ve Locke ve Voltaire gibi düşünürler tarafından aydınlığa çıkarıldı.

Eğer Batı sözcüğü bir uygarlığın karakterini anlatmak için kullanılırsa, tıpkı Doğu sözcüğü gibi kültürel, göreli, sonlu olanı anlatır. Ussal olan, evrensel olan, Tine, insanlığa ait olan hiçbir belirlenim Batıyı tanımlamaz. Ve Batı kültürü belirleyici boyutunda ussal herşeyi dışlar — felsefecilerini, bilimcilerini, santaçılarını, tüzecilerini, politikacılarını, vb. O kültürde ona ait olan herşey Usun ve Ussallığın uzağındadır.

Batı felsefesinin doruklarından biri olan pozitivizm sabuklaması insanlığın geleceğini Batı ‘Uygarlığı’ ile bağlamanın nasıl saçma, nasıl anlamsız, nasıl usdışı olacağını gösterir. Tam olarak Batının tinsel hastalığı denebilecek olan şeyi temsil eden irrasyonalizm us ve usdışı ayrımını yadsır, ve kuşkuculuk tutarlı olarak sürdürüldüğünde ruhsal olarak nihilizme, en sonunda David Hume’un kendi duygusal dünyasında çarpıcı bir açıklıkla sergilediği gibi deliliğe götürür. Kendisi us ve usdışını ayırmaya pek yatkın olmayan Foucault’ya göre, ‘‘Delilik yalnızca bir bilgi olmakla kalmaz, ama usun kendisinin usdışı üzerinde hiçbir üstünlüğü yoktur.’’

Batı uygarlığını İslamik uygarlığa olan tarihsel borçlarından bağışlamak için de gerekli olan bilimsel devrim tasarımı bilimin kendisine de klasik ve modern karşıtlığı gibi birşey getirmiştir — tıpkı güzel sanatlar alanında da olduğu gibi. Bu kutuplaşmada, Klasik olan ussal olandır. Modern olan usdışı olandır. Klasik olan sağduyuya uygun olandır, örneğin uzayın üç boyutlu olması, koşut çizgilerin kesişmemeleri gibi. Modern olan sağduyuya aykırı olandır, örneğin sonsuz sayıda uzayın devinmesi, her bir uzay noktasının kendi için ayrı bir zaman kıpısının olması, evrenin uzayda sınırlı bir küre olması, zamanın kendisinin bir başlangıcının olması gibi. Fizikte yaşanan saçmalık matematikte yaşanan saçmalıklarla koşut giderken, aynı usdışı, aynı bilimdışı eğilim Batılı Bilgeyi dilbilimden ruhbilime, toplumbilimden yaşambilime insan araştırmasının her alanında aşağı yukarı tarih-öncesi kafa yapısına geri götürür. Bozulma törel görecilik tarafından tamamlanır.

Klasik olan evrensel İnsanlığa aittir.
Modern olan herşey özel olarak Batıya aittir.
Modern olan, yeni olan, eğer özselliği yalnızca yeni olmaksa geçici olandır, değersiz, sonlu, yiticidir. Batıyı tanımlayan belirlenim bu değersizlik, bu nihilizmdir. Batı ancak bu kendi nihilizmini yendiği yerde İnsanlık kavramı ile barışmaya başlar.


Aydınlanma: ‘Us Çağı’nda Bilim
Voltaire
SIÈCLE DE LUMIÈRES
AGE OF THE ENLIGHTENED
AUFKLÄRUNG

Aydınlanma 17 ve 18’inci yüzyıllarda Avrupa’da Tanrı, Doğa, Us ve İnsan kavramları üzerine yaygın onay kazanan bir dünya görüşünün üretildiği ve sanat, bilim, felsefe ve politikada olağanüstü dönüşümlerin başladığı bir dönem olarak görülür. Bu tanım kavramsızdır. Aydınlanmanın uslamlaması ilerletilirse, vargıların beklentilerin tersi olduğu görülür. Aydınlanma Avrupa’da Güzellik, Sevgi, ve Bilgi tini yerine tam tersine Kübizmin, Nihilizmin ve Pozitivizmin ilerlemesine götürdü, tıpkı Eşitlik, Özgürlük ve Kardeşlik ideallerine ayarlanan sürecin Eşitsizlik, Kölelik ve Düşmanlıkta sonlanması gibi.

17 ve 18 yüzyıllarda yer alan gelişmeler Avrupa için kuşkusuz birer yenilikti. Ama bunun bütün bir tarih için, bütün bir uygarlık için de böyle olduğunu düşünmek, giderek böyle gelişmeler karşısında göz kamaştırıcı bir aydınlığın coşkusunu yaşamak kuşkusuz uzun bir süre karanlıkta kalmış olmayı gerektirir. Helenik, Helenistik ve İslamik bilim ve felsefedeki sağduyu ile karşılaştırıldığında, birkaç ussalcı dışında Avrupalı bilimciler toyluk göstererek usdışı eğilimlere yenik düştüler. Avrupa bilimi bugün de rasyonalist Descartes ve Maxwell değil, ama irrasyonalist Newton ve Einstein damgasını taşır.

SYSTÈME DE LA NATURE (1770) başlıklı bir çalışmanın yazarı olan ve bir süre için Montesquieu, d’Alembert, Rousseau gibi adları da çevresinde toplayan d’Holbach Aydınlanma bilimciliğinin başarılı bir temsilcisiydi. ‘‘Özdeksel tözler ya birbirleri ile birleşme yönünde bir eğilim taşırlar, ya da böyle birleşmeye yeteneksizdirler. Fiziksel bilimciler çekme ve itme, sempati ve antipati, eğinim ve ilişki kuvvelerini bunun üzerine dayandırırlar; ve ahlakçılar nefret ve sevgiyi, düşmanlık ve dostuğu aynı şey üzerine dayarlar.’’ (Bir Alman olan Baron d’Holbach’ın bu çalışması ilk kez 1770’te İngiltere’de Mirabaund takma adı altında yayımlandı.)

Goethe böyle özdeksel kuvvetler üzerine kurulu ‘ahlak’ kuramı gibi ıvır zıvırı tehlikeli değil ama cansıkıcı bulmuştu. 

Aydınlanmanın daha da tehlikeli olan bir başka önemli incelemesi Robinet tarafından yazılan DE LA NATURE (1763) şöyle başlar: ‘‘Bir Tanrı vardır, e.d. Doğa dediğimiz Bütünün fenomenlerinin bir nedeni vardır. Tanrı kimdir? Bilmiyoruz, ve öyle oluşmuşuzdur ki şeylerin hangi düzeni içersine yerleştirdiğimizi hiçbir zaman bilemeyiz. Tanrıyı eksiksiz olarak bilemeyiz, çünkü onu bilmenin araçlarından her zaman yoksun kalacağız. Bizler de tapınaklarımızın kapıları üzerine Areopagit’in diktiği altar üzerinde okunan sözleri yazabiliriz: ‘Bilinmeyen Tanrıya.’ ’’

Robinet hiçbir tanıtlama olmaksızın ama salt öyle uygun gördüğü için bilgisizliğe yazgıladığı insanın nasıl bir ‘bilim’ geliştirebileceğini kendi çalışmasında gösterir.

