HERBERT MARCUSE
Eros ve Uygarlık
Aziz Yardımlı
“Usun
üstünde hiçbir yetke yoktur” :: “Es gibt keine Instanz über der Vernunft”
(Sigmund Freud, Bir Yanılsamanın Geleceği, 1927).
“[İ]çgüdüsel yeteneğimizi
denetlemek için elimizde usumuzdan [Intelligenz] başka hiçbir araç yoktur.
Düşünce yasaklarının denetimi altında duran kişilerden ruhbilimsel ideale,
usun birincilliğine erişebilmelerini nasıl bekleyebiliriz?” (aynı yer.)
Freud’un uygarlık kuramı
evrensel bir insan doğası varsayımı üzerine dayanır, ve—Platon’dan Hegel’e
idealizm tarafından aklanan bakış açısıyla uyum içinde—insan tüm doğal/ekinsel
ayrımlarının üstünde ve ötesinde duygusal ve ussal bir bütün olarak alınır.
İnsanlığın tüm düşmanca bölünmelerinden sorumlu olan ‘uygar/ekinsel’ karşıtlıklar
gerçekte insanın henüz eksiksiz insana gelişmediğini, henüz duyusal ve
ussal doğasının kendisini baskıladığını anlatırlar.
Freud’un ruhçözümlemesi
insan kurtuluş ve özgürlüğüne bağlılığında
felsefe ile, idealizm ile baştan sona aynı ereğe bakar. Ve tüm yalancı
‘felsefeler’in, tüm pozitivizm ve pragmatizmin, ve tüm baskıcı ideolojinin
çürütülmesidir. Elbette özdekçiliğin de. Ve elbette Frankfurt Okulunun
da.
Freud gerçekliğin ve özgürlüğün kampında çarpışan bir
insandı. Giderek, hemen hemen düşünen herkesin özgürlük adına despotik ideolojiye sarılmaktan daha iyisini bilmediği yirminci yüzyıl Avrupasında şiddete ve baskıya yalnızca Us adına ve
hiçbir ideoloji ile pazarlık etmeden karşı çıkmayı göze alan biricik düşünürdü.
Bütün bir modern çağın, bütün bir Batı uygarlığının bir kendini aldatma,
sömürü, türesizlik, paranoya ve saldırganlık düzleminde işlediğini doğrulamaktan korkmadı. Ama bunu ideolojik nefret adına yapmadı. Tam tersine, Eros'un insanın özsel belirlenimi olduğunu, insanın yazgısının Eros'un Ölüm İçgüdüsü ile kavgası tarafından belirleneceğini ileri sürdü. Onun için Eros “varlığının özü”dür, ve Eros’un “amacı” “çoktan
bir yapma”dır (Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları, V, 1930). “[U]ygarlık
bireyleri [ve] ulusları daha büyük bir birliğe, insanlık birliğine kaynaştırmayı
isteyen Eros’un hizmetindeki bir süreçtir” (VI). Freud'un bakış açısı onun yaşadığı nihilist döneme karşın en sonunda umutsuz bir bakış açısı değildi. Kesinlikle Eros’un yenik düşeceğini ileri
sürmedi. Umutsuz olduğu şey, hiçbir kurtuluş şansı tanımadığı şey—aslında
bilinçaltı ve bilinçüstü bir dilek olarak yokolmasını istediği şey—Batı tininde en yeni ve bütün bir tarihteki en denetimsiz anlatımını bulan saldırganlık,
açgözlülük, duyunçsuzluktu. Batı ekininde, doğuşu bütün bir dünyanın sömürüsü ve evrensel bir türesizlik ile birlikte giden bu ekinde onun tarihsel yitişinin önüne geçebilecek hiçbir ilerici güdü, hiçbir devrimci
istek, hiçbir ussal dilek göremedi. Batı ekininin insanlığı birleştirecek bir ilkesinin olmadığını, tersine insanlığın bu gezegendeki varoluşunu gözden çıkarabilen
bir sadizme yetenekli olduğunu göstermeye çalıştı. Ve doğrulandı. Elbette
Batının entellektüel derinliği tarafından değil, ama tam tersine barbarlığı
tarafından, bu bilincin yol açtığı insanlık dışı olaylar tarafından: A.B.D.,
Almanya, İngiltere, İsviçre, İsveç, vb. tarafından, yeryüzünü bir deliler
evine çeviren bu modern duyunçsuzluk tarafından. Afrikalıdan Amerikan
Yerlisine, Yahudiden Hintliye dek maymundan pek ayrı görülmeyen insanlığın
yöntemli, bilinçli ve etkili olarak yokedilişi tarafından, savaşın irrasyonalizmi
tarafından bile doyurulamayan yokedicilik içgüdüsü tarafından, savaşmayan
insanlığı ortadan kaldıran bir nihilist ekin tarafından.
