3 Aydınlanma ve Romantizm

Fransa’da Aydınlanma dünyasallaşmış bir Katolik Kiliseyi ezdi. Protestan İngiltere’de rahipler çoktandır toplumsal varoluşun dışına ve Devletin denetimi altına alınmışlardı. İspanya’da Aydınlanma bir mum alevi gibi parlamayı bile başaramazken, kısa bir süre için klasiklerin, romantiklerin ve idealistlerin estetik, duygusal ve ussal tılsımı altına düşen Almanya’da Aydınlanmanın kendisi bir tür Karanlık olarak görüldü.

Eğer Aydınlanma çağına ‘Us Çağı’ demenin en küçük bir anlamı olmalıysa, bu anlam kırıntısını Aydınlanmanın kurumsallaşmış dine karşı çıkmasında aramak gerekir. Ama tıpkı ikiyüzlülüğe karşı çıkmanın kendinde büyük bir erdem olmaması gibi, boşinanca karşıçıkış da kendinde bir kazanç değildir. Aydınlanma bütün bir modern bilimsel altyapıyı Galileo ve Kepler gibi ussalcılardan, kendileri Aydınlanmacılar olmayan, aslında İngiliz Aydınlanmasının birincil boy hedefleri olan Descartes ve Leibniz gibi bilimci ve felsefecilerden ödünç aldı.

Aydınlanma yalnızca boşinancı yadsımakla ilgilenmedi, ama bütününde inancı reddetti. Bütününde değerleri, insan haklarını, insan özgürlüğünü reddetti, pozitif yasaya, egemenin buyruğuna ‘haktır’ diyerek, ‘doğal hak’ kavramını bir kuruntu olarak gördü. Aydınlanma etiği nihilistik bir yararcılık etiğidir ve tinselliği salt ikincil kılan ve moral duygusunu Duyuncunda değil ama haz ve acı duygusunda bulan bu törellik modern Avrupa törelliğini politikasına dek tüm açınımında tanımlayan özsel bileşendir. Yararcılık moral olarak ancak Deizm ve Ateizm temelinde olanaklı olabilirdi.

Kendi sözde ‘ussallığının’ değerini yalnızca ve yalnızca köhnemiş bir Roma Katolik Kilisesinin kurumsallığı ile karşılaştırma içinde ölçen Aydınlanma aynı zamanda Batıda idealizmin ve rasyonalizmin bastırılmasında, tek-boyutlu toplumun ve insanın belirleniminde başka herşeyden daha etkili oldu. Çünkü bunu bir ideoloji adına değil, ama pozitif bilim adına yaptı. Aydınlanma ortadan kalkmış, ‘Aydın’ sözcüğünün kendisi Batıda Doğu gizemciliği ile bağlanan küçük düşürücü bir anlatım olmuştur. Ama Aydınlanma kesinlikle yitmemiştir. Nerede olduğunu sorarsak, bugün kendini Avrupa’nın pragmatik, pozitivist ve moral olarak göreci tininde gösterir.

‘İNSAN HAKLARI’ BOŞ METAFİZİKTİR! HAK YALNIZCA POZİTİF HAKTIR!

Aydınlanma düşünürleri Ussalcılar değil, ama Kuşkuculardı — nihilizmin ve pozitivizmin ataları. İdealistler değil ama yararcılardı — pragmatizmin, pozitivizmin ataları. İngiliz yararcısı Bentham, “Hak yasanın çocuğudur, olgusal yasadan olgusal haklar gelir; ama imgesel yasalardan, ‘doğa yasası’ndan imgesel haklar gelir,” der. “Doğal hak bütünüyle saçmadır.” Kuşkucu Hume hiç kuşkusuz Bentham ile anlaşma içindedir: “Doğal yasa ve doğal haklar gerçek olmayan metafiziksel fenomenlerdir.”
‘Doğal Hak’ anlatımı pozitif olmayan, yazılı olmayan, henüz bir olgu olmayan ve gene de o sözde aydınlık yüzyılın bilincinde gün gibi açıkta yatan İNSAN HAKLARI kavramının anlatımıydı. Ve Aydınlanmanın asıl temsilcileri için boş metafizikti. Eğer böyle olmasaydı Batının kendi içinde ve dışında sorumlu olduğu Türesizlik bir Türe olarak görülemezdi. Modern Tinin doğumu moral görecilik damgasını taşır. Bu teknik anlatımın açık anlamı duyunçsuzluk ve ahlaksızlıktır. Batı Tini gelişmeyi başlıca pozitif olarak, teknolojik olarak görür, moral olarak değil. Moral gelişme Batı için bugün de yabancı bir kavramdır. ‘Batı’ anlatımı hiç kuşkusuz ‘insanlık’ anlatımı ile örtüşmez. Aydınlanmanın izinde yürüyen görgücü ve analitik düşünürler ‘insanlık’ kavramını da boş metafizik olarak görürler.

Aydınlanma pragmatizmi ve yararcılığı ile Batıda modernleşmenin yolunu İdealizmden, Güzel Sanatlardan, Evrensel İnsan Haklarından ve Değerlerden temizledi. Bütün bir dünya bundan böyle hiçbir moral kaygı olmaksızın yeni tinin oyun alanıydı. Aydınlanmanın ‘us’ ve ‘bilgi’ imgeleri kendilerini Batının makineleri ve bombaları olarak gösterdiler, ve hiçbir duyunç direnci ile karşılaşmadan dünyayı hızla evrensel bir sömürü, türesizlik ve savaş durumuna uyarladılar. Bugün ‘Batı Uygarlığı’ dediğimiz ve hiçbir biçimde evrensel olmayan, göreci olan kültürün temellerinde Aydınlanmanın iki yüz yıllık nihilistik emeğinin yattığını yalanlamak olanaksızdır: Boşinancın boş kalan yeri henüz doldurulmuş değildir.

1) Aydınlanmanın Kavramı. Her olgu durumunda olduğu gibi, Aydınlanma devimi de belirli bir kavramın mantıksal açınımı olarak kendinde olduğu gibi kavranmalı, popüler tasarımda ya da pop felsefelerde göründüğü gibi değil ama kavramı içinde anlaşılmalıdır. Bireysel temsilcilerinin kavrama ne ölçüde anlatım verebildiklerinden ayrı olarak, onda kişisel olarak görmeyi istedikleri herşeyden ayrı olarak, Aydınlanma kavramı ona dışsal olarak yüklenen tutarsızlıklarından temizlenmeli, tutarlı bir dünya görüşü olarak, şeylerin düzeninde önemli bir yeri olan bir bileşen olarak çözümlenmelidir. Bu yapıldığında, Aydınlanma kendini soyut bir us imgesi adına inancı çürütme girişimi olarak gösterir.

2) Aydınlanma Avrupa’da Descartes İle Başlayan Ussalcılığın Bir İlerlemesi Değildir. Tam tersine, ‘Us Çağı’ adlandırmasına karşın, Aydınlanmanın başyapıtları olan Fransız özdekçi ve İngiliz görgücü dizgelerinin dolaysızca gösterdikleri gibi, Aydınlanma Usa karşı derin bir güvensizliğe (kuşkuculuk), duyusal deneyime duyulan güçlü bir güvene (görgücülük), ve haz ve acı temelinde belirlendiği kabul edilen bir törelliğe (yararcılık) anlatım verir. Deizm bu kuşkucu temelde inanca verilebilecek biricik biçimdir. Aydınlanmanın ‘ussallık’ ile anladığı şeyin kendisi usun sınırlanmışlığıdır. Us sınırlarının ötesine geçerse, görüngünün ötesinde kendinde-şeye uzanırsa, saltık gerçeklik isteminde bulunursa, altyapıdan özerkliğini ileri sürerse tehlikeli olacaktır. Us haddini bilmelidir. Usu boşinanç ile karşıtlığı içinde ölçen, onu duyular karşısında ikincil gören Aydınlanma yerini aldığı Boşinançtan daha iyi olmayan bir us savurganlığıdır.

3) Aydınlanma Niçin Başarısız Oldu? En iyi yanında, Aydınlanma insanlığın kurtuluşu adına boşa çıkan girişimlerden biri olarak görünür. Aydınlanma bilimsel gelişimin gönençte sınırsız bir artışa götürerek yoksulluğu ortadan kaldıracağı, insanı doğa karşısındaki güçsüzlüğünden kurtaracağı gibi beklentilerinde bir iyimserlik tinine anlatım verdi. Hiçbirşey böyle umuttan daha haklı, daha ussal, daha anlamlı olamazdı. İnsan doğanın tüm gizlerini çözebilir, onun sınırsız güçlerini anlayabilir, ondan tüm insanlığın mutluluğu uğruna yararlanabilirdi.

Ama Aydınlanma tasarı beklenenin tam tersine sonuç verdi. İnsanlığın özdeksel kurtuluşunun hiçbir zaman olmadığı denli yakın göründüğü bir bir dönemde yeryüzüne insanlığın daha önce hiçbir zaman yaşamadığı bir yoksulluk yayıldı. İnsanlık için barışı ve türeyi yeryüzünde gerçekleştirmenin en gerekli ve olanaklı göründüğü bir zamanda daha önce hiç yaşanmamış bir saldırganlık ve türesizlik çağı başladı. İnsan ruhu korkaklaştı, duyarsızlaştı, duygusuzlaştı, ve Avrupa’nın her zamanki yalancı ‘felsefecileri’ insanın dünyaya fırlatılmış bir hiçlik, varoluşun anlamsız, yaşamın yaşamaya değmez olduğunu buyurmaya başladılar.

ABD’DE AÇLIK: Aydınlanma özdeksel gönencin tinsel gönençten daha önemli olduğuna inandı. Ve başından bu yana ikisini de kazanamadı. Aydınlanmanın yaşayan kanıtı olan ABD özdekçiliğin, hırsın, bencilliğin, liberalizmin cennetidir. Tarihte böylesine bayağı ‘değerler’ temelinde varolan bir başka toplum daha yoktur, ve bu olgu gene de ABD’nin kendini model uygarlık biçimi olarak görmesinin önüne geçemez.
ABD, 1930’lar, ‘Büyük Çöküntü’ sırasında bir anne ve çocukları ABD, 1930’lar, Büyük Çöküntü  sırasında bir aile "Büyük Çöküntü" sırasında ABD'de açlar Al Capon tarafından da doyuruldu ABD ‘Büyük Çöküntü’ sırasında bir yoksul aile
4) Geleneksel Ve Modern Ayrımı. Hiç kuşkusuz geleneğin yüzyıllarında, Avrupa boşinançlar uğruna milyonların yokedilmesine, Hıristiyan duyunç adına duyuncun kendisinin, Skolastik us adına usun kendisinin çiğnenmesine tanık oldu. Ama Modern Avrupa da en az eşit ölçüde yokedici olduğunu gösterdi. Birinciler yaptıkları şeyleri kutsal eylemler olarak görürken, ikinciler kendi yaptıklarının us ve özgürlük dedikleri ilkeler adına olduğunu ileri sürdüler.