Robinet Doğa Kuramı üzerine çalışmasını bitkiler, hayvanlar, metaller, öğeler, hava, ateş, su vb. üzerine yazarak şöyle geliştirir: ‘‘Polip örneği örgütlü özdeğin en küçük birimlerinin hayvansal doğası (animalité) konusunda inandırıcıdır; çünkü polip her biri birincisi denli gerçek bir polip olan poliplerden birleşik bir kümedir. Aynı bakış açısından, dirimli varlığın yalnızca dirimli varlıktan, hayvanların minik hayvanlardan, özel olarak her hayvanın aynı türün minik hayvanlarından, bir köpeğin köpek-tohumlardan, insanın insan-tohumlardan oluştuğu tanıtlanmıştır.’’

Böyle kuramlar Aydınlanmanın deney ve gözleme ne denli önem verdiğini, nasıl güçlü bir araştırmacılık tinine dayandığını, nasıl derin bir kuramcılık geliştirdiğini göstermek için yeterli olmalıdır. Kendine Gerçekliği, doğanın Bilgisini yasaklayan bir us, ne denli Aydınlık olursa olsun, ancak gerçekten de gerçeklikten uzak safsatalar üretebilirdi.

Dünya Tarihinde en önemli düşünsel devrimlerden biri olarak görülen, insanlığın boşinançtan kurtulmasına hizmet eden Aydınlanma filozoflarının ‘bilim’ anlayışları üç aşağı beş yukarı böyleydi. Avrupa’da Despotları titreten, tahtları sarsan, insanlık tarihinde yepyeni bir çığır başlatan içerik tam olarak bu türden ‘tehlikeli’ ıvır zıvırdan oluşuyordu. Daha sonra Einstein gibi, Heisenberg vb. gibi bilimciler tarafından sürdürülen bu aynı ‘bilimsel’ tine saldıran postmodern nihiliste karşı çıkmanın yolu hiç kuşkusuz bu pozitif bilimciliği bir kez daha onun önüne sürmek olmamalıdır. Robinet her varlığın, her şeyin, giderek özdeksel şeylerin bile küçük ‘hayvancık’lardan oluştuğu kuramını tanıtlamaya girişir: ‘‘Hayvan spermi spermatik hayvancıklarla kaynaşır.’’ Daha sonra mineraller konusunda şunları söyler: ‘‘Kendilerinde böyle bir iç yapı ile karşılaştığımız tüm şeyleri örgensel cisimler olarak görmek zorunda değil miyiz? Bu yapı baştan sona bir tohumu, tohum-granüllerini, germleri varsayar ki, tüm şeyler bunların gelişmeleridirler.’’ ‘‘Hava, ilke olarak, yalnızca havanın tohumudur; kendini su ve ateş ile değişen derecelerde doldurduğu ya da doyurduğu için, dereceli olarak değişik büyüme evrelerinden geçecektir; ilkin embrio, sonra eksiksiz hava olacaktır.’’

(Alıntılar Hegel’in Felsefe Tarihi’nden, Cilt 3, ‘Modern Felsefe’.)

Aydınlanma Görgücülüğü — Pozitivizmin Kökeni — Bilimde Sürekliliğin Reddi — Hıristiyan Usdışı
Pozitivizmin bilimsel süreçte yer aldığına inandığı bölünme (sözde ‘Bilimsel Devrim’) tarihsel kaynağını görgücülükte bulur.

Evrensel Bilim ile karşıtlık içinde, ‘Batı’ Bilimi denilebilecek olan şeyden söz edilebileceği düzeye dek, bu hiç kuşkusuz kendine özgü kavramları ile kapalı bir bilim, yalıtılmış bir paradigmadır. Herşeyden önce Doğu Bilimi ile bir kopuşu imler. Ama Doğu Bilimi olarak sözü edilebilecek olan şey Helenik ve İslamik uygarlıkların yaratıları olan Bilim Olarak Bilimden başka birşey değildir. Buna göre, eğer coğrafya ölçütünü bir yana bırakıp yerine gerçek ekinsel ölçütü geçirirsek ve Batı yerine Hıristiyan dersek, o zaman tüm bilimsel pozun altında yatan dürtüyü ve niyeti daha anlaşılır kılan bir adlandırma elde etmiş oluruz. O zaman Thomas Kuhn'un paradigma ile anlatmak istediği şeyin işlerin durumunu betimlemek niçin nasıl gerekli ve nasıl uygun olduğunu daha iyi anlarız. Bilimsel Devrim denilen şey Batıda bilimi İslamik kökenlerinden koparmak ve bilimsel sürekliliği kırmak için zorunlu olan bir yapıntıydı. Öte yandan, ‘Batı bilimi’ denilen şey duyusal kökenlere bağlılığı anlattığı sürece — ki gerçekte tam olarak bunu anlatır — bu irrasyonalist ‘bilimin’ asıl bilimsel sürekliliğin dışında ve böylece ussal sürekliliğin de dışında olduğu savına hiçbir biçimde karşı çıkmamalıyız. Gerçekten de Batı bilimi ile anlatılmak istenen şey tam olarak usdışı görecilikten ve belirlenimsizcilikten başka birşey değildir. Ve böyle olarak boşinançtan en küçük bir biçimde daha anlamlı değildir. Yalnızca pragmatik sonuçlarında daha zararlı ve daha tehlikelidir — insan için, çevresi için, yaşam için.


İskenderiye Kütüphanesinden Giordano Bruno’ya

Doğuda, İslamik dünyada Helenik-Helenistik bilimsel kalıt sözcüğün tam anlamıyla bir tür kutsama gibi coşkuyla karşılanmış ve benimsenmiştir. Buna karşı, Hıristiyanlık Doğudaki başlangıcında olduğu gibi Batıdaki Orta Çağlarında da bilimsel düşünceye karşı açık bir yadsıma, giderek düşmanlık ve yokedicilik tutumu içindeydi. Hıristiyan dünya tüm matematiği ve gökbilimi, tıbbı ve felsefeyi, aslında bütün bilimleri İslamik Uygarlıktan öğrendi. Yadsımaya çalıştığı tüm ussal içeriği sonunda yine yadsımaya çalıştığı bir tarihsel kalıt olarak aldı. Batının kültürel kökenlerini Doğuda ve İslamik uygarlıkta bulmuş olması onun için hem törel hem de düşünsel olarak sindirilmesi güç bir durumdu, bir yaralanmaydı ve böyle olarak bastırılmalı, ortak bilinçaltına sürülmeliydi. Ama tüm bilinçaltı gibi o da dinamiktir ve kendini sürekli olarak dışavurur. Ve tüm bilinçaltı gibi o da bir nefret birikimidir, kendini bir düşmanlık olarak dışavurur.