Freud Usun üzerinde hiçbir
yetke olmadığını kabul etti. Ve Batıyı Usun bu yetkesi ile karşıtlık içinde gördü.
Tüm felsefeciler gibi, düşünen her duyarlı insan gibi, usdışı Batı ekini
tarafından yalnızca dışlandı. Freud bir araştırmacıydı, ve tamamlanmış
bir insan ve uygarlık kuramı sunmadı. Düşünceleri, çözümlemeleri tüm dünyanın
gözleri önünde gelişti, ve usun saltık değerinin ve gücünün kavranmasına
doğru evrimlendi.
Buna karşı, Marcuse’nin
ve Frankfurt Okulunun Freud’a yaklaşımları baştan sona pragmatik ve yararcıydı. Ruhçözümlemeyi
daha baştan ölü doğmuş bir ideolojiye yaşam verebilmek için kullandılar.
İnsan özgürlüğünü ve istencini hiçe sayan ekonomik determinizmi
reddetmek yerine, ona bir derinlik ruhbilimi ile, Freud’un ruhçözümlemesi
ile yaşam kazandırabileceklerini düşündüler. Bu düzeye dek, Okul dünyayı
anlamadan yalnızca sürekli şiddet yoluyla değiştirmeyi
isteyen, tarihi açıkça bir terör devletine, istençsiz, özgürlüksüz bir
despotizme geri döndürmeyi öneren marxist ideolojiye bir tepki olarak biçimlendi.
Bu herkese kuramcılıkta yeni bir aşama olarak göründü. Ulaşılan yeni
bakış açısından, tüm Batı uygarlığı bir ruh hastası, sağaltıcı ise özdekçi
ideolog oldu. Tasarın tuhaflığı temel kategorilerinin ideolojiye yakışmayan birlikteliğinden
gelir: Ruh ve Özdek. Frankfurt Okulunun ruhçu-özdekçi bakış açısı bir kez
daha felsefesiz Batı entellektüelinin yalnızca saçmaya, yalnızca hiçliğe
yazgılandığını gösterdi: Horkheimer (sonunda açıkça gericiliğe geri dönüş,
Papa ile uzlaşma); Walter Benjamin (Mesihçi özdekçilik); Reich (Orgonomi);
Adorno (Estetikçilik); Fromm (???—Hiçbirşey).
Marcuse klasik anlamda bir felsefeci değildi.
Aslında, kendine hiçbir zaman anlama fırsatını vermediği felsefeye karşı,
idealizme karşı en eğitimsiz önyargılarla saldırmada da bir sorun görmedi.
Bu tutum özgürlükçü Marcuse’de de onun en ussal ideallerini çürüten, onu
entellektüel hiçliğe yitenlerin arasına yazgılayan yandır. En sonunda altyapıya—özdeksele
ve içgüdüsele—göreli olan Eleştirel Kuramın insan Özgürlüğünü ve Değerini
kurtaracak tek bir kavramının bile olmadığını bildiren kendisiydi. Ama
felsefeye karşı ve özdekçilikten yana tutumu gene de Marcuse’yi dört dörtlük
bir despot yapmaya yetmedi. Ve Batı ekininin ötesine geçen kategorileri,
Usun kendisini kavramayı başaramasa da, bu ekinle uzlaşmayı reddetti, sonuna
dek Büyük (ya da daha doğrusu küçük) Reddedişe bağlı kalmada diretti. Batının
cılız duyuncunu rahatsız etmeye, insanlığa ve kendine karşı suçluluk duygusunu
bilince çıkarmaya çabaladı. Freud’u yorumu imgesel ve düşlemsel bağlarla
tutturulan, özdekçi öğelerle parçalanan duygudaş bir tablodur.
Sigmund Freud yalnızca
Gerçekliğin Kurtuluşa götüreceğini biliyordu.
Herbert Marcuse bilmiyordu.
-