5) Aydınlanmanın Kalıtı. Aydınlanmanın Katolik boş-inanç karşısında duyulan bir tepki olması gerçekliğin yarısıdır. İkinci yarısı Aydınlanmanın kendisinin bu tepkisinde bile kavramsal içerikten yoksun bir boş-us olmasıdır. Aydınlanma Boşinancın imgeleri, putları, mitleri karşısında ona yaşamın olgularını, bilginin gücünü gösterdi. İnançtan saçmalamaya son vererek sağduyunun toprağına gelmesini istedi. Ama Aydınlanmanın boşinanca gerçekliğin kaynağı olarak gösterebildiği şey beş duyunun tanıklığından daha çoğu değildi. Duyusal temele bağlanan bilgi hiç kuşkusuz boşinancı çürütmenin etkili bir yoludur. Ama duyusal temele indirgenen bilgi bütününde gerçekliği de çürütür, bilimi olduğu gibi törelliği de duyusal bir sanı sorununa indirger, güzelliği olduğu gibi duyuncu da öznelleştirir, görelileştirir. Aydınlanma Felsefe değildir. Aydınlanma idealizmin anlamsız ve yararsız olduğuna, aslında zararlı, giderek tehlikeli olduğuna inanır. Anlamlı, değerli ve önemli olanın özdeksel olduğuna inanır. Onun için tinsel Değer değil ama özdeksel Yarar önemlidir.

Aydınlanma herşeyden önce boşinancın karşısına sürdüğü Bilimin kendi doğası konusunda bilgisizdi. Onu salt yararlı bir nesne olarak, bir güç olanağı olarak, bir denetim ve üstünlük sağlama aracı olarak gördü, bir amaç olarak, kendinde değeri olan bir erek olarak değil. Bu pragmatist yaklaşımın kendisinin bilimin yararlığını sınırladığını anlama yeteneği yoktu. Böyle dar kafalı, ruhsuz burjuvanın dünya görüşünü anlatan ve dar olduğu denli de töresiz olan bu özdekçi ilke Batının ilerlemesinin koşuludur. Ama o denli de onun bedelidir. Aydınlanma Avrupa’ya doğrudan çıkarları ve özdeksel kazanımları insan değerlerinin ve duyuncunun üstüne koymayı öğretti. Duyuncun toplumsal ilerlemeye engel olmaması gerektiğini öğretti. İdealizmin politik yapıda hiçbir hakkının olmaması gerektiğini, modern toplumun örgütlenmesinde pazar ilkesinin en güvenilir etmen olduğunu, işleyimin gelişmesi için sömürünün ve türesizliğin göze alınması gerektiğini, ve acımasızca yarışmacı modern toplumu örgütlemenin en ussal yolunun denetimci bir bürokratik aygıta dayandığını öğretti.

6) Aydınlanma Henüz Aramızdadır. Aydınlanmanın dinamik ilericiliği geleneğin tutuculuğu ile karşılaştırma içinde çok anlamlı görülür ve doğrulanır. Karşıtlık bir çocuk uslamlamasının bile yakalayacağı denli açık, duru ve yalındır. Aynı karşılaştırmalı mantık bugün Açık Toplum kuramcılığı tarafından da etkili olarak kullanılır ve Aydınlanma idealinin bir güncelleştirilmesi olan bu Açık Toplum biçimi de kendini kapalı totaliter biçimlerle karşıtlık içinde aklayıp paklar. Ama bu karşılaştırmalı toplumbilimin ötesinde ve üstünde, ilerleme gibi açık toplum da kendilerini ideal-ussal ölçünler ile karşılaştırmazlar çünkü bu karşılaştırmaya dayanamazlar, çünkü görgül-göreci bilincin duyusal, deneyimsel, özdekçi uzamında bir insan özü kavramına, değişmez bir insan doğası kavramına, insanlık için bir erek kavramına yer olamaz. Bu ideal ölçünler o reel bilinçte boş metafizik olarak, varlık taşımayan düşlemsel kurgular olarak görünür. Gerçek ilerlemeyi, gerçek gelişmeyi anlatan böyle kavramların emeğini üstlenmek yerine, Batı politik istenci reel varoluşun sunduğu sınırsız olanaklar arasında seçim yaparak varoluşu özgürce belirler, göreci bir törellik zemininde hiçbir duyunç rahatsızlığı duymaksızın özel mülkiyet ve anamalcılık gibi özdeksel değerleri insanların ve ulusların yaşamları üzerinde, insanların ve ulusların yazgıları üzerinde ilke yapar. Batı hiç kuşkusuz bir mollalar rejimi, bir despotizm alanı değildir, çünkü orada egemen politik güç Reformasyon yoluyla duyunç özgürlüğünü kazanmış olan halktır. Ama bu popüler duyunç ve istenç henüz doğal olanın, içgüdüsel, dürtüsel, itkisel olanın ötesine geçebilmiş, henüz yararlı olanın mantığının üzerinde, yararcılığın ötesinde ussallaşabilmiş değildir.



Voltaire — Zorunlu Bir philosophe: Modern Karakterin Prototipi
‘‘Si Dieu n’existait pas, il faudrait l’inventer :: Tanrı olmasaydı, onu yaratmak gerekirdi.’’

Aydınlanma Avrupa insanını bir boşinanç topluluğundan kurtarıp modern toplumun anlamsızlığına, değersizliğine, nihilizm ve pozitivizmine götüren ikinci büyük uslamlamadır. (Birincisi Reformasyondur).

Aydınlanmanın bilim ve gerçeklik ile ilgisi baştan sona gülünç, bön, ve kısırdır çünkü görgücülüğünden (göreciliğinden) ötürü saltık gerçekliği, bilginin kendisini reddeder, olasılık ile yetinen bir indeterminizmde kalır. Aydınlanma tini bilim dışıdır, olgucudur, yararcıdır. Aydınlanmanın özgürlük ve demokrasi ile ilgisi de baştan sona olumsuzdur çünkü görgücülüğünden (göreciliğinden) ötürü evrensel insan haklarını metafizik olarak reddeder: Aydınlanma tini ilerlemeyi özdeksel olarak gördüğü ölçüde baskıcı, denetimci, despotiktir. Her iki niteliğini de — türesizliğini olduğu gibi baskıcılığını da — pozitivist mantığından çıkarsar, bilgiyi ve değeri bir yana fırlatır, ve yararcı ve baskıcı bir zeminde İlerleme olarak anladığı sürece yönelir. Böyle ilerleme ancak türesizliği insan ilişkilerinin normal durumu olarak kabul edebilecek, ancak değersizliği insan ilişkilerinin normal durumu olarak kabul edebilecek bir ruhsal yapı üzerinde olanaklıdır. Böyle İlerleme inancında olduğu gibi biliminde de pozitif-duyusal öğenin ötesine geçememiş bir nüfus temelinde olanaklıdır. Böyle ilerleme ancak tarihsel olarak henüz duyunç kavramını geliştirmemiş bir toplumsal yapı temelinde olanaklıdır. Ve böyle uygarlığın kendini küresel model olarak, evrensel insanlığın varoluş biçimi olarak, tarihin sonu olarak sunması Batı değerlerinin insanlık değerleri olduğu düzeye dek ussal, anlaşılır ve gerçekleşebilir bir dilektir.

Aydınlanma modern toplumun büyük nihilist uslamlaması için materyalist öncülü sağlar.

Onu formüle eden düşünürlerin tüm tutarsız, giderek çelişkili kişiselliklerinin üstünde ve ötesinde, Aydınlanmanın özsel bir mantığı vardır, ve her tarihsel devim gibi Aydınlanma da ona katılan bireylerin geriye bakan özençlerinden bağımsız olarak kendi mantığını kristalize eder, onu daha öte tarihsel çıkarsamalara hazırlar. Hiç kuşkusuz Aydınlanma düşünürlerini kişisellikleri içinde almalı, onlara söylemediklerini söyletmemeli, yazmadıklarını yazdırmamalı, düşünmediklerini düşündürmemeliyiz. Ama gene de Aydınlanma tutarlı bir mantıksal yapıdır, bir dünya görüşüdür, ve sözcülüğünü üstlenen bireysel düşünürlerin yetersizlik ve tutarsızlıklarının üstünde ve ötesinde bir evrenseldir, mantığı onu yeterince kavramayı başaramayan bireysel mantıkların tözüdür.

Voltaire’in ‘Us’u

Deist (ya da daha tam olarak, ateist) Voltaire için Descartes’ın felsefesi Spinozacı panteizme, buna karşı Newton’un öğretisi ise Tanrının bilgisine götürüyordu. Usdışı öncülleri üzerine, bu hiç kuşkusuz güzel bir çözümlemeydi. Ama yalın bir mantıktan bile öylesine uzaktı ki Descartes’ın ve Spinoza’nın evrenlerinin ussal olduğunu ve evrenin ussallığını doğrulamanın panteizm demek olmadığını anlayamazdı. Bununla tutarlı olarak, Newton’un uzayı Tanrının duyu örgeni ve Yerçekimini Tanrının istenci yapan usdışı ‘doğal felsefe’sinin Hermetik bir boşinanç yapıtı olduğunu, aslında böyle bir evren yorumunun panteizm adına daha çok yakıştığını da düşünemezdi. Aslında Voltaire soğukkanlı düşünmeyi pek sevmezdi. Onun gözünde, Newton’u en büyük ‘felsefeci’ sayan ve barometre ve termometreye ‘felsefi aygıtlar’ diyen İngiliz düşünürleri Fransız aydınlarına örnek olmalıydı. Dünya halklarını köleleştirme, dünya ülkelerini sömürgeleştirme, işleyim devrimi adına acımasız bir sömürü düzenini başlatma yolunda olan İngiliz liberalizmi insanlığın geleceğin imrenilecek düzenini daha şimdiden yaratmaya başlamıştı. Voltaire henüz şekillenmekte olan kaotik bir dünyada duyunçsuz Anglo-Saxon tinin eline oynadı. Tarihsel önemini ve ününü doğru seçimine borçludur.