Hıristiyanlığın Yanlışlamasından Pozitivizmin Yanlışlamasına

Katolik tin ile karşıtlık içinde, Protestan tin hiç kuşkusuz bilimsel düşünceyi özgür bıraktı, ama ancak modern topluma yararlı olması gerektiği düzeye dek. Bunun dışında, Protestan bilinçte de tıpkı Katolik bilinçte olduğu gibi özgür ussal düşünce için hiçbir yer yoktur ve bu düzeye dek her ikisi de eşit ölçüde skolastiktir, özgür değildir. Ama Katolik Kilisenin kurumsal denetimi ile karşıtlık içinde, Protestanlık kurumsal baskı uygulayamaz, e.d. fizikçiyi kazıkta yakamaz. Onu ancak akademik olarak yakabilir.

Protestanlık da Katoliklik ile aynı görgücülüğe izin verir: İkisi için de bilginin kaynağı duyulardır, ve böyle olunca bilimsel gerçeklik erişilmesi olanaksız bir ideal olarak kalır, göreli bilgi ve yaklaşık gerçeklik ile yetinilir, ve her türlü barbarlık ve kabalık akademik bilginin içeriğine kabul edilir. Bilginin duyusal kökenleri konusunda bütün bir Hıristiyanlık Pozitivizm ile tam anlaşma içindedir. Belirli mantıksal eğilimlere sözcülük eden düşünürler olarak Popper ve Luther, aralarındaki yüzyıllara karşın, onları ayırandan daha güçlü bir noktada buluşurlar: Pozitivizm ve Protestanlık us düşmanlığında hiç de raslantısal olmayan bir uyum içindedir. Batı toplumunun usdışı bütünü için bu iki bakış açısı da tıpkı nükleer bombalar ve bankalar denli zorunludur.


Aydınlanma: Pozitif Bilimde Süreksizlik

Dürüstlük ve Ussallık
Batı Akademizmi İslamik uygarlıktaki temelini gösterecek tüm izlerden temizlenmiştir, öyle ki Bilim Tarihinde İslamik katkı gibi birşeyi düşünmenin olanağı yoktur. Batı doğrudan doğruya Helenik kalıt üzerine oturur ve arada herhangi önemli bir şey yoktur. Bu tutum uygarlıklar çatışması olarak popülerleştirilen bir paranoyanın anlatımı olarak görünür.

Matematiğin modern biçimi — daha açık ve doğru bir deyişle bugün bildiğimiz biçimi — bütünüyle İslamik bilimciler tarafından geliştirilen yöntemler üzerine kuruludur. Simgesel öğeleri ile tamamlanmış bir Cebir olmaksızın, bir Trigonometri olmaksızın ne Analitik Geometri ne de Kalkülüs olanaklıdır. Ve bu temeller İslamik bilimciler tarafından sağlanmıştır. Bu en kafasız Avrupalı matematikçi tarafından bile bilinir. Ve en dürüst Batılı matematiçi tarafından bile gözardı edilir. Modern yüzyıllarda Batıya özgü sayısız türesizliğin yanısıra matematiğin kendisinde de sergilenen bu tuhaf tutum, eğer Batı uygarlığına özgü evrensel irrasyonalizm gözardı edilirse, anlaşılmaz olur. Tek bir birey bile kendi evrenselinden bağımsız değildir. Batı Görgücülüğünün törelliğin ilksiz-sonsuz değerler üzerine, a priori insan hakları üzerine dayandığını yadsıması, onu duyusal haz ve acı ilkeleri üzerine, kaba içgüdü üzerine dayandırması tutarsız değildir:

‘‘İslamik bilim yalnızca Yunanlılardan alınan öğretileri yeniden üretmiştir,’’ denir. Palavra. İlk kez on altıncı, on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda Avrupa matematikçileri tarafından geliştirildiği ileri sürülen pekçok kavram ve kuram yüzyıllar önce İslamik matematikçiler tarafından geliştirildi. Ve bunlar da Batılı köle tecimcisinin Afrikayı yağmalaması gibi kökenlerinden koparıldılar. Doğu bir gerilik ve karanlık bölgesi olarak kabul edildi ve bir Bilimsel Devrim mitolojisi ile Doğulunun kendisi bile yeni miti doğrulamaya ve matematiği Batılının bir buluşu olarak görmeye koşullandırıldı. Matematikçi — matematiğin elmas mantığını izleyen nesnel bilimci — böylesine erdemsiz olabilir mi? diye sormamalıyız. Bu soru anlamsızdır. Elimizde kalkülüsün buluşçusu olan Leibniz’i kalkülüsü kendisinden çalmış olmakla suçlayan Newton örneği vardır. Böyle yalanları yüzyıllardır yineleyen Britannicalar, sayısız ‘nesnel’ Matematik Tarihi vb. vardır.

Aydınlanma: Hıristiyanlık, İslam, ve Bilim

İslamik uygarlığın Yunan felsefesine, bilim ve sanatına karşı tutumu ussaldı. Yeni dünya-tini olarak İslamik uygarlık antik uygarlıkta gerçek olan, doğru ve güzel olan değerleri duraksamadan özümsedi. İslamik uygarlığın çok kısa bir süre içinde dünya-tarihsel bir güç olması kılıç değil ama us ve bilgi üzerine, baskı değil ama duyunç özgürlüğü üzerine kurulmasına bağlıydı. Doğar doğmaz kurumsallaşan ve dinadamlarının dünyasal kaprislerine uyarlanan Hıristiyanlık ile karşıtlık içinde, İslamik tinin özü, öğretisi ve biricik temeli duyunç ve düşünce için kısıtlamasız özgürlüktü. Bu tin içinde bireysellik sınırsızca gelişti, felsefeden mimariye, bilimlerden sanatlara, insan etkinliğinin her alanında benzersiz dehalar yetişti. İslam bu dünyada özgürlük, türe ve barış içinde anlam ve değer dolu bir varoluşa inancı güçlendirdi.

Hıristiyanlık — hiç kuşkusuz Katolik ve Ortodoks Hıristiyanlık — başından bu yana Bilimi inanç için yalnızca ve yalnızca bir gözdağı olarak gördü. Öte dünyaya kitlenen ilgiden ötürü bu dünyaya yönelik ilgisizlik zamanla felsefeci ve bilimci üzerinde Doğu Hıristiyan Kilisesi tarafından başlatılan baskıya dönüştü. Öte yandan, insana karşı bu güvensizlik tutumu ile tam bir karşıtlık içinde, İslamik tin Helenik-Helenistik bilim ve felsefeyi kendi özü saydı, Helenik usun özgür yaratılarını inanca aykırı görmedi, ve bilginin Çin’de bile olsa gidip öğrenilmesi gerektiğini anlattı, Hıristiyanlık tarafından yakılıp yıkılmış kütüphanelerden arta kalanı yeniden toparladı, daha büyüklerini, daha iyilerini kurdu.

Orta Doğu kültürünün bugün yaşadığı sefillik ile tam bir karşıtlık içinde, Tarihin değerli tüm birikimi genç İslamik uygarlık tarafından yeniden kavrandı. Hıristiyanlık için sözcüğün en gerçek anlamında zifiri karanlık olan Orta Çağlar İslamik dünya için pırıl pırıl aydınlık günlerdi. İslamik uygarlık Klasik tinin yapıtları karşısında yalnızca bir koruyuculuk rolünü üstlenmedi. Tüm bilimlerde Klasik tinin birikimi daha da büyütüldü, özellikle matematik baştan sona yeni bir kalıba döküldü, tüm düzeneksel evreni kavrayabilecek düzeye dek inceltildi ve güçlendirildi, ve modern döneme Cebir ve Trigonometri olarak sunuldu.

Bugün modern dünyada uygar olan herşey insanlığa Klasik ve İslamik İdealizmin armağanı, Doğunun doğal ruh durumu olan Romantizmin kalıtıdır. Çağdaş İslamik ülkelerin acı verici gerilikleri, sefillikleri, töresizlikleri bu tarihsel olguları geçersiz kılmaz.
Bütün bir Reformasyonun kendisi duyunç özgürlüğünde İslamik özgürlüğe bir öykünmeden daha çoğu değildir.

Batıda Hıristiyanlık doğuşunda açıkça Klasik uygarlığı reddetmiş ve kendini gizem dinlerinin boşinançları ile bütünleştirmişken, buna karşı İslam daha doğar doğmaz Helenik-Helenistik kalıtı üstlendi ve böylelikle Hıristiyanlığın tersine kendini TARİHSEL SÜREKLİYE bağladı. Buna karşın gelişimi sınırlı kaldı. İslamik Tinin gelişmesinin sınırı bireyi eksiksiz öznelliği ve özgürlüğü içinde evrensel olarak tanımamasında yatıyordu. Katolik Hıristiyanlıkta olduğu gibi bir dinadamları sınıfının olmamasına, dinin dünyasallaştırılmamasına karşın, Özgür İstenç evrenselleşmedi, özgür bireysellik tini evrensel olarak serpilmedi, birey kul olmanın, toy kalmanın, bağımlı bir karakter olmanın ötesine geçemedi. Bu sonlulukta İslamik Tin tarihsel gücünü ve önemini yitirdi. Geriye kalan tablo yiten her büyük uygarlık durumunda olduğu gibi yalnızca hüzün vericidir.

Sultanahmet Camii
Tarihsel Süreksizlik: Klasik Tinden Sefillik Tinine
Thomas Coole, ‘‘İmparatorluğun Tamamlanışı’’ (1836) Klasik Uygarlıktan arta kalanlar
Rovine Antichi I (sanatçı bilinmiyor)
http://art.com/artgallery/enlarge.asp?sid=0D22F1F3197311D4AF220090273BF37B&id=AUF-TOP-AA514&fineart=0
 Hıristiyanlaşan İtalya’da tarihsel sürecin yeni biçimi. (‘‘Roma Tapınağı, Canaletti,’’ sanatçısı bilinmiyor. 
http://art.com/artgallery den aranabilir. Tam adres şöyle:
http://art.com/artgallery/enlarge.asp?sid=0D22F1F3197311D4AF220090273BF37B&id=AUF-ASH-1605&fineart=0 )

Avrupa 5’inci yüzyılda Roma İmparatorluğunun yıkılışından sonra Germenliğin ve Hıristiyanlığın bileşik etkisi altında Tarihten çekildi. Bireşim barbarlaştırıcıydı. Kıtada Klasik Uygarlık buhar olup yitti. Devletin ve Yasanın yeri ilkin kabile ve gelenek tini tarafından dolduruldu. Bilgisizlik, türesizlik, erdemsizlik Kıtanın kültürü oldu. Bir Sevgi Tini olması gereken dinsel duygu, ruhu varoluşun anlamına yükseltmesi gereken Okyanus Duygusu Katolik Kilisenin boşinançları altında bu dünyadan bir kaçışa dönüştü.

İnsanlığı özgürlüğün kıyısına dek ulaştırmış, ona bilimlerini ve felsefesini vermiş bir güzellik varoluşu olan Klasik tin Hıristiyanlık tarafından bütünüyle reddedilip yokedilirken, aynı Hıristiyanlık Klasik tinin uygarlaştırıcı etkisine yüzyıllarca direnen barbar Germenler tarafından hiçbir güçlük çıkarmadan kabul edildi. Roma uygarlığını yokeden ve barbarlıklarında direten Germanik kabileler bütün bir Avrupa'yı yasasızlığa, devletsizliğe, ve sonuçta feodalizmin karanlığına gömdüler. 8’inci yüzyılda Kutsal Roma İmparatorluğu olarak bilinen bir krallık kurulmasına karşın, Karanlık Çağlar engellenemedi. Yüzyıllar boyunca bir sefillik, türesizlik ve kaba güç kültürü Batıya egemen oldu.

Roma İmparatorluğu hiç kuşkusuz Tininin ereği değildi ve gelişim sürecinde geçici bir evreydi. Ama Hıristiyanlaştırılması bozulmasını ve yıkılışını getirirken, Germenlerin, Keltlerin ve Slavların eline kalan Avrupa tam bir us tutulmasına girdi ve en son uygarlık izleri de silinirken, Kıta bir kez daha ancak yedi yüzyıl sonra, ancak 12’nci yüzyılda dünyanın yalnızca karanlıklardan oluşmadığı, bütün bir Akdeniz dünyasında pırıl pırıl aydınlık bir yaşamın sürmekte olduğu olgusunu algılamaya başlayacaktı. Avrupa'nın Reformasyona dek süren karanlık tarihi Hıristiyanlığın insan ve kültürü üzerindeki etkisinin bir belgesidir, Nietzsche'nin sandığı gibi ahlakın gereksizliğinin değil. Benzer olarak Hıristiyanlaşan Doğu Roma İmparatorluğunun, Bizans’ın ayakta kalması bölgenin göreli olarak yüksek olan uygarlık düzeyine bağlıdır. Doğu modern Batının ayartmasına kapılıncaya dek dingin, değişmeyen, gelişmeyen varoluşunda hiç olmazsa insanlığını korumuştur.