Descartes’ın felsefesi için, ‘‘yalnızca bilgisizi eğlendirmeye uygun dahice bir romanstan daha çoğu değildi,’’ diye buyurur Voltaire. Voltaire’in us düşmanlığı otomatikti. Soyut, duyarsız, ilgisiz, bireyci kişililği ile modern hafifliğin, entellektüel vakarsızlığın bir simgesi oldu. Aydınlanmanın öncü ‘filozofu’ olduğu, kafasında taşıdığı usun gerçekten de sözcüğün en açık ve seçik anlamında Aydınlanmanın usu olduğu su götürmez.

Voltaire’in ‘felsefesi’ne göre mutluluğun gizi ‘‘kişinin kendi bahçesini ekip biçmesinde yatar’’ (Candide). İdealizm gereksiz, aslında zararlıdır, Voltaire için ‘‘tüm olanaklı dünyaların en iyisi’’ olmayan bu dünyaya uyarlanmanın en iyi yolu, bu yalnız insanın dünya görüşü ile uyum içinde, belli bir ilgisizlik ve duyarsızlık ekini geliştirmeye bağlıydı.




Voltaire’den bir elyazması.

Voltaire de pekçok görgücü gibi bir ‘Felsefe Sözlüğü’ yazdı. Kapsamında antikçağ, hayvanlar, ateizm, iflas, piskopos, brahmanlar, şarlatan, iklim, sağduyu, sofu, bakan, amblem, son nedenler, tahıl, dolandırıcılık, öpüş, yasalar, dil, sevgi, lüks, evlilik, dağ, çıplaklık, doğa, zorunluk, güç, seyrek, us, gözyaşları vb. gibi girişler bulunur. (Voltaire’in ‘Felsefe Sözlüğü’nden ‘tahıl’ konusu bu sayfanın en sonunda.)

‘Felsefeciliğini’ bir yana bırakırsak, biraz daha çekilebilir bir Voltaire tablosu doğar. Tüm les Lumières gibi, o da sözde İnsan Hakları öğretisine inanıyordu. Ama gene de söz konusu Hakların kendisine ait olduğu İnsana inanmıyordu. Anlatım özgürlüğünü savunuyordu. Ama gene de duyumcu mantığı ile özgürlük ve belirlenim karşıtlığını birleştiremediği için, özgür istencin gizini çözüp evrensel istencin ussallığını doğrulayamadığı için, yönetimi halkın eline bırakma düşüncesini onaylamıyordu. Halkı her zaman olduğu gibi kalacak bir ayaktakımı olarak gördü. Eğer bundan böyle tarihi belirleyecekse, Aydın ayaktakımına bağımlı olamazdı. Düşmanı herşeyden önce Katolik dinadamları sınıfıydı, ve buna göre egemenliğin aydın bir tekerklikte olması kafasında üretebildiği en yüksek politik örgütleniş biçimi oldu.

Usun doğasını anlamayan her görgücü düşünür durumunda olduğu gibi, kafasındaki ilerleme tasarımı insanlığın törel bir büyümesini, gerçek özgürlüğü ilgilendirmiyordu. Anladığı ve doğruladığı ‘değerler’ tam olarak Rousseau’nun reddettiği ruhsuz özdeksel ilerlemenin değerleriydi. Görmediği değerler tam olarak Romantizmin varlık nedeni olan duyarlık ve duygu, güzellik ve sevgi, estetik ve törellik değerleriydi. Bu ruhsuzluk içinde üretilen yapıtları yalnızca tozlu kitaplıkları ve müzeleri doldursa da, içinde yaşadığı çağın zorunlu bir ‘felsefecisiydi.’ İnsanlığın en önemli sorunlarını hiciv konuları olarak gördü, ve modern yüzyıllar boyunca yeniden-üretilecek olan ölçün kuşkucu, inançsız, ciddiyetsiz karakter biçimini geliştirdi.

‘‘Voltaire belli reformları istemiş olmasına karşın gerçekte demokrasinin gelişimi konusunda hiçbir kaygı göstermedi. İlgilendiği şey kendisi ve dostları için anlatım özgürlüğüydü. İyiliksever despotizm, eğer iyilikseverlik özellikle le philosophesa yönelikse, onun için halk yönetiminden çok daha uygundu.’’
(F. Copleston, Aydınlanma.)

Voltaire, ya da François Marie Arouet (1694-1778).

Aşağı yukarı ailesiz büyüyen Voltaire ilkin bir Jeusit olarak yetiştirildi. Daha sonra iki yıl kaldığı İngiltere’de Locke ve Newton gibi görgücülerden etkilendi ve usdışı öğretilerini özdekçiliğe bütünüyle yatkın olan Fransız beynine aşıladı. Galileo, Kepler ve Descartes gibi ussalcıların geliştirdikleri Mekanik Kuramını bir hermetik ‘doğal felsefe’ altında gasbeden Newton’u modern fiziğin yaratıcısı olarak tanıtmada başka hiçbir birey Voltaire denli etkili olmamıştır. İngiltere’nin monarşisini doğrularken, Fransa için politik yapı olarak aydın despotizmini öneren Voltaire aristokratlarla atıştığı için iki kez Paris’ten sürüldü, ve iki kez Bastille zindanlarına atıldı.




‘‘Sevgi aptallığın us üzerindeki utkusudur.’’ — Voltaire, Not Defterleri’nden.

Modern Karakterin Mimarı. Ruhsuz bir işleyim uygarlığında bir anlam bulamayan, insan duygusunun, doğanın ve evrensel özgürlüğün değerini keşfetmekte olan Rousseau’yu bir ‘insanlık düşmanı’ olarak, bir tür ‘Açık Toplum Düşmanı’ olarak gören Voltaire, onu Cenova Tiyatrosunu yakmakla da suçladı. Her konuda her şeyi doğrulayabilen ve yadsıyabilen bu Aydınlanmacı düşünür tam olarak Rousseau’nun yaka silktiği modernist ikiyüzlülüğün, arkasında gizlediği kabalıkla doğru orantılı olarak artan sözde bir inceliğin temsilcisiydi.

Eğer Dünya Tarihinin yazgısı Voltaire gibi öncüler tarafından belirlenecek olsaydı, böyle Tarihin kendisi bir Hicivden daha iyi birşey olmazdı. Ama Voltaire’e haksızlık yapmak, gerçekten de önemli bir düzeye dek Avrupa-Tarihsel bir kişilik olduğunu yadsımak olanaksızdır. Bir bütün olarak görülebildiği düzeye dek, modern Avrupa tarihine Voltaire’in katkısı gün gibi ortadadır: Kıta Avrupasında Descartes’ın ve Spinoza’nın ussalcılıklarının etkisizleştirilmesinde ve Locke gibi, Newton gibi irrasyonalistlerin evrensel saygınlık kazanmalarında rolü olağanüstü önemlidir. Ve ortak bir Avrupalı karakterinden söz edilebildiği düzeye dek, onda Voltaire’in kişiliğinin çizgileri yadsınamayacak denli çarpıcıdır. Voltaire Anglo-Saxon tine gösterdiği duygudaşlığın, ona yaltaklanmalarının sonucu olarak bugün de modern popüler ekinde sayılan ve sevilen, bugün de iki buçuk yüzyıl önce olduğu gibi dipdiri ve taptaze kalan bir düşünürdür.




Sapık idealler, sapık değerler uğruna yüzyıllardır birbirlerini ve dünyayı doğruyan Avrupalıları durdurmanın yolunun ideallerden, değerlerden vazgeçmek olduğunu Voltaire postmodernist düşünürden yüzyıllar önce keşfetti.

Değerlerin Yeniden Değerlendirilmesi. Hiç kuşkusuz modern Avrupa’nın tarihine ve Dünya Tarihine etkileri Aydınlanma düşünürlerinin bilinçli ve amaçlı komploları değildir — tıpkı örneğin Jocobinlerin de niyetlerinin Terör uğruna Terör olmaması gibi. Ama açıktır ki, modern dönemde işleyim devrimi olarak bilinen acımasız bir sömürü sürecinden sömürgeciliğe, ırkçılıktan emperyalizme insan kötülüğü olarak gördüğümüz her trajedinin altında yatan şey insan değerleri, insan hakları, insan yaşamları karşısındaki aynı modern duyarsızlık, aynı modern duyunçsuzluk, ve aynı modern acımasızlıktır. Ve Aydınlanma tam olarak bu tinin mimarıdır.

Modern döneme dek, kendinde bir ‘değer’ olarak yüceltilen ve bir ‘yaratıcılık’ güdüsü olarak övülen tecim ilkesi üzerine, kâr uğruna kâr ilkesi üzerine bir uygarlık kurulmadı. Tarih kendi kavramı gereği böyle bir usdışını dışlar. Tanım gereği, böyle bir güdü üzerine bir uygarlık değil ama acak barbarlık kurulabilirdi. Bunu başka herkesten çok modern İngiltere tarihi doğruladı. Bütün bir Hindistan üzerinde egemenlik hakkı ileri süren East India Company ile özdeşleşen İngilizler dışında — ve bir de ‘muz cumhuriyetleri’ dışında — hiçbir halk hiçbir zaman kendini bir şirketin yurttaşları olarak görmedi, ve başka hiçbir halk salt beş çayını yudumlamak için milyonlarca Çinliyi afyon satın alıp içmeye zorlamadı. İngiliz tarihi böyle liberal tecim ve açık toplum eylemlerinin örnekleri ile dolup taşar. Voltaire’in hayran olduğu ve örnek alınmasını istediği İngilizler uygarlığı tam olarak özdeksel değerlerin birincilliğinde ve buna göre bencilliğin birincilliğinde görürken, dünya tarihi daha şimdiden, daha bin yıllar önce böyle modern ilkelliklerin üzerine yükselmişti. Anglo-Saxonlar uygarlığın çok çok uzaklarında, neredeyse Tarihin dışında yaşıyorlardı. Onları yüzyıllarca yöneten Romalılardan tek bir incelik, tek bir uygarlık öğesi kapamayan bu barbarlar daha sonra uygarlığın uygulayımsal başarımlarını bunlara eşlik eden törel olgunluğa ve duyunç büyüklüğüne ulaşmadan ele geçirdiler. Anglo-Saxon tinin yabanıl erkesine, içgüdüsel dürtüsünün gücüne bağlı olarak, Modern dönem değerlerin ortadan kaldırılması anlamında açıkça barbarlığa doğru gerilemeye başladı.