1990’larda Hıristiyan Kiliselerden Pişmanlık Bildirimi Örnekleri

Batı Avrupa'nın ortaçağları ve modern dönemi bir moral düşüklük tarihidir. Hıristiyan Batı Tini dünya tarihinde bir etmen olmaya başladıkça, tarih o zamana dek tanık olmadığı kötülüklere sahne olmaya başladı. Batının yirminci yüzyılda doruğuna ulaşan şiddet ve yokedicilik tini kendini dünya tarihinde benzeri görülmemiş eylemlerde anlattı. Batı henüz bu duyunç hesaplaşmasını yapmış değildir.

The Southern Baptist Conference kölelik ve ırk ayrımı için verdiği destekten duyduğu pişmanlığı belirtti. Geçmişteki eylemlerinden ve bugüne kalan ırkçılık artıklarından ötürü Afro-Amerikalıların bağışkanlığını istedi.
The Evangelical Lutheran Church (Amerika) Martin Luther’in anti-Semitik bildirimlerinden (yüzyıllar önceki) ötürü özür diledi.
The United Methodist Church Amerikan İç Savaşı sırasında Yerlilerin soykırımına yol açan bir Metodist vaizin yabanıllığından ötürü özür diledi.
Roma Katolik Kilisesi 1998’de birçok Roma Katoliğinin Nazi zulmü sırasındaki suskunluk ve eylemsizliğinden ötürü pişmanlığını belirtti. (Bu tür sonu gelmesi olanaksız özürlerden daha öte örnekler için bkz.:www.religioustolerance.org.)

Başka SUÇLAR arasında:
İskenderiye Kütüphanesinde 600.000 kadar kitap ve belgenin yokedilişi;
Birinci Haçlı Seferinde Kudüs’ün duvarlarından giren Hıristiyanlar kentte bir Sinagogda 6.000 kadar Yahudinin saklandığını saptadıktan sonra yapıyı ateşe verdiler. Yahudiler diri diri yandılar. Haçlılar daha sonra 30.000 kadar Müslümanın Aksa (Aqsa) Camiine saklandığını buldular. Tümünü kılıçtan geçirdiler.
Bu tür eylemler saymakla bitmez. Yüzyıllarca süren yabanıllık sırasında yokedilen insan sayısnın 200 milyona yaklaştığını hesapladıklarını ileri sürenler vardır.


Bilimsel Süreklilik: Helenik è Helenistik è İslamik

Bu süreklilik öte-dünyacı Hıristiyanlık onu kıramadığı için vardır. Hıristiyanlık bir yandan başlangıçta esenliğin, eş deyişle 'dünyanın sonunun' kapıda olduğuna inandığı için bu dünya ile ilgisini keserken, öte yandan putperestliğe tepkisini Klasik Tinin tüm gerçek değerlerine de yöneltti ve bilgisiz hoşgörüsüzlüğünü açıkça kültür düşmanlığna dönüştürdü. İslamik Tinin parlak dönemi klasik kültür ile barışık olduğu doğuş ve büyüme yüzyıllarına aittir. Bu dönem Hıristiyanlığın özellikle Batı Avrupa'daki karanlık çağlarına karşılık düşer. Batı İslamik Tin aracılığıyla kültürel kaynak olarak Klasik Tin ile tanışırken, İslamik Tin ileri evrelerinde daha öte gelişim için gerekli olan bireysel özgürlüğü bastırmaya yöneldi. Kısaca, hem Hıristiyanlık hem de Müslümanlık durumunda parlak gelişim dönemleri Klasik Tin ile ilişkileri tarafından belirlenir. Ve karanlık dönemler Klasik Tinin evrensel ussal değerlerine yabancılık ve düşmanlık dönemleridir.

İslam Bilimsel düşünceye tam özgürlük tanıdı. Hıristiyanlık Bilimsel düşünceyi ezdi.
İS birinci yüzyıl:
İskenderiyeli Hero: Mekanik, optik, matematik üzerine çalışmalar. Nikomakhüs: Aritmetik Üzerine. Theodosius ve Menelaus: Küre geometri üzerine.
İS 2. yüzyıl: Claudius Ptolemi: Almagest.
Bergamalı Galen: Tıp ve Yaşambilim alanlarında 150 çalışma.
İS 3. yüzyıl: Diophantus ve Pappus: Cebir çalışmaları.
İS 9. yüzyıl ve sonrası: Khwarizmi, Ömer Hayyam, ve başkaları: Arap sayıları, cebir, kübik eşitliklerin çözümleri vb. ‘Algoritma’ sözcüğünün kendisi Cebirin kurucusu olarak kabul edilen al-Khawarizmi’nin (Algorizm) adından gelir.
xn · xm = xm + n
x, x2, x3, ... ve 1/x, 1/x2, 1/x3, ... ve matematiğin tüm temel donatımı İslamik matematikçilerin ve şairlerin, bilgiyi duygudan, bilgeliği sevgiden ayırmayan insanların katkılarıdır.
İS onbeşinci yüzyıl: Uluğ Bey: Matematik ve Gökbilimde muhteşem çalışmalar. Yılın uzunluğu 365 gün 5 saat 49 dakika 15 saniye (bugün yapılan ölçümlere 2 - 5 sn kadar yakın).

Bilimde Süreksizlik — Uygarlıkta Süreksizlik — Tarihte Süreksizlik

Zeus ve Hera’nın kızları: Güzellik ve İncelik Tanrıçaları: Aglaia / Pırıltı, Öfrosine / Sevinç, ve Thalia / Çiçek. (Antonio CANOVA’nın neoklasik yapıtı California’yı süslüyor).

İS üçüncü yüzyıl: Tertullian (160?-240?) felsefecileri Hıristiyanlığın düşmanları ve ilençleri olarak görüyordu. Justin Martyr (ö. 163-167?) ve İskenderiyeli Klement (ö. 250?) Klasik Bilim ve Felsefe değerlerinin bilgisiz, görgüsüz, düşüncesiz, barbar papazların sözde tanrıbilimlerinin hizmetçisi olması gerektiğini düşünen ilk Skolastikler oldular.

İnsan Doğasının kendisini suçlu gören, insanı yalnızca kötülüğe yetenekli gören bu bakış açısı bütün bir modern tarihi tanımlayan kategorileri türetir: Suçluluk Duygusu, Baskı, Ceza Gereksinimi, Saldırganlık, Yokedicilik — tümü de NEFRET kavramında biraraya yoğunlaşan bu bileşenler Batının henüz kurtulamadığı belirlenimlerdirler.

‘‘Çarmıha Gerili İsa,’’ Eugene DELACROIX, 1853

Klasik ve Sonrası

Yunan Mitolojisi bilimsel ve felsefi düşüncenin özgürlüğünü kısıtlayacak yetkeci bir inanç biçimi değildi. Tam tersine, mitolojik imgelem bilimsel düşüncenin zorunlu öncülü oldu. Bir dinadamları sınıfının olmadığı ve inancın özgür olduğu Helenik dünyada insanın büyümesi için, özgürce düşünmesi için, kendine saygı duyması ve değer vermesi için hiçbir sınır, hiçbir engel yoktu. Dahası, görevleri Bilimleri ve Sanatları desteklemek olan Tanrıçalar da vardı. Düşünceye tanıdığı sınırsız özgürlük ile, baskısızlığı ve korkusuzluğu ile, Antik dünya nefreti tanımıyordu, yaşam soylu, anlamlı ve değerliydi. Henüz tılsımı elinden alınmamış o varoluşta, Tanrılar insanlarla dosttular:

Henüz daha insansalken Tanrılar,
Daha tanrısaldı insanlar.
Da die Götter menschlicher noch waren,
Waren Menschen göttlicher. (Schiller)

Mitoloji hiç kuşkusuz tinsel gerçekliğin büyümesinde yalnızca bir evredir. Bütün bir dünyayı romantikleştirmesine, güzelleştirmesine, masallaştırmasına karşın, mitolojik imgelem törel dünyayı tam açınımı içinde kavrayacak tinsel derinlikten yoksundu. Türe, sevgi, insan hakları henüz evrensel değerler olarak varoluşa indirilmiş değillerdi.

İslamik Dünya görüşü de benzer olarak ussal düşünceyi kısıtlamakla ilgilenmedi. Tam tersine, Klasik tinin değerleri özgürce ve ussal olgunluk içinde kucaklandı. Duyunç özgürlüğünün ve Düşünme özgürlüğünün bir ve aynı şey olduğu düzeye dek, İslam düşünme özgürlüğü ile çelişmek bir yana, tam tersine düşünceye gerçek Özgürlük zeminini sağladı ve böylelikle Klasik bilim ve felsefe karşısındaki tutumu yalnızca olumsuz olan Hıristiyanlık ile karşıtlık içinde bütün bir Uygarlığın birikimini ve sorumluluğunu üstlendi. Hıristiyanlığın Protestanlık öncesi biçimleri ile tam bir karşıtlık içinde, İslam evrensel özgürlük ilkesini bireysel-kişisel özenç ilkesine altgüdümlü kılmadı. Başka bir deyişle, kurumsallaşmadı. İslamın tarihin ilerlemesinde ve insanın büyümesinde vazgeçilmez bir kıpı olması öznel Özgürlüğü nesnel Sevgi ile, öznel bireyselliği nesnel evrensellik ile somutlaştırması olgusuna bağlıdır.

Hıristiyanlık Klasik tinin bir vargısı ya da türevi değildir. Tam tersine, Dünya Tarihine dışsaldır. Ussal Tarihin bir çıkarsaması değildir. Onun dışında başka bir yerde, insan yüreğinin karanlık duyguları içinde mayalanan bir korku ve kölelik tinidir. Bu düzeye dek, Hıristiyanlık yalnızca tamamlanmamış bir din olmakla kalmaz. Onunla birlikte tarihe onda daha önce hiçbir zaman görülmemiş bir ‘yoketme uğruna yoketme’ etmeni girer. Roma Uygarlığı yokedilir. Bütün bir Helenistik uygarlık kalıtı Hıristiyanlğın gözdağı altına düşer ve Bizans’ın kendisi bu barbarlıktan kurtuluş savaşımı vermek zorunda kalır. Endülüs uygarlığı yerle bir edilip tarihten silinir. Ardından bütün bir İslamik Uygarlık, daha sonra Osmanlı İmparatorluğu, sonunda bütün bir dünya doğrudan doğruya bir nefret eyleminin hedefleri olurlar. Bugün Hıristiyan Batılıların antik Yunanlıların çocukları olduğunu sabuklayan Batılı düşünürler ne dediklerinin bilincinde değildirler. Klasik uygarlığı yoketme eğiliminde olduğu düzeye dek, ve edimsel olarak yokettiği düzeye dek, Hıristiyanlık tarihin bütününe, sürecine, gelişimine, erekselliğine ait değildir. Katolik (ve Ortodoks) tinin bu irrasyonalizmi ilkin İslamın ve sonra Protestanlığın doğuşunun zeminidir.


Nefret: Yokedicilik: Bilgisizlik: Barbarlık
İsa bir körü iyileştiriyor Dördüncü yüzyılda Roma İmparatorluğunda sıkı sıkıya kurumsallaşan Hıristiyanlık daha sonraki yüzyıllarda Avrupa’da yaygın olarak kabul edildi. Yunanlıların ussal bilimleri ve felsefeleri Kilise öğretilerinin yargısı altına düştüler. Us usdışı inanca boyun eğdi. En parlak beyinler ve en duyarlı ruhlar kendilerini sınırlı, yasaklı, tabulu bir düşünce evrenine uyarladılar. Böyle çarpıtılmış us bilim ve felsefeye karşı yalnızca ilgisiz olmakla kalmaz, ama onlardan korkar, onlara açıkça düşman olur. İlkin Gizem dinlerinde boşinançla bütünleşen ve daha sonra kurumsallaşarak politik bir erk olan Hıristiyanlık antik bilim ve felsefede doğallıkla kendi için yalnızca bir gözdağı gördü. Augustine’in tutumu dönemin tutumunu temsil edicidir. 386’da geometri, aritmetik, gökbilim ve müzik gibi dört bilimi kapsayan ‘özgür sanatların’ önemini vurgularken, ölümünden birkaç yıl önce bu tutumundan pişmanlık duyduğunu ve kuramsal bilimlerin ve mekanik sanatların bir Hıristiyana hiçbir biçimde yararlı olamayacağını bildirdi. Öğretmeni Milanolu Ambrose göklerin küresel olduğuna inansa da, böyle sorunları önemli görmüyor ve ‘‘Yeryüzünün doğasını ve konumunu tartışmanın bize gelecek yaşam umudunda hiçbir yardımı yoktur’’ diyordu.

Bu yaklaşım zamanla Yunan bilimine bütünüyle ilgisizleşti ve yabancılaştı. Aynı sıralarda, İS 389’da, İskenderiye kütüphanesi Hıristiyanlar tarafından yokedildi. Hıristiyanlığın gelişmesi ve güçlenmesi ile orantılı olarak Tarihin yönü tersine çevrildi. Yunanlıların evrenbilimlerinin yerine bronz-çağı kuramına, dünyanın yassı olduğunu ileri süren görüşe geri dönüldü, Yunan evren dizgesinin ateistik olduğu bildirildi. Atina’da kurucularının tini ile hiçbir ilgileri kalmamış olmasına karşın işlevlerini sürdüren Akademi ve Lise İS 529’da Justinian tarafından kapatılıp tarihten bütünüyle silindi.