Uygarlık yabanıl Kuzeylilerin hiçbir zaman tanımadıkları bambaşka bir tinsellik boyutunda, bütünüyle ayrı bir ruhsal ve ussal düzlemde gelişen bir süreçti. Mısır ve Asur, Pers ve Hitit, Sümer ve Yunan uygarlıklarının yaratıları olan birikim öyle bir insan karakterinde somutlaştı ki, ne Locke ne de Voltaire, ne Adam Smith ne de David Hume böyle tinsel büyümeyi anlayabilirdi. Doğuda güzellik, sevgi ve bilgi büyüyordu. Kuzeyde barbarlar böyle uygarlaşmaya karşı çelik gibi direniyorlardı. Romalılar yüzyıllar boyunca ilişkide oldukları barbar Germenleri en küçük bir yolda uygarlaştırmayı başaramadılar. İngiltere’yi terketmek zorunda kaldıkları zaman, onlarla birlikte tüm uygarlık da oradan ayrıldı. Romalılar eski dünyanın bütününü barış içinde yüzyıllarca yönettiler, uygarlığın sağlığının güvencesi oldular. Daha sonra bir kez de Müslüman Araplar Avrupa’ya uygarlık ve barışı, bilim ve sanatı ve felsefeyi tanıtma girişiminde bulundular. Türkler tüm bu topraklarda insan dehası tarafından binlerce yıl boyunca üretilmiş bütün bir uygarlık birikimini üstlendiler, ona özellikle matematik ve gökbilimde olağanüstü önemi olan katkılarda bulundular, sanat ve türeleri ile, onur ve hoşgörüleri ile tarihsel süreklilikte yerlerini aldılar.


Nihilistin anlayamadğı şey sorunun değer olarak değerde değil ama ona verilen içerikte yattığı, ve insanlığın soyut değerle yetinmesinin onun özüne, onun insan doğasına aykırı olduğudur.


Aydın Despotizmi. ‘Halk yönetimi’ hiç kuşkusuz su geçirmez bir kavram değildir. Eğitimsiz halk kendini yönetemez, tersine her zaman egemenlere gereksinim duyar. Bu ona dışardan değil ama kendi içinden dayatılan bir haksızlıktır. Ancak bireysel özgürlük kavramını geliştiren halklar evrensel istenç kavramına da yeteneklidirler, ancak istençlerini mülkiyette küçültebilen ve duyunçlarını ödev bilincine pıhtılaştırabilen yurttaşlar bir devlet olarak örgütlenmelerini yasa egemenliğine yükseltebilirler.

Yeryüzünde henüz böyle özgürlükten de yoksun tutulan, henüz kendi hak, duyunç ve istençlerini efendilerine ait gören, henüz modern politik özgürlüğün dışında kalan geniş insanlık alanları vardır. Bir egemene, bir efendiye gereksinimleri olan böyle milyarları dolaysızca öz-yönetime götürmek olanaksızdır. Yetke yoluyla birarada tutulan topluluğu yetkeden ayırmak onun tözünü, iç-bağını ortadan kaldırmaktır. Yıkıma yol açmadan dönüşümün yolu görünürde Aydın despotların, feodal derebeylerinin, ortaklaşacı parti yöneticilerinin özençlerinden geçer. Ama bu sonuncuların kendilerinin modernist aydınlanmaya gereksinimleri vardır.

Henüz kendine egemen olma, kendini yönetme gibi sorunları olmayan, henüz ussal-evrensel istençlerinin bilincine yabancı ve böylece özgür olmanın değer ve anlam ve sorunlarından bağışık olan böyle halklar da hiç kuşkusuz eğitilmeye, özgürlük bilincini kazanmaya yeteneklidirler. Ama Aydınlanma bunu yadsır. Çünkü insan hakları kavramı boş bir metafiziktir.

Sağı ve solu arasında hiçbir ayrımı olmayan Aydının demokrasiden hoşnutsuzluğu raslantısal değildir, ve bir Aydın olarak kendini aydın-olmayan karşısında, boşinançlı olarak gördüğü eğitimsiz, aldatılmaktan başka bir erdemi olmayan halk karşısında belirler. Varlığını karşısavına borçludur. Aydınlanmanın demokrasi için kuşkusu halkın eğitimsizliğine dayansa da, bu kuşku Aydın olmanın mantığından gelir. Süreklidir.

Voltaire bir parkta Büyük Frederick’e okuma yapıyor. Bir İmparator pekala reformcu, hoşgörülü, sanatsever olabilirdi. Aydınlanma kavramı despotizm ile, feodal soyluluk ile çatışma gibi bir öğe içermez. Feodal bir devletler birliği olan Almanya’da modernizmin yolunu Dükler, Prensler ve İmparatorların kendileri açtılar.

Prusya İmparatoru II. Frederick ve Voltaire
Aydınlanma da — tıpkı Anarşizmin babası olan Liberalizm gibi — duyumcu ilkesi gereği, evrensel usu ve evrensel istenci yadsır. Tıpkı liberalin evrensel istençte yalnızca bireyciliğe, bencil özgürlüğe, anamalcılık ilkesinin denetimsiz egemenliğine bir gözdağı görmesi gibi, aydın da kendi yasasını kendisi yapabilen bir halkın egemenliğinde ışığının söndüğünü görür.

Herder, Johan Gottfried (1744-1803). Sturm und Drang deviminin öncülüğünü yaptı.

Romantizmin ve İdealizmin reddettiği, eleştirdiği, aslında tiksindiği ‘us’ Aydınlanmanın yalancı usuydu. Bu ‘Us’ La Mettrie ve d’Holbach ve Cabanis gibi utanç verici Özdekçilerin, Adam Smith ve John Locke ve David Hume gibi köleciliği, denetimsiz pazar ekonomisini, yabanıl anamalcı dürtüyü aklayan görgücü Liberallerin uslarıydı. Böyle ‘us’a, aslında usdışına saldırdığı için Romantizmi bugün de ‘us düşmanı’ olarak gören bakış açısı Aydınlanmacı sığlığın henüz dipdiri aramızda olduğuna tanıklık eder. Romantizmin yenilmesi Batı uygarlığının evrensel insan değerleri, evrensel insanlık kavramı üzerindeki utkusudur. İnsan Ruhunun Doğa ile birliğini yitirişi, Duygunun bastırılmasıdır.

Aydınlanmanın ideologları görgül olarak, deneysel olarak ‘tanıtlanamayacak’ hiçbirşeyin gerçek olamayacağını ileri sürdüler. Aydınlanma da her görgücülük türü gibi deneyim yoluyla, gözü, kulağı, koku ve dokunma ve tatma duyuları yoluyla ‘bilgilendiği’ sanısı içindedir. Ama varoluşun anlam ve değerinin de kaynağı olması gereken bu ‘duyusal bilme’ bilmenin en alt biçimidir. Algı bile salt duyusal olandan daha çoğudur, evrensel kategorilerin uygulanışını içerir, ve görgücü bilge algıyı ussal bilgisinin kaynağı yaptığını sandığı zaman, us daha şimdiden görgül gerecini örgütlemiş, onu deneyim denilen şeye çevirmiştir. Kuramsal bilme bu kuşkuculuğun çok çok ötelerinde yatan bambaşka bir sorundur. Duyumcu bilge Evrenin bilgisinin teleskop yoluyla kazanılmadığını bilmez. Teleskopun ona gösterdiği görüngüyü bilgiye yükseltenin, doğa olayını denetleyici yasayı saptayanın Us olduğunu anlayamaz. Düşüncenin, ya da, daha tam olarak, Kavramın deneyim dünyasını, olgular dünyasını biçimlendirdiğini, görüngüyü belirleyen yasanın ussal olduğunu ve yalnızca us tarafından kavranabileceğini anlayamaz. Ve gene de Aydınlanmacı düşünür kendi tutumunun ‘ussalcılık’ olduğunda diretir. Aydınlanmanın ‘us’u ve o sözde ‘us’a bakarak insanın bilme yeteneğini bütününde reddedenlerin ustan anladıkları şey bir ve aynı us karikatürüdür: Positivizm böyle ‘us’a ellerinde kalan biricik anlamı, yalnızca sayısal ve görüngüsel anlamı yüklerken, Nihilizm tam olarak böyle ‘us’a umutsuzlukla bakar. Pozitivizm anlamsız bir evrende varoluştan doyum bulurken, Nihilizm tam olarak böyle anlamsızlaşmış varoluş karşısında yakınmasını başlatır.
 
Kant ile anlaşmazlığı bağlamında, Herder Aydın despotizmi üzerine şunları söylüyordu: ‘‘[B]ir efendiye gereksinen insan bir hayvandır; bir insan olur olmaz, bundan böyle bir efendiye gereksinim duymaz.’’ Bu Herder’in Kant’tan, aslında tüm Aydınlanmacılardan ayrıldığı bir noktaydı: Kant insan usuna biçtiği değerle tutarlı olarak bir devletin her zaman bir efendisi olması gerektiğini savunuyor, insan doğasının eksik ve dolayısıyla insanlığın eksiksizleşmesinin olanaksız olduğunu ileri sürüyordu — Voltaire tarafından da paylaşılan bir önyargı. Buna karşı, Herder’in ussalcılığı onu insanın doğal iyiliğini ve eksiksizleşme yeteneğini savunmaya götürdü — Rousseau tarafından da paylaşılan aynı iyimser vargı. Herder Erosun insan doğasının gerçek anlatımı olduğunu, ve Evrensel Usun insanın saltık olarak gelişmeye yazgılanmış özü olduğunu doğruladı. Tarih bilgi ve duygusu hiçbir sınır tanımayan Logos-Erosun, bir duygu ve düşünce birliği olan İnsanlığın anlamlı, ussal, anlaşılabilir gelişim süreciydi.
(Herder üzerine daha geniş bilgi sitenin ‘Adlar’ bölümünde bulunuyor.)

Beethoven, Ludwig van (1770-1827).

Romantikler temelleri Aydınlanma ve Reformasyon tarafından atılan Batı Uygarlığının insana yadsımak zorunda olduğu Anlam ve Değerin, Güzellik ve İdealizmin ölümsüz savunucuları oldular. Nihilizme doğru evrime hazırlanan bir kitle ekinine karşı, Romantikler insanı insan yapan gerçek Değerlere yöneldiler. Modern duygunun hiçbir zaman yeniden yaratamayacağı, ancak kitle ekinine yabancı bir öğe olarak, ancak yitik bir dünyanın anıları olarak bağlı kalacağıSaltık Güzellik Yapıtları ürettiler. Romantik tin modern Batı uygarlığına ait değildi. Tam tersine, bu uygarlığın varoluşu için insan duygusunun kendisinden kaynaklanan en büyük gözdağıydı.