Avrupa Orta Çağları denilen dönemin başlıca özelliği insan bilincine yerleşen ölçüsüz APTALLAŞMA oldu. Aptallaşma düşünme yeteneğinin bozulmasıdır. Doğal işleyişi içinde yalın mantık kuralları ile bütünüyle uyum içinde devinen düşünce, güçlü önyargılar altında kendi doğasını çiğnemeye başlar. O zaman 2 + 2 = 5 olur, sonsuzlar aritmetik işlemlerine konu edilir, uzaylar ve zamanlar bükülmeye ve devinmeye başlarlar. Hıristiyanlığın yarattığı böyle bir düşünce ikliminde matematiğin kendisi Kutsal Yazıların gizemlerini açıklamak için kullanıldı (modern göreci evrenbilim modellerinde de özsel olarak aynı soysuz işlevde kullanılması gibi). Düşüncenin ne duruma düşürüldüğünü görmek için yapılacak en iyi şey dönemin yapıtlarına bakmaktır. İsidore’nin geometrik tanımları modern görecilik ve belirlenimsizcilik kuramlarındaki tanımlar denli, modern irrasyonel matematik ve geometri kuramları denli utanç vericidir. İsidore kübü ‘‘uzunluk, genişlik ve kalınlık tarafından sınırlanan gerçek bir oylumlu şekil’’ olarak tanımlar. Tüm şekiller küptür! Bir dört kenarlı şekil ise ‘‘bir düzlemdeki dört doğru çizgiden oluşan bir kare’’dir. Tüm düzlem kapalı yüzeyler karedir! Biraz düşünürsek, bunlar Albert Einstein’ın hiçbir biçimde karşı çıkmaması gereken önermelerdir çünkü kendinde küp ya da saltık küp diye, kendinde kare ya da saltık kare diye birşey yoktur.

(Alıntılar: Ernest Brehaut, An Encyclopedist of the Dark Ages (Columbia University Press, 1912), s. 133’ten aktaran Edward Grant, Physical Sciences in the Middle Ages (CUP, 1971), s. 12.).


Ömer Hayyam Rubaiyat’ın yazarı olan İranlı Ömer Hayyam (1044? - 1123?) Nishapur’da çok iyi bir felsefe ve bilim eğitimi aldıktan sonra Semerkant’a giderek orada Cebir üzerine bir inceleme yazdı. Selçuk Sultanı Melikşah tarafından takvimin reformu için zorunlu olan gökbilimsel gözlemleri yapması için kendisine bir çağrıda bulunuldu. Geliştirdiği takvim Gregoryan takvimden daha doğruydu. Ömer ayrıca İsfahan’da başka gözlemcilerle birlikte bir gözlemevi kurmakla görevlendirildi. Cebir çalışması ikinci dereceden denklemlerin geometrik ve cebirsel çözümlerini, aralarında kübik eşitlikler de olmak üzere eşitliklerin bir sınıflandırmasını, tümünü çözmek için dizgesel bir girişimi, çoğunun bölümsel geometrik çözümlerini kapsar. Ömer ayrıca 13 değişik kübik eşitlik biçimi türetti. Üssün olumlu tamsayı olması durumunda binomial gelişimi belirledi ve Öklides’in belitleri ve konutları üzerine irdelemeler yaptı. Özgül ağırlık için yöntemler geliştirdi.

Dünya bilgeliği en sonunda Avrupalı Hıristiyan tarafından alındığı zaman ancak tarihsel süreklilikten koparılarak ve Hıristiyan önyargıyı alındırmayacak bir biçime indirgenerek alındı. Bu skolastizmdir, ve usun üzerinde bir yetkenin olduğunu, usun özgürlüğünü denize atması gerektiğini ileri sürer. Bu yetke tanrısal filan değil ama her durumda barbar rahip kafasının yetkesidir. Avrupa’da felsefe gibi bilim de sürekli olarak boşinanç tarafından terörize edildi. Hıristiyanlık başından bu yana ve her bölüngüsünde usu birincil düşmanı olarak gördü. Çünkü ussallık usdışının sonudur. Ussal bir Hıristiyanlık kendi ile çelişkiden, kendini ortadan kaldırmadan başka bir anlama gelmez. Ve rahipler hiçbir zaman düzenlerinden vazgeçmeye istekli değildirler. Hıristiyanlık tamamlanmış din değildir: Eksiktir. Bilinemezciliği, gerçekliğin insanı aştığını, Tanrının bir düşünce nesnesi olamayacağını öğretir. Baştan sona pozitiftir ve bir dinadamları sınıfının özencinde dünyasallaşır. Topluluk duyuncu dinadamının bireysel özencinin denetimi altındadır. Avrupa’da felsefenin kuşkuculuğa indirgenmesi Hıristiyan dinsel tutumla bütünüyle uyum içindedir çünkü yalnızca Katolik Kilise değil ama Luther’in kendisi de Usun ayaklar altına alınmasını buyurur. Doğal us salt doğallığı ile bu boşinanca karşı çıkar. Dinin pozitifi her zaman usun negatifidir. Ama us bu doğal hakkının bilincini bile Avrupa’da çok geç bir tarihte ve açıkça Doğu bilgeliği tarafından yüreklendirilerek kazandı. Ve bir Aydınlanma pozuyla ortaya çıktığında, inancın us ile uyumu yerine bütün bir inançla birlikte bütün bir usu da ortadan kaldırmaktan daha iyisini yapamadı. Us skolastik kalıp altında boşinanca hizmet etmeye indirgenir, düşünce özgürce devinemez, ve inanç ve bilgi, yürek ve us arasındaki uyum ortadan kaldırılır. Us görgücü kalıpta da boşinanca hizmet etmeye indirgenir, düşünce özgürce devinemez. İnanç ve Usun birliği karşısında ölçüldüklerinde, Aydınlanma Boşinançtan bir atom bile daha iyi değildir, Boşinanç ve Aydınlanma özsel olarak bir ve aynıdırlar.

Daha sonra modern dönemde bilimsel sürekliliği yadsıyan pozitivist kuramlar tarafından bir kez daha tarihsel kökenlerinden koparılan ‘Batı bilimi’ kendi içinde bir paradigmalar türlülüğü kapsayan yeni bir paradigma olarak sınıflandırıldı.


Şirdar Medresesi, Semerkant

Özbekistan, Semerkant’ta Registan Alanında Uluğ Bey’in Medresesi. —
9’uncu yüzyılda Bağdad’da, 10’uncu yüzyılda Kordoba’da, 10-12’inci yüzyıllarda Kahire’de, 11’inci yüzyılda Toledo’da, 13’üncü yüzyılda Kastilde ve 15’inci yüzyıda Uluğ Bey’in Semerkant’ta gözlemevinde yürüttüğü gökbilim çalışmaları kendi zamanlarında Yunanlıların yapabildiklerinden çok ileri düzeydeydi. Bu çalışmaların ürünleri Latince’ye çevrilerek Avrupa kütüphanelerine ulaştırıldı. Özellikle Uluğ Bey’in gözlemleri daha sonraki araştırmalar için temel niteliğindedir.