Herder Almanları insanlığın aşağılık bir parçası, ya da İngiliz ve Fransızları insanlığın yüksek ırkları olarak görmedi. Herder’in uslamlamalarında insanlık her zaman bir BÜTÜN olarak yer alır. Heine’nin doğallıkla güzel anlatımında belirtildiği gibi, ‘‘tüm insanlığı büyük bir ustanın elindeki bir arp olarak’’ gördü. Onun için her ulus bir teldi, ve tüm tellerin uyumlu birliğinden yaşamın bengi melodileri doğdu. Herder’in kendisi bir romantik değildi. Ama şeylerin yalınlığı karşısındaki ilgisi, insan ruhunun Doğa ile ilişkisini anlayış yolu, yabancı halkların ve geçmiş çağların tinsel ekinleri ile derin duygudaşlığı onu Alman Romantiklerin çok yakınına getirdi. Herder onları yabancı yazın sanatının anlam ve değeri konusunda uyandırdı, Alman efsane ve folkloruna ilgilerini diriltti. Kısaca onlara uygarlığın kendisinin evrensel insanlığın bir değerler birikimi olduğunu anımsattı.

‘‘Kişi herşeyden önce insanlığın dehası konusunda yansız olmalı, yeryüzündeki şu ya da bu kabileyi yeğlememeli, şu ya da bu halkı kayırmamalıdır. Böyle bir yeğleme kişiyi kolayca kayırılan halka çok fazla iyilik, başkalarına çok fazla kötülük yükleme yanılgısına düşürür. Ve kayırılan halk yalnızca ortak bir adı tanıtladığı zaman (Keltler, Samiler, vb.), ki bu belki de hiçbir zaman varolmamıştır ve köken ve sürekliliği tanıtlanamaz, o zaman kişi gerçekten düşüncelerini kuma yazmış olur.’’


Hölderlin, Friedrich (1770-1843).

Hegel’in sınıf arkadaşı olan Hölderlin özgürlük istemlerinde tüm uluslara yardıma hazır olduğunu ileri süren Devrimci Fransa’nın 1792’de Avusturya’ya karşı savaşında Fransızları Avusturya’nın ‘‘egemen gücü kötüye kullanmasına’’ karşı ‘‘insan haklarının savucuları’’ olarak gördü ve destekledi. 1793’te Marseillaise’ı Almanca’ya çeviren Hegel, Hölderlin ve Schelling birlikte Tübingen’de bir özgürlük ağacı diktiler. Birkaç yıl sonra, 1796’da, Hölderlin kardeşine bir mektupta Fransız Devriminin hedefleri ®

Abbitte
Özür
Friedrich Hölderlin 
Heilig Wesen! gestört hab ich die goldene
Kutsal Doğa! sık sık senin altın
Götterruhe dir oft, und der geheimeren, 
Tanrısal dinginliğini bozardım ben, ve yaşamın 
Tieferen Schmerzen des Lebens 
daha gizli, daha derin acılarının 
Hast du manche gelernt von mir.
pek çoğunu benden öğrendin.

O vergiß es, vergib! gleich dem Gewölke dort
Ah unut bunları, bağışla! Barışçıl Ayın 
Vor dem friedlichen Mond, geh ich dahin, und du 
Önündeki bulutlar gibi geçip gideceğim ben, ve sen
Ruhst und glänzt in deiner 
Güzelliğin içinde yeniden dinginleşip 
Schöne wieder, du süßes Licht!
Parlayacaksın, ey tatlı Işık!

Bugün Aydınlanmanın ‘bilim sevgisi’nin kalıtçısı olan kaba akademizm uygun adım Aydınlanma duyumculuğunun izinde yürür. ‘Bilim felsefeciliği’ adını üstlenen aynı pozitivizm tüm gerçekliği, tüm ussallığı bir yanılsama olarak görür ve saltık olan, değişmez olan herşeyi doğa bilimlerinin alanından sonsuza dek sürer. Böyle bilimci görgül yöntemiyle, duyuları ve deneyimleri ve deneyleriyle pozitif bir zırha bürünerek yalnızca sayısal olanın, yalnızca ölçebildiğinin peşine düşer, ve kavram mantığına kafası basmaz. Bir deney ve gözlem nesnesi yapamadığı için, insan duygusunu, insan değerini, insan duyuncunu anlamsız görür.

® konusunda kuşku duymaya başladığını yazdı. ‘‘Beni daha az bir devrimci ruh durumunda bulacaksın. ... Politik sefillik konusunda fazla konuşmak istemiyorum.’’ Bir süre sonra Napoleon dünyaya İmparatorluğu yeğlediğini bildirirken, Fransız Devrimi denilen şey dünya ölçeğinde bir şiddet eylemine dönüştü, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik ilkelerini çiğneyen modern toplumsal düzenin değerlerinde gerekli düzeltmeler yapılmaya başladı.


İşleyim Devrimi

Bilimin sadizmin uşağı olması için gereken ruhsal koşulu pozitivizm sağlar. Değerin kendisini anlamsız bulan bu ruhsuzluk para, yarar, nihilizm, kapitalizm ve militarizmi uğursuz bir uyum içinde biraraya bağlar.


ABD, 1910’lar. Cornell Mill. Fall River, Mass. İşçiler öylesine küçüktü ki sık sık makinelerin üzerine tırmanmak zorunda kılıyorlardı. 1900’lerin başında bile ABD yasamacıları onyıllar boyunca böyle sömürünün anayasa ile çatışmadığında, insan haklarına aykırı olmadığında diretiyorlardı.

Aydınlanma modern önemini ve değerini güncel pozitivist yanılsamada diri tutar, kafası tıka basa boşinanç dolu görgücü Newton’a bile Aydınlanma kampında yeri ayrılır. Bu sınıflandırma Aydınlanma için tuhaf ya da tutarsız değildir. Yerleşik türesizlik ve yarışmacılık düzeni ile sıkı sıkıya bütünleşmiş, kâr mantığına güdümlü bir düzenek olmuş akademizm doğayı ve toplumu ve insanı anlamakla değil ama sonuçlarla ilgilenir. Yararcılık Aydınlanmanın İlerleme ilkesinin yalnızca bir başka adıdır.

Bilim — tüm kavramları idealizm tarafından, usun arı etkinliği tarafından özgürce insanlığa sunulan paha biçilmez kazanım — nihilistin anlamsız varoluş düzenine uyarlanmak için pozitivist tarafından anlamsızlaştırılır. Bir yarar (ve zarar) konusuna indirgenir. Anlam yitimi işleyim devriminin gereksindiği acımasızlığı destekler, haftada 7 gün, günde 16 saat çalıştırılan mini mini işçilerin de sırtına yıkılan sözde bir gelişmenin ve ilerlemenin işini kolaylaştırır.
 
19 yy İngilteresinde madenden kömür çıkaran küçük bir kız. (The Victorian Web) 19. yüzyıl Victorian İngilteresinde böyle işler 5 yaş ve üstündeki çocuklara yaptırılırdı. Bir insan olarak gelişmelerine izin verilmeyen böyle sayısız çocuğun yaşamı İşleyim Devriminin tözüne katıldı. Yaşam süreleri 25 yılı aşmıyordu. Hükümetin çocuk emeği konusunda bile düzenlemeler yapmasına karşı çıkan laisses faire savunucularının ahlak kuramları değerlerin göreliliğini ve ölçülebilirliğini ilke alan İngiliz Görgücüleri tarafından formüle edildi.

İlerlemeyi özdeksel gelişim terimlerinde gören Aydınlanma insan için gönenç değil ama gönenç için insan mantığına götürür. İşleyim devriminin coşkulu savunucusu olan Aydınlanmanın bu sözde devrimin insan sağlığı, insan duygusu, insan mutluluğu için ne anlama geldiğini düşünmesini sağlayacak kategoriler onun özdekçi mantığından dışlanmıştır.
 

Romalılar bunları kölelerine bile yapmadılar. — İnsanın gerçeği usuyla değil ama duyularıyla bildiğini ileri süren John Locke (1632-1704) kimi insanların çalışkanlık yoluyla daha çok mülkiyet edinebildiklerine inanıyordu. Bir demokrat olmayan Locke’a göre işçilerin gelişmek için ne zamanları, ne eğitimleri, ne de eğilimleri vardı. Buna göre, hükümette seslerinin duyulmasına izin verilmemeliydi. Mülkiyete iye olmayan insanların politikada ya da hükümette rolleri olmamalıydı. 

19 yy İngilteresinde Madenlerde çalışan çocuk taşımacılar. İngiltere parlamentosunun resmi raporundan. (The Victorian Web)


ABD, 1910’lar. Çocuklar Monougal Glass Works’de iş bırakıyorlar. Fairmont, W. Va.

(ABD’de çoçuk emeğinin 1940’lara kadar süren ‘yasal’ sömürüsünü konu alan bu fotoğraflar 1908-1912 yılları arasında Lewis W. Hine tarafından çekildi. Daha başka fotoğaflar için bkz. historyplace.com)

ABD, 1910’lar, Whitnelnler Pamuk Fabrikasında eğirmecilerden biri. Günlüğü 48 sent.


Modern insan barış için, sevgi için, güven için eğitilmez. 20 yaşına gelen bir gencin ruhu sadizm oyununa katılmak üzere biçimlendirilmiştir. Ona insanı normal olarak bir düşman kimliği altında görmesi öğretilmiştir. Modern ekinin insan değerlerinden soyutlayarak yetiştirdiği karakter yokedicilik için gönüllüdür. Tüm modern eğitim dizgesi güvensizliğin, kuşkunun, saldırganlığın öğretilmesine ayarlanmıştır.


Pozitivizm ve Uygulayımbilim
Oppenheimer’ın ürettiği ilk bombadan bu yana üretilen nükleer başlıkların sayısı yüz binleri aştı. Bu dosdoğru insanlığa yönelik saldırı uygulayımbilim ve pozitivizm bağlaşmasının yararlı, pragmatik, ele gelir sonucudur.
A
ynı pozitif ‘bilim’ örneğin kanser konusunda ‘ele gelir’ hiçbir ilerleme yapamazken, son zamanlarda ruh hastalıklarının gerçek sorumlularının insan ruhunu küçülten bir baskı yaşamı değil ama viruslar olduğunu keşfetti.
1988 Haziranında Brookings Institution tarafından 4 yıllık bir araştırma sonunda yayımlanan ‘‘Atomic Audit: The Costs and Consequences of U.S. Nuclear Weapons Since 1940’’ 1940’tan bu yana ABD’de nükleer silah üretiminde $5.481.083.000.000 (5 trilyon küsür dolar) harcandığını belirtti.

Misil montajında haz duyarak, doyum bularak, neredeyse mutluluk içinde çalışan bir fizikçi. Böyle sadistik üretkenlik modern bireye zorla dayatılmaz. Bu iş bir geçim yolu da değildir. Duyunç gibi bir kaygısı kalmamış fizikçinin Ölüm İçgüdüsü le yaptığı bu gönüllü pazarlık modern politikaya saltık terör öğesini kazandırır.

Modern eğitim dizgesi yetiştirdiği bilimciyi son idealizm, son rasyonalizm kırıntılarından da kurtarmaya ayarlanmıştır, ve paradigmacı pozitivizmiyle gerçekliğin üzerine saldırıya geçen ‘bilimsel topluluk’ Ölüm İçgüdüsünün bu en korkunç oyununa ‘özgür seçimi’yle katılır, varoluşun ona sunduğu olanaklardan doğal olarak nihilist karakterine en uygun olanı seçer.

Meşru savunmanın bütünüyle dışında başka pekçok uğursuz bileşeni olan bu ölüm tasarında çalışabilmek ve gene de normal kalabilmek için insan duyuncunu zayıflatma işini pozitivizm, nihilizm ve materyalizmin karanlık güçbirliği sağlar.

Modern tek-boyutlu insan için normallik olan şey kendinde, gerçekte, saltık gerçeklikte yalnızca ve yalnızca paranoyadır.

İnsanlık için çalışmak mı? 
Ne büyük aptallık!
Platon ve Aristoteles’ten Galileo, Kepler, Descartes, Maxwell’e bilim idealistler tarafından ve saltık olarak insanlık uğruna geliştirildi. Modern pozitivizm ise yalnızca ussal bilimin onun anlağını aşan sonuçlarının bir (kötüye-)kullanımı olan uygulayımbilime yeteneklidir. Usdışı kafa yapısı ussal doğaya kapalıdır. Görecilik kuramı saltık olmada direten Uzay, Zaman ve Özdeğin ussallığı karşısında ancak bir kuram karikatürüdür. Bir bilim olması
a priori olanaksızdır.
Yarışmacılık kâr dürtüsünü güçlendirip bir yan-sonuç olarak bilimin gelişmesine hizmet eder. Anamalcılık mantığı böyle buyurur.
Bilim güdüsünü kendinde ve kendi uğruna değil ama dışsal bir aldatmacada bulmalıdır.
Bu uslamlama akışını geçerli sayan, tepkisiz karşılayan modern birey anlamsız, saçma, değersiz bir varoluşa yazgılanmayı hiç kuşkusuz hak etmiştir.
Sosyalizmin ya da kapitalizmin değil ama her iki kampta da modernist paranoyanın hizmetinde olan fizikçi varoluşun anlamsızlığından yakınmaz. Bu insan kasapları nihilist gibi ikiyüzlü değildirler. Popperlarını okurlar, idealizme söverler, ve bombalarını yaparlar. Saldırganlık içgüdüsünün doyumu uğruna çabalamak da varoluşuna anlam kazandırmanın bir yoludur — ama hiç kuşkusuz sadistik bir yoludur.
Bir kişiyi öldüren katil olur. Yüzlerce, binlerce, yüzbinlerce insanı öldüren ise kahraman. Oppenheimer bir kahramandı. Teller ise milyarları yoketmenin araçlarını geliştirmekle ilgilenir. Bu insan ‘bilim’ adamıdır, ve bilimin insanın durumunu iyileştirmesi, onu dışındaki Doğa ile tanıştırması, barıştırması, varlığın ussal uyumunu bir de özdeğin evreninde tanıtlaması gerekir. Ama Teller varoluşta güzellik, iyilik ve gerçeklik gibi anlamsız kavramlarla ilgilenecek bir aptal değildir. Teller böyle saçmalıklara pabuç bırakmayacak bir pozitivistttir. Ve böyle kuruntuları ölçülebilir, sınanabilir, doğrulanabilir ya da yanlışlanabilir olgular olarak kabul etmesi beklenemez. Görevi doğanın ona sunduğu bilgiyi doğayı yoketmek için kullanmak, Hidrojen bombasını geliştirmektir — sınanabilir, doğrulanabilir ya da yanlışlanabilir bir fenomen olarak. Varoluş onun için ancak sadistik bir anlam ve değer taşır.


Harold Dogliani yakılarak açılmış bir deliği olan bir taşı tutuyor. Delik Las Alamos’taki Doğrusal İvmelendirici tarafından kısa bir işlem sonucunda açıldı.

Ne Galileo ne de Kepler, ne Descartes ne de Leibniz — Avrupa’yı ilk kez Us ile, Felsefe ile, Fizik ve Matematik ile tanıştıran idealistler — haklı olarak Aydınlanmacılar arasında sayılmazlar. Düşünen hiç kimse bu idealistleri gerçeklik ile ilişkileri yalnızca bir nefret ilişkisi olan Hume ve Locke gibi, Bentham ve Adam Smith gibi İngiliz Aydınlanmacıların yanında sıralamaz.

Olgular yalnızca Kavramlarını izlerler. Voltaire’in Descartes ve Leibniz’e saldırılması olgusu onu Aydınlanmacı yapmaz. Aydınlanmacı olması onu mantıksal olarak, kavramsal olarak bu ussalcılara, bu idealistlere, aslında bütününde Usa saldırmaya götürür.

Tüm Aydınlanmacıların görgücüler olmasına karşın, tümünün de felsefe ile ilgileri yalnızca ona saldırıda bulunmak olan özdekçiler olmasına karşın, bugün de modern Batı akademizmi Aydınlanma dönemini ‘Us Çağı’ olarak adlandırmada diretir.

Niçin?



Dennis Atkinson REFLAXICON yüksek-erke laserinin aynasına bakıyor. Laser Stratejik Savunma Girişiminde (SDI) kullanılmak üzere üretiliyor.

Eğer kişi bir yanda tüm bilimsel ve törel kavramları, geometri ve fiziği, duyuncu ve sevgiyi, töreleri ve yasaları, şiiri ve felsefeyi, kısaca, duygu ve düşünce ile ilgili olan, bir duygu ve düşünce öğesi içeren tüm insan yaratısını tek bir temel koku duyumundan çıkarsayan Condillac gibi bir Aydınlanma filozofunun ‘us’u ile öte yanda taşlara ve tahtalara tapınan bir rahibin ‘us’unu karşılaştırdığında birinciye ‘us’ ve ikinciye ‘usdışı’ diyorsa, birincinin Us Çağının bir düşünürü olduğunu ama ikincinin boş inaklara gömülü bir Karanlıklar Çağının insanı olduğunu düşünüyorsa, eğer bu ikisini birbirinden ayırıp birinciyi daha anlamlı, daha doğru görmeyi başarabiliyorsa, böyle birinin kendi usu ile ciddi bir sorunu olmalıdır. Batı uygarlığı böyle bir ayrım üzerine kuruludur. Tipik Batı düşünürü hiç duraksamadan Condillac ve dostlarını birincilerden ayırır ve onları tarihte yepyeni bir dönem olan ‘Us’ Çağının düşünürleri olarak görür.

Aydınlanmanın ‘ussalcılığı’ Hıristiyan dininin pozitif yanının eleştirisi üzerine dayanır. Deizm ya da doğal din kendini dinin bu pozitif dışsal yapısına göre konumlandırır. Ama her tepki gibi bu tepkinin değeri ve önemi de bir tepkisi olduğu içerik tarafından belirlenir. Ve boş bir tinsel içeriğe karşı tepki boş bir özdekçilikten daha çoğuna varmaz. Boşinancın ortadan kaldırılışı yalnızca bilginin yolunu açar, ama bilginin kendisini üretmez. Aydınlanma bilimi dışardan alır. Ama aldığı şeyin ne olduğu konusunda bir kavramı yoktur. Ussal bir doğa, ussal bir tarih karşısında ne usdışı Condillac ne de usdışı Locke duyularıyla herhangi bir bilgi üretemezler. Ancak eleştirdikleri boşinanç gibi yanılsamalar üretebilirler.


Modernizmin insana unutturmaya başladığı şey şu ya da bu özel değer değil ama Değer olarak Değerdi: Güzellik, İyilik ve Gerçeklik. Modern insan kendini ruhsal yoksulluk koşuluna uyarlayan, kendini duyarlık, duygu ve düşüncesinden kurtaran tiptir.



Goethe, Johan Wolfgang von (1749-1832).

Romantik hastalıklıdır. Çünkü Romantik baskılanmamış Eros, özgürlüğünden vazgeçmemiş Yaşam duygusudur. Başkasında öz-duygusunu bulan ruhtur. Sevgidir. Romantik sevilerek ve severek büyüyen, duygusunu baskılamayı öğrenmeyen insandır. Modern koşullarda bile, Romantiğin yapmayı en iyi bildiği şey sevmektir. Yapmayı en az bildiği şey nefret etmektir.

Avrupa Boşinancı utanç verici, acı verici uzun bir dönem olarak yaşadı. Küre dünyayı düzleştirdi, felsefeyi usdışının uşağına çevirdi, insanda öylesine karanlık bir yürek, öylesine küçülmüş bir ruh yarattı ki, onun için cennetin anahtarları kitle pazarlamasına sürülürken, böyle sefillikleri doğrulamayı başaramayanlar işkencelere uğradılar, meydanlarda yakıldılar.

Buna karşı, Doğuda gizem dinlerinin bir kalıtı olan boşinancın hiçbir zaman zararsız bir oyundan daha öte bir önemi olmadı. Avrupa Katolik Boşinancın Karanlığını yaşarken, Doğuda bilim ve felsefe, sanat ve duyunç egemendi. Yüzyıllarca Arapların, İranlıların, ve Türklerin düzenleri altında yaşayan sayısız halkın günleri, yılları, yüzyılları ussal töreleriyle ve temiz duyunçlarıyla pırıl pırıl Aydınlıktı. Hıristiyan Avrupa insan olmanın, özgür olmanın koşullarını, bilim ve felsefeyi bugün de yalnızca küçümsemekte olduğu, tarihten silmeyi çok istediği o Doğudan öğrendi. 