Semerkant’ta Uluğ Beyin yaptırdığı Gözlemevi

Uluğ Bey tarafından yaptırılan gözlemevi (çap 48 m, yüks. 30 m), ve içinde bulunan dev sekstant.
ı

Gözlemevine sekantı yerleştirebilmek için zeminin büyükçe bir bölümünde toprağın çıkarılması gerekmişti

Batı biliminin tarihsel temellerinden kopması bu sözde ‘bilimsel’ kafa yapısının tüm kıpılarında kendini gösterir. Modern Batı ‘bilim’i dediğimiz şey özsel olarak uygulayımbilime bozulmuş anlamayan ama yalnızca sonuçlarla ilgilenen yararcı bir pozitif bilgi kütlesidir. Böyle bir usdışının tarihsel olarak temelsiz olması hiç kuşkusuz o kökenlerin kendileri adına bir onurdur. Bu yalancı bilimin kendini bir sömürü ve savaş, bir tüketim ve yokedicilik düzenine uyarlaması onun ayrıca törel ussallıktan da kopmasını gerektirir.

Klasik İslamik ekini ve modern Batı ekini arasında gerçekten de hiçbir süreklilik yoktur çünkü modern Batı ekini nihilizmi ile, pozitivizmi ile ve materyalizmi ile tüm uygarlık değerlerinde bir ilerlemeyi değil ama o sürekliden bir kopuşu temsil eder. Ve gene de bir süreklilik boyutundan söz edeceksek, süreklilik ancak ussallık boyutundadır. İslamik ussallığın ve idealizmin kalıtçıları olan ve Avrupa’yı az çok uygarlık sürecine bağlı bir evre olarak gösterenler Avrupalı ussalcılar ve idealistlerdir. İslamik felsefe olmaksızın, İslamik matematik ve kozmoloji olmaksızın Avrupa’nın barbarlık ikliminde bu bilimler hiçbir zaman doğamazlardı.

Bugün Batının ‘ilerleme’sinin tarihsel kökenlerle oransız ya da eşölçümsüz görünmesinin gerçek nedeni modernist ‘ilerleme’nin doğasında yatar. Özsel bakımlardan, Batının ilerlemesi insanlık değerlerinden bir uzaklaşmadır. Özsel bakımlardan, Batı felsefesi görgücülüğe, sıradan bilgiye bir gerilemedir. Özsel bakımlardan, Batı bilimi yalancı-bilime, irrasyonalizme, görecilik ve belirlenimsizciliğe bir çürümedir. Özsel bakımlardan Batı ekini tarihsel köklerden kopuştur. Bir paradigma olma ilencini hakeder.

Özel olarak felsefe için işin gerçeği bütünüyle açıkta yatar. Descartes ve Spinoza, Fichte, Schelling ve Hegel gibi idealistler dışında, Batı görgücülük türevlerinin felsefe ile ilgileri olumsuzdur. Batının analitik, nihilist ve pozitivist gelenekleri için Aristoteles’ten Hegel’e felsefeci bir düşman olarak algılanır (Popper), dolayısıyla felsefe yokedilmelidir (Wittgenstein), çünkü Aristoteles 2000 yıl boyunca Batıda bilimin gelişmesini engellemiştir (Russell), ve Sokrates bir moral manyaktır (Nietzsche), ve tüm kuramsal yapıtlar ateşe atılmalıdır (Hume). Bu çocuklar insan bilgeliğine çok ciddi, çok derin bir nefret duygusuyla yaklaşıyorlardı. Paradigma kuramı her bilimsel paradigmanın kendi özel kavramları olduğunu, bunların başka paradigmatik kavramlarla eşölçümsüz ya da iletişimsiz olduklarını, kavramın hiçbir özselliği ve nesnelliği olmayan plastik bir öznel belirlenim olduğunu ileri sürer. Bilginin duyusal kökenli olduğuna inanan pozitivizmin bir yeniden bildirimi olan bu bakış açısına göre bilimde süreklilik yoktur. Süreksizlik vardır, saltık gerçeklik diye birşey yoktur ama yalnızca göreli sanılar vardır, ve bilgi paradigmatiktir. Batı biliminin kendisi kendi içinde bir paradigmalar çokluğu kapsayan yalnızca daha geniş bir paradigmadır, ve İslamik bilimle ilgisi yoktur. Öte yandan, Yunan-Arap birikiminin gerçek değeri yalnızca paradigma diye bir saçmalığı edimsel reddedişinde değil ama herşeyden önce bilimi felsefeden ayırma gibi bir saçmalığı reddedişinde yatar. Felsefenin bilimden ayrılması, Batılı kuşkucunun taşkınlıkla kutladığı bu usdışı ‘devrim’ gerçekte görecilik ve belirlenimsizcilik gibi sözde kuramlarda görüldüğü gibi Batı düşüncesini yalnızca kısırlığa yazgılayan en temel paradigmacılıktır.

Bu kopukluk başka bir olguyu, Batıda bilimin niçin militarizmin ve kapitalizmin hizmetindeki bir kuruma bozulduğunu anlamayı da kolaylaştırır. Ve bizi bilimsellik ve törellik arasındaki ilgi üzerine düşünmeye götürür. Batılı pozitiviste, özellikle Newton’a gelinceye dek felsefe ve bilim tarihinde yalancılık diye, dolandırıcılık diye, hırsızlık diye birşey yoktur. Herkes sürecin bütünlüğünü tanır, öncellerine borcunu bir onur edimi olarak minnettarlık duygusuyla öder, geçmişi karalamakla değil ama onu tam değerinde özümsemekle ilgilenir. Platon’dan Ptolemi’ye, Kopernik ve Kepler’e bu böyledir. Hegel bütün bir felsefe ve bilimler tarihininin birikimi karşısında aynı onurlu tutumla davranır. Alman Romantikleri ve Klasikleri sanatta böyle bir bütünlüğü ve sürekliliği insanlığın ideal birliğinin koşulu ve anlatımı olarak doğrularlar, Doğuyu Romantizmin gerçek yurdu olarak görürler. Ama Batılı pozitivist için törellik, dürüstlük birer gözlem olgusu olmayan ve doğrulanmaları olanaksız anlamsız tinselliklerdir.


Tıpkı Helenik ve Helenistik uygarlıkların ortadan kalkıp tarih olmaları gibi İslamik uygarlık, Selçuklu ve Osmanlı uygarlıkları da tarihsel işlevlerini tamamlayıp yittiler. Kalmaları, sürmeleri anlamsız olurdu. Bugün kendilerini ve dünyayı anlamalarını sağlayacak kavramsal olgunluktan yoksun Arap Devletlerinin dünya tarihini özgürlük ereğine doğru ilerleten İslamik uygarlıkla adın dışında hiçbir benzerlikleri ve hiçbir ilgileri yoktur. Bugün yabancı bir tarihe ait olan bu ülkelerin dünyanın pozitivist bilimsel etkinliğindeki payları bile bir UNESCO araştırmasına göre ancak %0,7’