Aydınlanmasıyla ve Reformasyonuyla, Batı kendi tini tarafından belirlenen Kölelik, Eşitsizlik, ve Düşmanlık yüzyıllarına doğru ilerledi. Tarihin hiçbir döneminin, hiçbir ulusunun hiçbir zaman tanık olmadığı yirminci yüzyıl yabanıllıkları — Nazizm ve Bolşevizm — ancak inancı boşinanç olarak gören Aydınlanmanın ve duyuncu toplumsal ustan silen, yalnızca içselleştiren Protestan Reformasyonun hazırladığı bir nefret tininde gerçekleşebilirlerdi. Duyunç yitimi bu yokediciliklerin zeminidir, ve modern Tarih daha başından nihilizm damgası ile lekeliydi.

Tarihin gelişmesi Özgürlüğe doğrudur. Özdekçiliğe bağlı olan Aydınlanma Zorunluğa sarılır, ve gericiliğin eline oynar. Bu duyunçsuzluk nedeniyledir ki Locke ve Hume gibi Aydınlanmacıların Irkçılık ve Kölecilik kurumlarını savunduklarını, bu insanlık dışı öğretileri aklayan uslamlamalar geliştirdiklerini, köleliği kurumsallaştıran anayasalar hazırladıklarını görürüz.

Her değişim süreci karşıt öğelerin çatışan bir birliğidir. Özgürlük Kölelikten kurtuluştur, ve süreçte özgürlügün güçleri zorunluğun, köleliğin, tutuculuğun, gericiliğin güçleri ile çarpışırlar. Bu sürecin mantığı gereğidir. Usun özgürlüğünü, altyapı denilen, üretim ilişkileri vb. denilen özdeksel süreçten bağımsızlığını tanımadığı düzeye dek, Aydınlanmanın ilerlemesi evrensel insanlığı ilgilendiren bir sorun olmaya son verir.

İnsanı usunda, duygusunda, ve duyarlığında yoksullaştıran Nihilizmin tersine, insanın evrensel eğitimini yadsıyan Aydınlanmacı ile karşıtlık içinde, İdealizm için insanın Güzelliğe eğitimi onun bütün insana büyümesi için, kendini gerçekleştirmesi için özseldi.

Schiller, Johan Cristoph Friedric von (1759-1805).

‘‘Güzellik yoluyla, duyumsayan insan biçim ve düşünceye götürülür; güzellik yoluyla, düşünen insan geriye özdeğe götürülür ve yeniden duyu dünyasına kazanılır. ... Güzellik iki karşıt durumu, duygu ve düşünce durumlarını bağlar’’ İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine Mektuplar (1795, Mektup 18).

Erek, Eğitim, Gelişim kavramları İdealizmin kendi kavramıdır.


Goethe ve Romantizmi Eleştirisi. ‘‘Aklıma işlerin durumunu kötü tanımlamayan yeni bir anlatım geliyor. Klasiğe sağlıklı, romantiğe hastalıklı diyorum. .... Modern yapıtların çoğu romantiktir — yeni oldukları için değil, ama zayıf, düşkün, hastalıklı oldukları için. Ve antik klasiktir — eski olduğu için değil, ama güçlü, dinç, sevinçli ve sağlıklı olduğu için. Eğer ‘klasiği’ ve ‘romantiği’ bu niteliklerle ayırdedersek, yolumuzu görmemiz kolaylaşacaktır.’’

Romantik konusundaki haklı kaygılarına karşın, Goethe Klasiği ve Romantiği uzlaştırdı, her zaman sağlıklı bir romantik olarak kaldı.


Akropolis, Parthenon, Kuzey Sundurma

Klasiğin Ve Romantiğin Birliği. Sağduyu ve Duygu ne olursa olsun çatışmak zorunda değildirler. Tam tersine, usun ölçülü, kurallı, dingin güzelliği olan Klasiğin kendisi bir anlatım yeğinliğidir, ve Romantizm herşeyden önce duygudur. Dahası, uygarlık ve doğallık, dinginlik ve devingenlik, evrensellik ve bireysellik, ölçü ve yeğinlik, ılımlılık ve taşkınlık, şimdi ve gelecek, reel ve ideal pekala uyum içinde birarada olabilirler, ve Romantizm sığ modernizme karşı güçlü bir erke kaynağı olarak pekala Klasiğe gereksindiği devimi verebilir. Beethoven bu uyumun olanağını edimselleştirmesinde Mozart’ın eksik bıraktığı yanı tamamlar, Klasiği çiğnemeden ona heyecan öğesini katar. Ama gene de Klasiği ve Romantiği birleştiren yan yalnızca bu karşıtların uyumu değildir. Tüm Romantikler Klasik için içten, derin ve sonsuz bir özlem duyuyorlardı çünkü Klasik tüm anlam ve değerini yalnızca geometrinin güzelliğinde tüketmez, ya da yalnızca doğanın dingin güzelliğinde durup kalamaz, ama tam olarak doğallığı aşmada ve kendini imgesel bir dünya ile kaynaştırmada bulur. Yunan Klasiği güzellik dininin anlatımıdır, büyüleyici güzelliği ile duyguyu normalin, sıradanın üstüne, doğaüstüne yükseltir. Bu düzeye dek, Klasik sözcüğün en gerçek anlamında kurgul olduğu için, Doğayı ve Tini kendine özgü bir uyum içinde birleştirdiği için güzeldir. Tanrısal Güzelliğe, çocuksu bir imgelemin eşsiz incelikteki ve güzellikteki yaratılarına anlatım verdiği için tılsımlıdır. Klasiğin tılsımı onu yaratan imgelemin ona yüklediği gizemde yatar. Ve tam bu sonsuzluğunda Klasik o denli de coşku, taşkınlık ve yeğinlik anlatan Romantiktir. Her ikisine de ortak İdealizm hem Klasiği hem de Romantiği onları ayıran başka herşeyden çok daha yüksek bir düzeyde birleştirir. Romantiği Klasikten ayıran yan Romantiğin varlığa onda yitik olduğu duyumsanan bir tılsımı sanat yoluyla yeniden kazandırma özlemi olmasıyken, Klasiğin bu tılsımı pürüzsüz ve dirençsiz bir akıcılık içinde yaşamın her kıpısında yaratmasıdır.



Friedrich von Schlegel
(1767-1845)

Romantizm ve Evrensel İnsanlık. Çevirileri ile — Romantizm çeviridir diyordu, Clemens Brentano — Romantikler dünyanın yazınsal hazinelerini günışığına çıkarıyorlardı, ve Weltliteratur Goethe’in en değerli kavramlarından biri olacaktı. Romantizmin amacı, Goethe için, çeviri ve eleştiri yoluyla karşılıklı anlayış ve saygıyı yüreklendirerek dünya uygarlığını ilerletmekti. West-östlicher Divan (1819) Doğu ve Batı ekinleri arasındaki birliği göstermek için Goethe’nin kendisinin girişimlerinden biridir. Schiller’i yitirmesinden sonra Goethe’nin tinsel yalnızlığını bir ölçüde yatıştıran Jenalı genç romantik kuşağın üyelerinden olan Friedrich von Schlegel yazılarına Yunan ekinini yücelterek başlamıştı. Ve hiçbir zaman iki karşıt düşünceyi bir araya getirmeyi başaramayan analitik paranoyanın mitlerinden biri olan sözde ‘romantik ulusalcılık’ görüşü ile tam bir karşıtlık içinde, Friedrich von Schlegel Doğuyu Romantik düşünce ve şiirin doruğu olarak görüyordu.


İdealizmin Özsel Kavramı Olan Karşıtların Birliği Olarak Sonsuzluğu Soyutlamacı Analitik Anlak Gizemcilik Olarak Anlar.
Caspar David Friedrich

Kimi Romantikler usun herşeyi kavrayamayacağını, varoluşta pekçok şeyin bilmecemsi, gizemli, ölçülemez olduğunu düşünüyorlardı. Gerçekten de, varoluşta soyut-sonlu kategorilerin ulaşamayacağı çok şey vardır. Aslında yalnızca belli olgular değil, ama TÜM olgusallık, TÜM gerçeklik bu sonlu kategorilere kapalıdır, ve giderek kuşkucu modernizmi kendini ölçülü, sonlu ve sınırlı bir bakış açısı olarak görmeye götüren şey tam olarak bu kategorilerin sonluluğudur. Romantikler sonluya beş para değer vermiyorlar, onu tanımıyorlardı. Onu aşmanın yolunun öznel duygudan, imgelemden, giderek gizemsel olandan geçtiğini, Varlığa onda olmayanın yüklenmesinin zorunlu olduğunu düşünüyorlardı. Romantizmin bu tek-yanlı öznel tutumu sonunda kaçınılmaz olarak onu hastalıklı yapan şeydir. Ama Romantik ilke Varlığa onun yetenekli olduğu anlamı kazandırmak, varoluşu anlamlı kılmak, insanı kendi ereğine eğitmek olarak anlaşıldığında, bu onu Klasisizm ve İdealizm ile tamamlanmaya götüren güdüyü sağlar. Romantikler (hiç kuşkusuz Alman Romantikleri) tam olarak bu olanağı kavradılar ve Us ve Bilime, ideal Gerçekliğe uzandıkları zaman duygularını, duyarlıklarını, yüreklerini kesinlikle bir yana atmadılar.

Sonluluğu tam olarak ussal düşünce aşar çünkü usun kavramları kendilerinde KARŞITLARIN BİRLİĞİdir, ve bu kendi karşıtları ile birlikleri sonsuzluklarıdır. Bu yüzden soyut-analitik anlağın gizemli olarak gördüğü şeyi us KURGUL olarak kavrar, birincinin anlaşılmaz, bilinemez dediği şeyde ikincisi tam tersine varoluşun gerçekliğini bulur. Sonsuzluk bir nicelik değildir. Sonsuz olan anlaşılmaz olmaktan, insanın erişemeyeceği birşey olmaktan öylesine uzaktır ki, tam tersine gerçekten anlaşılır, bilinebilir olan biricik kavramdır, kavramın kendi doğasıdır. Sevgi sonsuzdur, ama gizemli olduğu için değil, tam tersine başkayı kendi ile birleştirdiği ve böylece ikisinin de sonluluklarını sonsuzluğa yükselttiği için. Gerçekte sonlu olan, salt kendisi olup başkayı dışlayan, analitik olan bilinemez olandır çünkü varolmayandır. Ve nefret tam olarak duygu düzleminde başkalığın kendinin sınırı olarak algılanmasıdır. Eğer kurgul olanın gizemli de olduğunu düşünürsek, İdealizm tam olarak gizemli olanın kavranışı, özdekselin biçimle, bedenin ruhla, evrenin ussallık ile birliğinin bilgisidir. Ama kavrama gizemi ortadan kaldırır, onu gerçekliğe, bilginin kendisine yükseltir. Gizem yalnızca ve yalnızca sonlu anlak için doğrulanacak bir sınırdır, sonsuzluğa değil ama tam tersine sonluluğa verilen onaydır.

Novalis. Novalis gibi Romantiklerin salt duygunun güzelliği ile çözemedikleri sorun budur. Ama güzellik ve sevgi yalnızca ve yalnızca gerçekliğe götürür. Novalis kendi Felsefi Bilimler Ansiklopedisini yazmaya başlamıştı. Onu tamamlayamadan öldü.

Caspar David Friedrich
Caspar David Friedrich

Avrupa’nın Uygarlıkla Tanışması: Klasisizm, Romantizm, İdealizm

Karanlık Avrupa’nın gözlerini uygarlık birikimine açanlar, barbar Avrupa kabileleri inakçı uykularını uyurken Tarihin çok şey başardığını, insan düşüncesinin, duygusunun ve duyarlığının hayranlık verici bir gelişim düzeyine ulaştığını algılayanlar ilkin Kıtalı bir avuç İdealist ve Romantik oldu. Güzelliğe tapmaya başlayan bu insanlar Sevgi duygusunu bir şok olarak, bir Fırtına ve Gerginlik olarak yaşadılar. Goethe ve Schiller ve Alman Romantikleri bugün Avrupa’da uygar olan ne varsa, idealist olan ne varsa, sevgi adına ne varsa tümünün esinlendiricileri oldular. Buna karşı ruhsuz Anglo-Saksonlar bu uygarlığın her kaynağını yağmalamakla ilgilendiler, bir saldırganlık tini temelinde örgütledikleri askeri ve tecimsel güçleriyle dünyaya yalnızca bir yokedicilik, yabanıllık, türesizlik dersi verdiler. Bugün bu barbarlığı ancak değeri para, güç ve duyusal hazzın terimlerinde anlayanlar uygarlık olarak görürler. Gerisi için, sağduyu için, modern dünya bir sorundur.

Parthenon

Bugün sözde ‘Batı değerleri’ olarak başka pekçok ıvır zıvırın arasında sayılan ussallık, uyum, düzen, sevgi, güzellik, insan hakları gibi değerler herşeyden önce Alman Romantikleri tarafından, uygarlık bütününe yürekleriyle ve uslarıyla bakan insanlar tarafından keşfedilen değerlerdir. Ama bir avuç duyarlı insan tarafından keşfedilmeleri bütün bir Avrupa bilincine yerleşmeleri demek değildi. Avrupa’nın tüm değerleri (politik ve dinsel değerler, bilim, sanat ve felsefe) Mezopotamya uygarlıklarından Mısır’a, antik Yunan-Roma uygarlığından Türklere, İranlılara, Araplara dek sayısız ulusun binlerce yıl boyunca yarattığı bir uygarlık birikiminden salt sözel olarak, dışsal olarak ödünç alınan değerlerdir. Ama Batı Uygarlığı sözcüğün en gerçek anlamında — uygar olma anlamında — bu uygarlık süreklisine ait değildir. Usun, Duygunun ve Duyarlığın sonsuzluğuna ait olan insanlık değerlerine Hıristiyan Batı uygarlığının duyunçsuz ve duygusuz tini tarafından tek bir katkıda bulunmak bir yana, bu değerlerin özümsenmeleri bile söz konusu değildir. Yoksa Nazizm nasıl olanaklı olabilirdi? Faşizm? Bolşevizm? Kölecilik? Irkçılık?

Uygarlık Nedir? Uygarlığın en gerçek tanımı Güzellik, Sevgi ve Felsefede büyümedir. Uygarlık en gerçek Kavramında İdealizmdir. Bu düzeye dek, Batı Uygarlığının özdeksel değerleri uygarlık kavramının kendisine aykırıdır. Modern duyarlığın tipik anlatımı olan Çirkilik Sanatı, Modern tarihi damgalayan Nefret Tini, ve Modern düşünceyi kısırlaştıran nihilist, pozitivist ve materyalist düşünce akımları Batı uygarlığının başat terimleridir, ve bu uygarlığın değersizlikler üzerine kurulu olduğunun dolaysız kanıtlarıdırlar. Bir özdekçilik kültü olan Batı uygarlığı ussal değildir. Usdışıdır.


1) Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik belgileri, uygarlığın tamamlanışı değil ama yalnızca altyapısı olan bu öğeler Romantikler için büyük değer ve anlam taşıyordu. Fransızlar Şiddet yoluyla bu değerlerin kendilerini çiğnediler, ve dünyaya çapulculuğun Devrimcilik olduğu yalanını kabul ettirdiler. 2) Romantik duygu modern dünyanın belirlenimini tanımaz ve onda açıkça insanlığın yitişini görür. Bu biçimsizliği ona bir duygu ve güzellik, düşlem ve güvenlik olan kendi iç dünyasının belirlenimini vererek güzelleştirmeye geçer. Romantik bu dünya ile ilgilenir.

3) Klasiğin ideası her ikisi de Romantik dönemin başlıca adları olan Johann Wolfgang von Goethe (1749-1832) ve Friedrich von Schiller (1759-1805) tarafından geliştirilip işlendi. Birlikte çalıştıkları yer Dük Karl August’un 100.000 nüfuslu Weimar Prensliği idi. Aydın despot 1816’da halkına bir anayasa verdi.

Goethe, İtalya Yolculuğunda  4) Klasik tin evreni özenç ve şiddetten özgür düzenli bir kozmoz olarak görür.
Klasik ideal evrensel insanlığın Güzelde, İyide ve Gerçekte Uyum ve Bütünlüğe erişmesidir.

5) Romantik tin ancak duygunun kendisi denli yerel ya da tarihseldir. Başka bir deyişle, görgül sonluluk Romantizmin de sonudur.

6) Romantik ideal sonlu ve sonsuzun, tensel ve tinselin, öte ve bu dünyaların, tanrı ve insanın, anlam ve varoluşun duygu yoluyla birleştirilmesidir. Sanatsal güzellik bu birliğin duyusal aracıdır, sonsuzun sonlunun ortamındaki anlatımıdır.

7) Romantik tin doğmakta olan modern çağın işleyim devriminde, burjuvanın sığlık ve yapaylığında insan varoluşunun bütününe yönelik bir gözdağının büyüyüşünü algıladı. Romantik tinin trajik kişiliği yalnızca modern tinin baskıcı-sonlu kişiliğine baskısızca anlatım verme girişimidir.

8) Klasik tin arı insanda ussal gerçekliğin yansısını görür. Evrensel İnsanlık kavramını tanır. Her insanın kendi iç gizilliğini edimselleştirebileceğini, tümünün gerçeğe, iyiye ve güzele eğitilebilirliğini doğrular.

9) Klasik tin için insan ruhsal ve bedensel yetilerinin bir bütünüdür. Buna göre, modern yapaylığın, özelleşmenin, işlevselleşmenin vb. tersine, insan doğasının her boyutunda özgürce gelişmelidir. Karakterin biçimlenmesi Eğitimin sorunu olduğuna göre, Eğitim insandan bir duyarlık, duygu ve düşünce uyumu yaratmalıdır.

10) Romantik duygu Doğayı hiç kuşkusuz ussal-kavramsal boyutunda yaşamaz. Onun için doğa ilkel ve yalın güzelliğinde tanrısaldır. Ama Romantik tin kendi duygusu tarafından düşünceye götürülür, duygunun öznelliğini düşüncenin nesnelliği ile bütünler.
11) Varoluşu bir kurgu olarak belirlemesi Romantizmin kendine özgü İdealizmi olarak görülen şeydir.

12) Klasik sanat insanı yalnızca bireysel erdemlere değil ama evrensel bir erdeme, Uyum ve Bütünlük erdemine de yetenekli görür. Duygu ve Us, Değer ve Bilim yalnızca çatışmamakla kalmazlar, ama uyumsuzlukları ikisinin de sonudur.

13) Neo- Klasik tin ideal Uyumu Felsefe ve Bilimi, Güzellik ve Törelliği, Sanat ve İnancı özgürce kaynaştıran antik Yunan uygarlığında gördü. Duruluk ve Yalınlık gerçekliğin, duygunun ve düşüncenin niteliğidir.
14) Almanya’da Fichte bir Ben-Felsefesi geliştirdi. Şey Beni değil, ama tam tersine Ben Şeyi belirler: Benin yaratıcılığı saltıktır. Bu insan istencinin bir büyücü olduğu anlamına gelmez. Ama gene de Fichte bu öznellik ilkesinden Şeyin nesnel varoluşunu çıkarsayamadı. Dışsal bir Başkanın (Engel) varsayılması yalnızca Benin sonluluğunu ve Fichte’nin idealizminin yetersizliğini gösterdi. ® 15) Tüm karşıtlığı birleştiren ve ideal ve reelin özdeşliğini konutlayan Schelling için tüm Doğanın aşamalı gelişimi İnsan Tininin ortaya çıkışını hedefliyordu. Sanat bu Tinin en yüksek anlatımıydı. Ama Schelling de mantıksal olarak öznelden nesneli türetmeyi başaramadı, ve öznel idealizmi onu önceden görmediği çirkin pozitivistik vargılara götürdü.

Wolfgang Amadeus Mozart (1756-)791)
620a14kn (MİDİ)

17) Romantikler doğmakta olan Doğa Bilimlerine verilen pozitif biçimi kınadılar. Onda gerçeklik değil ama dürtüsel bir yararlık kaygısı egemendi. Doğa bu ‘bilim’in elinde kendi insan doğasına aykırı amaçların bir uşağı olmaya hazırlanıyordu — Tecim, Güç ve Saldırganlığın. 20) Klasik tin insanın güzellik, iyilik ve gerçeklik idealine doğru çabalamaya güdüler. Dış düzeni ve sağın biçimi iç yasa ile uyumlu kılar, olanaklı en yüksek iç ve dış güzelliği yaratır. 19) Romantik tin bilime düşman değildir. Tersine, Doğa Felsefesi kavramının kendisi Romantik tinin yaratısıdır. Ve Doğanın özüne Usun kendi doğasını yansıtmak, anlağın ancak gizemli gördüğü bu kavram yatırımı Doğanın en gerçek Romantikleştirilmesidir. 20) Bilim ve Sanat arasında bir yeğleme söz konusu olduğunda, Goethe kendini Şair olmaktan önce bir Bilimci olarak görürdü. Bilimi anlamdan, güzellikten, gerçeklikten, değerden ayıran tin Aydınlanmanın ruhsuz usunun güncelleşmiş biçimi olan Pozitivizmdir.
21)